Corona’nın yaşattığı çetin süreç çok ciddi bir şekilde insanlığı zorluyor. 

Nereye kadar zorlayacağı belirsiz.

İnsanlığın ölüm ile burun buruna gelmesine yol açan ve insanlığı ölümle göz göz getiren bir darboğazın sarmalında kıvranıyoruz ve kıvrılıyoruz. Kıvrılmayı, bunalım halinin içgüdüsel refleksi olarak da görebilirsiniz. Kıvrılarak kendimizi daha da daha da kısıtlıyoruz aslında. Kıvrılma için kendini güvenli bölgeye alma hali ya da biçimi de denilebilir. Şüphelerin oltasına gelen insan, kuşkuların kancasına takılan insan, insan içine çıkamayacak pozisyona gelen insan, insan varlığında insan yokluğuna mecbur ve mahkum insan... Ah insan, vah insan! Acınacak haliyle hala aslan gibi kükreyen insan... Üstüne üstlük kendi borusunu öttürmeyi kükreyişinin bir yaşam pratiği olarak görerek kısa süreliğine de olsa kendi kendini tatmin etmeye hazır ve nazır, hevesli insan... İnsan ki sırra kadem basmış, biz çözmeye çalışıyoruz. İnsanı çözmek isteyen beyhude bir çaba... Kördüğüm...

Evet, bu darboğaz sarmalında kıvranırken ve kıvrılırken kimi zaman afallıyor kimi zaman bocalıyor kimi zaman da kendimizi kaybedebiliyoruz.

Bilhassa çocukların ve gençlerin bu dönemin etkisi ile müthiş bir zihinsel dönüşüme maruz kalacağı ortada değil mi?

Bu zihinsel dönüşüme ayak uyduramayan ne var ne yok ise istikbalde yani gelecek bir zamanda bugün sizin aklınıza hayalinize gelmeyen şeylerle yer değiştirdiğine tanık olacaksınız. Tanık ve tanış... Zaman, bu tanık ve tanışın aracısı... Gönüllü hem de... 

Zaman, amansızdır.
Zaman, soluksuzdur.

Zaman, bugünü yarına kırdırır.

Bugün, dünü kırmıştır zaten.

Yıllar, yılları; aylar, ayları; günler, günleri; saatler, saatleri yer bitirir.

Sözüm ona bunlar birbirini kovalıyordur.

Bir kovalamaca değil bu, bir yok oluşun boşluğunu doldurma... Varlığa göz koyma, varlığa kurulma... Varlıkta bir anlık da olsa belirme... ‘‘Ben de varım!’’ diyebilme...

Yok oluşun ardında bir var oluş pısmıştır.

Pısırıktır yok oluşun ardındaki var oluş...

Ancak bir yerini aldı mı durduruna aşk olsun!

Aslında gözden kayboluruz her birimiz anbean.

Yavaş yavaş...

Zamandır izimizi, ismimizi, cismimizi yavaş yavaş silen.

Deniz dalgalarıyla boğuşan birisi gibidir dünyadaki ahvalimiz.

Yalnız o boğuşmanın izleri de denizin üstünde beliren izler gibi var ile yok arasındadır.

Kaşla göz arasında...

Göz açıp kapancıya kadar...

Bir anlığa sığışıp da bir aslan gibi esip gürleyen gafiller miyiz acaba hepimiz?

Tarih sayfaları vurmaz mı bunu yüzümüze yüzümüze?

Saygılarımla...

Yusuf SEVİNGEN