05.03.2020, 17:01

Yeni Neslin Kendisiyle Yüzleşme Zamanı

Her mahalleye okul yapılmamıştı o zamanlar. Tevellüdü tarihin tozlu sayfalarına denk gelmez. O kadar eskilere düşmez bu serüvenin gölgesi. Daha dün gibi desek yeridir. Köylerin hepsinde olmasa da üç beş köyün ortak, merkezi yerine bir okul yine köylü vatandaşların emekleri üzerinde hayat bulmuştur. Dört beş köyün çocuklarına hizmet etmenin ötesinde bir aydınlanmanın da kapısını aralamıştır. Öğretmen yetersizliği nedeniyle birleştirilmiş sınıflı köy okulları olarak bilinen bu süreçte nice can pareler ömürlerini törpüleye törpüleye, sevdiklerini ardında bırakarak geldiler Anadolu’nun en kimsesizlerine. Kimisi İstanbul’un bağrından, kimisi devletin yatılı okullarından, kırsalın en kesif noktalarından bir hayalin peşine takılıp düştüler yollara. Devlet babanın gücü ve haşmetiyle kendilerine sunulan asgari şartların imkânlarını en maksimum kazanımlara dönüştürmek çabasıyla yoğrulmuş bedenleri bitkin düşecekti zamanla. Ama olsun, emekleri karşılığını bulacak, tohumlar filizlenecek, fidan olacak ormanlara dönüşecekti. Nihayetinde dört bir köşesi mamur edilmiş vatan toprağına adları altın harflerle yazılacaktı. Bu başarım öyküsünün altındaki en büyük motivasyon ise vatan sevgisiydi. Ellerine tutuşturulan üstten iki tarafı kapatılabilir sarı, siyah, kahverengi valizleri ya da, James Bound (Ceymis bond) çantaları ellerinde yolların müdavimi güzel yürekli öğretmenler olacaklardı. Valizlerinde; iki gömlek, iki kazak, bir takım elbise, kravat, içlik, iç çamaşırı, iğne, iplik kutusu ve çoraplarla ömür değirmeninde öğütülmek üzere hasatlaşan buğday başakları gibi yollara düşeceklerdi. Değirmenin yolu belli, suyu belli, malzemesi belli… Az gidip uz gidip belki dere tepe düz gidip varacaklardı gözleri çakmak çakmak, yüzleri kıpkırmızı, yürekleri altın sarrafı köy çocuklarına… Okulun damı, lojmanın suyu yok. Tezek kokan insanların arasına karışıp ilham olmaya çalışacaktı bütün bir köye… Belki biraz ilham almaya da ihtiyaç duyacaktı kim bilir? Okulun binası varsa eksikleri, yoksa yeniden inşasına girişecekti. Bir bir, bin emekle, sevgiyle, alın teriyle konulacaktı tuğlalar, kiremitler, briketler yerine… Yüz öğrencisi dörderli ya da beşerli oturacaktı sıralarına. Birbirleriyle ısınacaklardı kışın, yazın birlikte terleyeceklerdi. Kara tahtanın başında belirecekti bütün beyaz umutlar. Vaha çölünün tam ortasına düşen yürekleri sulayacaktı öğretmenin dilinden dökülen her kelime, her sözcük. Bir manaya konu edilecekti, tüm davranışları… Öğretmenin gözlerinin içinde yüzecekti köy çocukları… “Ali ata bakmayacak, Oya ip atlamayacak, uyu Lale uyu” fişleri yazılmayacaktı kara tahtaya. “Uyan, uyursan ölürsün” diyecekti öğretmen. Ve bir köy türküsü çığıracaktı Ömer, yüreğinin imbiğinden süzülmüş duygularıyla vuracaktı gurbet çeken gönülleri.
Allı turnam bizim ele varırsan,
Allı turnam bizim ele varırsan,
Şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle.
Gülüm gülüm, kırıldı kolum, tutmadı belim, durnalar hey...
Gülüm gülüm, kırıldı kolum, tutmadı belim, durnalar hey...
Eğer bizi sual eden olursa,
Eğer bizi sual eden olursa,
Boynu bükük, benzi soluk yar söyle.
Gülüm gülüm, kırıldı kolum, tutmadı belim, durnalar hey...
Gülüm gülüm, kırıldı kolum, tutmadı belim, durnalar hey...
Allı turnam ne gezersin havada,
Arabam devrildi kaldım burada.
Gülüm gülüm,…
Bıyığı yeni terlemiş bir delikanlı ya da anasının kınalı kuzusu tazecik haliyle hanım kızımızın ellerinde, gönüllerinde yeşerecek filizlenecek fidana ormana dönüşecekti birkaç köyün çocukları. Yarına umut diye yazılacaktı adları… Bir öğretmenle bir köy değişecek, binler köyü uyandıracak ve ülkeyi baştanbaşa okuryazar yapacaktı bu sevda…
Hamurunda, mayasında ülkemin toprağı kokan bu vatan evlatları okullarını bitirir bitirmez soluklanmadan veda ettiler anaya, babaya, kardeşe, arkadaşa, yarene… Dillerinde umudun türküsü ellerinde valizleri Türkiye’nin dört bir yanını mamur etmek sevdasıyla dağıldılar vatan toprağına. Ne güzel işler yaptılar, ne güzellikleri yaşattılar anlatmakla bitiremeyiz. Ellerine tutuşturulan kararnameleri teslim edip il ve ilçe müdürlüklerine koyuldular işin özüne, öz olanına. Önce okulun fiziki şartlarını sonra asgari düzey ihtiyaç duyulan eğitim materyallerini tamamlamaya çalıştılar. Okullar açılmadan bitirdiler tüm bu iş ve işlemleri. Sanki köyün marabasıydılar öyle çalıştılar. Kuş uçmaz kervan geçmez köylerin çoğunda özgür kuşlar uçsun diye kendi kervanlarını bu köylere düşürdüler. Misafir oldukları köylerin ev sahipleri gibi davrandılar. Halkın samimi duygularına samimiyetle karşılık verdiler. Öğretmen bey, öğretmen hanımdılar. Bir eve girdiklerinde başköşeye oturtuldular. Selamı kelamı bilen bu güzel insanların ellerinde, gönüllerinde yeşerdi yeni yeni tohumlar. Ve nihayet okulun ilk zili çaldığında siyah takım elbiselerini beyaz gömleğin üstünden giyiverdiler. Öğretmen hanımların döpiyes takımları sade ve bir o kadarda öğretmen kokuyordu. Okulun bahçesinde birer ikişer toplanan üstünde siyah önlük beyaz yakalı eli nasır tutmuş gözleri ışık saçan köy çocukları belirdi. Ve elle çalınan ilk zil sesi duyuldu. İlklerin yaşandığı bir gündü. İlk öğretmen, ilk bayan öğretmen, ilk gün göreve başlayan öğretmen, ilk kez öğretmenle tanışan çocuklar, ilk kez çalan zil, ilk kitap, ilk kalem, ilk defter… Akıllı tahtalar ne ki? Akıllı ve yetenekli öğretmenler kuşattı bütün okulu. Kara tahtanın ilk tebeşire merhaba demesi ne güzel bir şeydi. Hem kömürle tahta duvarlara bir şeyler çizmeye çalışan çocuklar ilk kez siyahın üzerine beyaz ile yazıldığını gördüler. Dünyayı kendi köyü zanneden yüreklerin dimağlarına yeni yerler eklendi. Başka şehrin çocukları vardı ve onlar şuan okuldaydılar. Bu öğretmenler, başka şehri çocukları, ne de güzeldiler. Bu coğrafyanın tüm yokluklarına en büyük varlıktılar köy öğretmenleri… Eğitimin dört duvar arasına sıkıştırılamayacağından haberdardılar. Yaparak yaşayarak öğrenmenin gerçeğini bilirlerdi. Bilgisayar, internet, akıllı tahta, aypet, tablet, telefon, yansıtım cihazı, mikroskop yoktu. Ama gönül gözleri açıktı. Kalpleri kâinatın tüm yaratılanlarıyla haberleşebiliyordu. Biliyorlardı ki, bir öğretmenin beyaz bir kâğıdı ve bir kalemi varsa her şey bu ikisi ile yapılabilirdi. Öyle de oldu yıllarca…
Köy çocukları, ah bu köy çocukları, köy türkülerine benzeyen bu muhteşem güzellikler… Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun şiirinde dediği gibi:
Kirazın derisinin altında kiraz
Narın içinde nar
Benim yüreğimde boylu boyunca
Memleketim var
Canıma ciğerime dek işlemiş
Canıma ciğerime
Sapına kadar.
Elma dalından uzağa düşmez
Ne yana gitsem nafile.
Memleketin hali gözümden gitmez
Binbir yerimden bağlanmışım
Bundan ötesine aklım ermez.

Yerliyim yerli olmasına
ilmik ilmik, damar damar
Yerliyim.
Bir dilim Trabzon peyniri
Bir avuç tiftik
Bir çimdik çavdar
Bir tutam şile bezi gibi
Dişimden tırnağıma kadar
Ressamım.
Yurdumun taşından toprağından şurup gelir nakışlarım
Taşıma toprağıma toz konduranın
Alnını karışlarım
Şairim şair olmasına
Canım kurban şiirin gerçeğine hasına
içerisine insan kokusu sinmiş mısralara vurgunum
Bıçak gibi kemiğe dayansın yeter
Eğri büğrü, kör topal kabulüm
Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım.

“Ne zaman bir köy türküsü duysam şairliğimden utanırım”. Köy türküsü kokulu çocuklarımız vardı. Bugünlerin çocuklarıyla mukayese edilirse yazık edilecek, haksızlık yapılacak çocuklar! Dillerinde, gönüllerinde, ellerinde, yüzlerinde insan kokan çocuklar… Ana, sütünü kestiği günden beridir nazlanacak kimseleri olmayan köy çocukları… “Şımaracak, nazlanacak kimsen olmayınca hayat seni kocaman bir insan yapar”. Hayatın küçücük bedenleri kocaman insanlar yaptığı köy çocukları… Pırıl pırıl dünyaları, masumiyet kokan duyguları vardı. Kalem, kâğıt, defter, kitap eksikmiş olsun varsın! Öğrenmek için kocaman bir havuzları vardı. Öğretmenleri… Her sabah tertemiz, pırıl pırıl bakraçlarıyla gelirlerdi okullarına. Ve sonra öğretmenin havuzuna daldırırlar bakraçlarını. Bakraçların büyüklüklerine göre de yüklendikleri güzellikleri yeni bilgileri hayatlarına tatbik ederlerdi. Öğretmenlerini severlerdi hem de çok. Ama korkarlardı da biraz. Çünkü öğretmen evdeki anne ve babadan daha tesirli, etkiliydi. Okulun kışlık odununu dağdan öğretmenleriyle birlikte taşırdılar. Öküzleri olan bir çift boyun odunu okula getirir, yarar sobalık hale dönüştürürdü. Hizmetli falan yoktu okullarda. Kirlettiği tuvaletini kendi yıkardı, sınıfını kendi süpürür, tüm okulun temizlik işlerini yine birlikte hallederlerdi. Ödevlerini zamanında yapmak gibi bir sorumlulukları vardı. Ama sadece ödevleri yapmak değildi sorumlulukları… Evde, ev işleri, dışarıda bağ ve bahçe işleri, hayvanların doyurulması onların sorumlulukları arasında yer alırdı. Servis? Ne servisi servis tabiî ki yoktu. Yürüyerek gidilip gelinirdi okula. Okulun bulunduğu yerde oturan çocuklar şanslıydı. Ama uzak olanlar çoğunlukta olup en az 5, 6 kilometre yol yürürlerdi. Okuldan çıkılınca kuru bir ekmeğin tadına doyum olmazdı. Bakkal okulun olduğu yerde bulunurdu. Birçok yerde o da yoktu tabii. Bakkal var ve 50 kuruş harçlık bulmuşsa ayda yılda bir iki lokum alınır ekmek arası yapılırdı. Ya da cam şeker… Okula gelip dönüş yolu öğretirdi insan olmayı, insan kalmayı, dostluğu, kardeşliği, arkadaşlığı, vefayı… Hâsılı hayatın kendisi okulun dışında tam da bu yollarda öğrenilirdi. Öğretmenden fırça yiyenler ya da arada bir pataklananlar evde bu konuyu hiç konuşmazlardı. Neden mi? Çünkü öğretmen daima haklıydı evde. Mutlaka hak edilmiş bir cezanın karşılığı idi yenilen her ne ise. Masumiyet karinesi geçerli hukuk kuralı gibi işlerdi hayat. Tıkır tıkır… Öyle 180 işgünü falan da değildi okullar. Mayıs ayının 10’u gelince tatile girerdi çocuklar. Lakin derslerine yeterince ilgi göstermeyenler için okul 15 gün daha hizmet verirdi. Ağır arazi şartlarında ağır tarla tapan işleri başlardı Mayıs ayının sonuna doğru ve bir daha Eylül ayının sonuna kadar devam ederdi. Bu zaman dilimi içinde de okulda pek öğrenci bulmak mümkün olmazdı. Olsundu ne olacaktı ki sanki… Hiçbir zaman müfredat eksik kalmamış, verilmesi gereken konular zamanında verilmiş kazanımlar tamamlanmış olurdu. Akademik çalışma yapacak olan çocuklar ilkokulun beşinci sınıfında netleşirdi. Mesleğe yönlendirme de tamamlanmış olurdu. Öğretmen beşinci sınıfın ikinci döneminin başlamasından itibaren öğrenci velileriyle tek tek görüşür, ortaokula gitmesi gereken çocukları bildirirdi. Sonra, iyi kalıpçı ustası, iyi demirci, iyi marangoz, iyi bir girişimci, iyi bağ bahçe işleri ustası olacak çocuklar tek tek belirlenirdi. İnanır mısınız o zaman rehber öğretmenlerde yoktu. O dönemde öğrenciler için konulan teşhis %99 oranında isabetli oldu. Yanılma payının %1’lerde olduğunu bilmek gerçekten onur verici olsa gerek. O günün çocukları bugünün 45, 50 hatta 55’li yaşlarındalar.( 2019 yılı). Ülkenin sürekli aralıklarla darbe dönemlerini yaşadığı ve gelişimin sekteye uğradığı yılların çocukları… Yokluğu, kıt kanaat geçinmeyi, hayata umudun türküsü ile tutunmayı bildiler. Bir lokma bir hırka ile yaşam sürebilme güzelliğine sahip bu evlatlar, kendi çocuklarına kendi güzelliklerini aşılayamadılar. Ya da bir yan eksik kaldı sürekli. Zira 1983 yılından sonra doğup ana bana olan bu neslin kendi evlatlarına yönelik geliştirdiği tavır tamamen sorumluluk duygusundan yoksundu. Çocukların çocuk kalmasına müsaade etmeyen bir değişim ve dönüşüme denk geldiler. Kırsaldan kentsele çok hızlı göç başladı ve bu süreç çok hızlı yaşandı. Şehrin önce varoşlarına, yan mahallelerine gelen bu kırsalın temiz evlatları ne şehre ayak uydurabildiler ne de kırsalın güzellikleriyle kalabildiler. Değer kavramının yozlaştığı, güven duygusunun yerini korku ve kaygı alınca ben merkeziyetçi bir aidiyet gelişti. Kendi çekirdek ailesinin dışında hiç kimseye güven kalmadı ve bu çocuklar hiç kimseye güvenilemeyeceğini öğrendi. Ayrıca bolluk ve bu bolluğa emek harcamadan ulaşmanın verdiği rahatlıkla sorumluluklarından uzaklaştı. Alın terini unuttu. Her istediklerini anne ve babalarına aldırmayı adet haline getiren çocuklar zamanla anne ve babalarına ayar vermeye başladı. Emeksiz şekilde elde edilen para çocukların gücü oldu. Televizyonların çoğalması, cep telefonlarının hayatımıza girmesi, internetin yaygınlaşması ve bilgide yaşanan olağanüstü hızlı değişim, hazır olmayan Türk ailesini perişan edip bıraktı. Kısa yoldan para kazanmanın derdine düşen yeni nesil, doğruluk, adalet, liyakat esaslarını unuttu. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” emrinin gereğini yapmayı bıraktı. Siyasetin kalitesiz ve seviyesiz dilini beğenir oldu. Birbirine salya sümük saldıran, insanı aşağılayan, hakir gören, kendinden ve kendine tabii olmuş zavallıların dışındaki herkesi düşman sayan zihniyetin temsilciliğine soyundu. Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Şeyh Edebali, Tabduk Emre’nin ilmek ilmek nakış nakış ülke insanının yüreğine işlediği bütün güzellikler bir çırpıda dünya çıkarına satıldı. Hal böyle olunca da artık toplumun temel dinamiği olan aile bozuldu. Anne baba çocuk tartışmaları ve hatta ileri boyuttu kavgaları yaşandı. Annesine babasına silah çeken sorumsuz bireyler türedi. Yeni neslin yeniden formatlanması yapılmazsa yakın gelecekti toplumun ve hatta ülkemizin büyük yaralar alacağı sorunlarla karşı karşıya geleceğiz. Bunu sadece ben de söylemiyorum. Şimdi sizleri Maarif Müfettişi Doğan ceylan hocamızın konuya yönelik hazırladığı raporla baş başa bırakıyorum.

DUYGUSUZ NESİL TEHLİKESİ:
Hayatın gerçekliklerinden habersiz, duygusuz ve bencil bir nesil geliyor. Şehitler için gözyaşı döken kendi ana babalarını anlamıyorlar. Başkalarının çocukları için ağlamaya anlam veremiyorlar. Yanıbaşımızdaki savaşlar, acı çeken çocuklar, ölen on binlerce insan onları hiç ilgilendirmiyor. Tüm acı gerçekleri çizgi film tadında izliyorlar ve yürekleri hiç acımıyor. Hayatlarının odağındaki tek şey eğlenmek. Eğlenemedikleri tüm zamanları kendilerine bir işkence olarak görüyorlar.
Kendileri için yapılan fedakarlıkların hiç farkında değiller. Kıymet bilmiyorlar ve vefasızlar. Herkesi kendine hizmet etmek için yaratılmış görüyorlar. İnsanlara verdikleri değer, onların isteklerini yerine getirebildikleri ve ne kadar eğlendirdikleriyle orantılı.
Hayatlarında eğlenmeden başka bir amaç olmadığı için artık tek eğlence kaynağına dönmüş telefon ve tabletlerini ellerinden aldığınızda dünyanın sonunun geldiğini zannediyorlar.
Geçmiş onları pek ilgilendirmiyor, atalarımıza karşı vefasızlar. Dedelerinin canları, kanları pahasına vermediği vatan toprağını en iyi fiyatı verene satacak kadar maneviyattan yoksunlar. Vatan, onlar için son model bir cep telefonundan daha değersiz.
Milletimizin geleceği açısından endişeleniyorum.
20 yıl sonra bu nesil, nasıl ana-baba olacak?
Kendine hayrı olmayan bu nesil nasıl çocuk yetiştirecek?
Evlerini nasıl idare edebilecek?
Ülkeyi nasıl yönetecek?
Vatanı nasıl savunup can verecek?
Bütün bunlar neden oluyor izah edeyim.
Altın kafeslerde çocuklar yetiştiriyoruz artık. Uçmayı bilmeyen kuşlar gibi. Çocuklar hayattan bihaber.
Açlık nedir bilmiyorlar, yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında, acıkmalarına fırsat bile vermiyoruz. Öyle ki yemek yemeyi bile işkence görür hale geliyorlar.
Susuzluk nedir hiç bilmiyorlar. Hiç susuz kalmamışlar. Üç adımlık yolda bile susarlar diye yanımızda içecek taşıyoruz. Çocuk daha “susadım” demeden ağzına suyu dayıyoruz.
Çocuklar hiç üşümüyorlar. Soğuk havalarda evden çıkarmıyoruz. Okula giderken kırk kat sarmalayıp çıkarıyoruz dışarı, hiç titremiyorlar.
Çocuklar hiç ıslanmıyorlar, evden arabaya kadar bile üç metrelik mesafede şemsiyesini başına tutuyoruz. Saçına bir tek yağmur damlası düşürmüyoruz. Bu yüzden çocuklar ıslanmak nedir bilmiyorlar.
Yorgunluk nedir bilmiyor çocuklar. İki adımlık mesafelere bile arabayla götürüyoruz onları yorulmasınlar diye. Birazcık parkta koşsalar, hasta olacak diye engel oluyoruz. Onlar takatleri tükenecek kadar hiç yorulmuyorlar.
Yokluk nedir bilmiyorlar, daha istemeden her şeyi önlerine sunuyoruz. Bu yüzden varlığın kıymetini bilmiyorlar.
Onlar bir yanığın veya bıçak kesiğinin acısını bilmiyorlar. Elleri yanmasın, kesilmesin sakın diye onlara ne bıçak tutturuyor ne ocak yaktırıyoruz.
Çocuklar hissetmiyor yaşamı, açlığı bilmediği için açlara acımıyor, üşümek nedir bilmedikleri için sokaktaki evsizleri umursamıyor. Yokluk nedir bilmedikleri için ekmeğe gelen zam onların dikkatini bile çekmiyor, haber kalabalığı olarak görüyor, gülüp geçiyorlar. Sıcak odalarında yaşadıkları için evsizlik nedir, sürgün nedir anlamıyor, savaşları, kurşunlanan, ölen insanları umursamıyorlar. Acımıyorlar……
Kıymetini bilmiyorlar ekmeğin, elbisenin, barışın ve huzurun, ana babanın….
Müdahale edilmezse gelecek iyi şeyler getirmeyecek güzel ülkemize. Bu sorunu Devlet derinden hissetmeli. Bu sorunun çözümü için ciddi çalıştaylar düzenlenmeli. Öğretim programları ve ders materyalleri revize edilmeli. Okulların duygu eğitimi konusunda rolleri artırılmalı. Geç kalınmadan bu sorun mutlaka çözülmeli. Bu sorun çözülmezse ülke çözülecek…( Doğan Ceylan Maarif Müfettişi)
1970 yılından itibaren 1990’lı yıllara kadar çocukların en büyük hayalini süslerdi bisiklet. 2000‘li yıllardan sonra insanların alım gücü yükseldi. Aile ekonomisi güçlendi. Çocukların her türlü istek ve ihtiyaçları karşılanır hale geldi… Ama gelin görün ki, mutlu olmayı başaramıyorlar. Elindekiyle yetinmeyen, mevcut olanları sürekli yenileriyle takas eden, sürekli isteyip duran bugünün çocukları maalesef çok şanssızlar. Apartmanların içine sıkışmış hayatları, onların özgür ruhlarını tutsak ediyor. İnternet, aypet, tablet, televizyon ve telefon bağımlılığı vücudun ihtiyaç duyduğu hareket, manevra kabiliyetini yok ediyor. Bedeni ve ruhu akılla eğitemeyen bireylerde önce bedensel sağlık problemleri sonra da ruhsal travmalar, ve kişilik bozuklukları baş gösteriyor. Çalışan anne babalar, çocuklarına yeterince vakit ayıramıyor. Etkili ve verimli vakit geçiremeyen çocukların eğitim hayatları ve beşeri ilişkileri zayıflıyor. Sosyalleşemiyorlar. Sosyal olması beklenen çocukların içine robot kaçmış gibi sanki… Her ne yana baksanız, dert yanan anne babalara rastlıyor gözlerimiz. Sadece akademik başarıya odaklanan ebeveynler; sosyal, sportif ve sanatsal alanı alaşağı ediyor ve bunun çocuklardaki olumlu etkisini yok sayıyorlar.
Tez zamanda ve vakit kaybetmeden yapılması gerekenleri özetleyerek bitirelim bu koyunu.
İnsan yetenekleri, doğanın kaynakları gibidir genellikle çok derinlerde gömülüdürler. İyice aramak gerekir. Ortalık yüzeyde durmazlar. Ortaya çıkabilecekleri ortamların hazırlanması gerekir. Bunun yolu ise eğitimden geçer. Maalesef sadece akademik başarıya odaklı kafalarda eğitim, derinliklerdeki madeni çıkaramaz. Bu sebeple birçok bireyin yetenekleri zayii olup gider. “Üniversite anaokulunda başlar” akademik düşünen kafalar için doğru olabilir. Ama üniversite anaokulunda başlamaz. Anaokulunda anaokulu başlar.
İhtiyacımız olan eğitimin evrim geçirmesi değildir. İhtiyacımız olan eğitim devrimidir. Eğitim artık olduğu şeyden başka bir şeye dönüşmelidir. Kendilerini azat edemeyen insanlar tutsak oldukları fikirlerine yem olurlar. Eğitimin paydaşları artık kendi fikirlerinin mahkûmiyetinden kurtulup eğitimde devrim yapmak zorundadırlar.
Bir toplumda ne kadar çeşitli yeteneklerin olduğu önemlidir, bir şeyi ne kadar yapabilen olduğu değil. Yeni nesil çocuklarımıza fikir özgürlüğü, tabiata temas, toplumsal barış ve uzlaşı, saygı ve hoşgörü kurallarının inanç dairesinde temel değerler olarak kazandırılması çabası eksik edilmemelidir.
Üç yaşındaki bir çocuk altı yaşındaki bir çocuğun yarısı değildir. Bunu unutmayan büyüklere ihtiyaç var. Hayat en büyük öğretmen olarak herkesi farklı imtihanlara tabi tutuyor. Zor ya da kolay bu imtihanı verirken birbirimize muhtacız. İnsan derdinin dermanı yine insanda saklı… Sen varsan ben anlam ifade ediyorum. Senin aynan benim, benim aynam da sen! Etle tırnak gibi birbirimize ihtiyaç duyar birbirimizden kopamayız.
Verilen bütün nimetlerin kullanıcısı sadece biz değiliz. Bütün kâinat ve tüm canlılar bu mirasa ortaktırlar. Bu duyguyla bir ömür birlikte yaşayabilme çabamızı eksik etmeyelim. Ve yakın geleceğimiz ile uzak hedeflerimizi üst üste bindirdiğimizde bu mukaddes yükü kaldırıp taşıyacak yeni nesil gelmiyor şu sıralar, hatırlayıp kendimize format atalım. Dinimizin emirleri ve elbette Peygamber efendimizin sünneti seniyyeleri ortada dururken Amerika’yı yeniden keşfetmeye kalkışmak ahmaklık olsa gerektir. İnanç dairesinde yozlaşan kültürümüzü yeniden yoğurup hamur haline getirmeli ve bu coğrafyaya yakışır şekiller verilmelidir. Bu görev hepimizin… Bu görev, iktidarın, bu görev devletin… Bu ülkenin çocukları: Üçgenin iç açıları toplamını bilsinler bilmelidirler de… Ancak asıl bilmeleri gereken ve asla unutmamaları gereken bu ülkenin iç acıları toplamıdır.
Çocuklarımızla ilgili son bir hatırlatma daha yapayım.
Bu çocuklar bizim, bu ülke bizim… Ve bizden medet uman bir gönül coğrafyamız var. Yapmadığınız şeyleri başkalarına buyurmayın” ayeti kerimesinin gereğini yapalım. Örnek davranışlar sergileyelim. Hiçbir zaman armut ağacının dibinde elma meyvesi bulamazsınız. Çocuklar sizlerin, bizlerin dibine düşerler.
Cennet işli kumaşlarım olsaydı, altın ve gümüş renklerde yazmalı,
Mavi ve donuk ve koyu renk renk kumaşları gecenin, aydınlığın ve alacakaranlığın. Ayaklarının altına sererdim.
Ama fakirim ve yalnızca hayallerim var.
Bende hayallerimi seriyorum ayaklarının altına;
Nazikçe bas, çünkü hayallerimin üzerine basıyorsun*
Her gün, her yerde çocuklarımız, hayallerini ayaklarımızın altına seriyor.
O hayalleri çiğnememeliyiz.

Yorumlar (0)
16
az bulutlu
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Beşiktaş 34 72
2. Fenerbahçe 34 69
3. Galatasaray 34 66
4. Trabzonspor 35 60
5. Hatayspor 34 53
6. Alanyaspor 34 52
7. Gaziantep FK 33 51
8. Sivasspor 34 51
9. Karagümrük 34 50
10. Göztepe 35 47
11. Rizespor 34 42
12. Antalyaspor 35 42
13. Konyaspor 34 41
14. Ankaragücü 34 38
15. Malatyaspor 34 37
16. Kasımpaşa 34 37
17. Kayserispor 34 35
18. Erzurumspor 35 34
19. Başakşehir 33 33
20. Gençlerbirliği 34 32
21. Denizlispor 34 27
Takımlar O P
1. Giresunspor 31 63
2. Adana Demirspor 31 61
3. Samsunspor 31 61
4. Altay 31 57
5. İstanbulspor 31 57
6. Altınordu 31 53
7. Ankara Keçiörengücü 31 49
8. Ümraniye 31 47
9. Tuzlaspor 31 47
10. Bursaspor 31 43
11. Bandırmaspor 31 39
12. Boluspor 31 38
13. Balıkesirspor 31 35
14. Adanaspor 31 34
15. Menemenspor 31 31
16. Akhisar Bld.Spor 31 26
17. Ankaraspor 31 23
18. Eskişehirspor 31 8
Takımlar O P
1. Man City 33 77
2. M. United 32 66
3. Leicester City 31 56
4. Chelsea 32 55
5. West Ham 32 55
6. Tottenham 33 53
7. Liverpool 32 53
8. Everton 31 49
9. Arsenal 32 46
10. Leeds United 32 46
11. Aston Villa 31 44
12. Wolverhampton 32 41
13. Crystal Palace 31 38
14. Southampton 32 36
15. Newcastle 32 35
16. Brighton 32 34
17. Burnley 32 33
18. Fulham 33 27
19. West Bromwich 31 24
20. Sheffield United 32 14
Takımlar O P
1. Real Madrid 32 70
2. Atletico Madrid 31 70
3. Sevilla 32 67
4. Barcelona 30 65
5. Real Betis 32 49
6. Villarreal 32 49
7. Real Sociedad 31 47
8. Osasuna 32 40
9. Granada 30 39
10. Athletic Bilbao 31 38
11. Celta de Vigo 31 38
12. Levante 32 38
13. Cádiz 32 36
14. Valencia 32 35
15. Getafe 31 31
16. Deportivo Alaves 32 30
17. Real Valladolid 31 28
18. Huesca 31 27
19. Elche 32 27
20. Eibar 31 23