Çok değer verdiğim bir öğretmen arkadaşım var.

5 yıl Güneydoğu’da görev yaptı.

Bunun yaklaşık 1 yılı Şırnak’ta…

4 yılı Mardin’de geçti.

Sonra Nevşehir’de çalıştı tam 5 yıl.

Daha sonra Balıkesir’e -memleketine- geçti.

Yaklaşık 5 yıldır kendi memleketinde görevini sürdürüyor.

Onu görünce şu soruyu yöneltirim kendisine:

 ‘‘Öğretmenlik mesleğin boyunca memleketin bir ucundan diğer ucuna geçtin. Seni en çok etkileyen yerler hangi şehirler oldu?’’

Cevabı hiç değişmez.

Benim sorum, onun da cevabı fiks (belirli) menü gibidir.

Yukarıdaki soruyu her soruşumda aldığım yanıt şudur:

‘‘Güneydoğu insanı bir başkadır. Misafirperverliği ile… Yardımseverliği ile… Yabancıya (başka illerden gelenlere) ilgi, alaka eksik olmaz. Hemen seninle bağ, ilişki kurmaya çabalarlar. İyi niyetle ve samimiyetle… Bundan dolayı içten bağ ve alaka, doğal olarak o yöreye karşı bir aidiyet duygusu oluşturur sende. Görev yaptığım yerler arasında çabucak alıştığım ve hiç yabancılık çekmediğim, Güneydoğu illeri olmuştur. Yani Şırnak ve Mardin… Halbuki bu iki ilimizde de insanların ana dili ya da konuştukları dil Kürtçe idi. Benim ana dilim ise Türkçeydi. Dil farklılığı olmasına rağmen yabancılık çekmeyişimin temel nedeni, içten kurulan bu insani bağ, ilgi, alaka ve yakınlıktı. Hepimiz insandık netice olarak. Duygularımız, bakışlarımız, beden dilimiz, ortak olan ve bizi insan kılan birçok yönümüz bizim adeta ikinci iletişim vasıtamız değil miydi? İşte insan insanı buradan anlar ve hisseder. Hangi telden konuştuğunun o anlarda pek bir önemi yoktur. Şener Şen ile Meltem Cumbul’un rol aldığı ‘Gönül Yarası’ filminden bir sahne bu dediğimiz olayı çok iyi ifade ediyor. Bu mevzu açılınca her seferinde aklıma gelir. Şöyle: Mekan bir restorandır. Kürtçe şarkı seslendirilir. Kürtçe bilmediği halde ağlayan bir kadın vardır. Yanındaki erkek, kadının ağladığını görünce Kürtçe bilip bilmediğini sorgular. Kadın, dinlediği şarkıda duygulanmak ya da ağlamak için Kürtçe bilmenin gerek olmadığı minvalinde ifadeler kullanır. Acılarımıza ve sevinçlerimize ortak olmak için aynı dili konuşmamıza gerek yoktur. Bir yardıma ihtiyacımızın olduğunu insan olan anlar ve hisseder. Ona göre hareket eder. Türkçe ya da Kürtçe imdat demenize gerek yoktur. Bu hesap iki mihenk taşımız var: dünyalıyız, insanız. Bu kadar… Bunlara göre hareket etmeliyiz.’’

Pekala ben bu olayı neden anlattım.

Hemen açıklayayım bunu da.

Arkadaşımı her görüşümde soruşum da burada hatırlatışım da insanlığımı tekrar tekrar tazelemek amacı güder. İlk olarak bunun bilinmesini isterim.

Tazeledikçe birtakım uç noktalara meylimizde geri adımlar olur.

İnsanız ve bazen kötü yaşam deneyimlerimizden uçlara kayabiliriz.

İnsanların arasını açan uçlardır bunlar.

Bu bakımdan insanlığımızı ve insan oluşumuzu unutmamalıyız.

Aziz Nesin gibi habire kendimize ‘‘Nesin?’’ diye sormalıyız.

Evet, gelelim arkadaşımın cevabını hatırlatmamdaki asıl nedene… Sadede ya da mevzuya…

O zaman mevzuya girebiliriz.

Erzurum Karayazı’da görev yapan bir grup öğretmen Türkçe ve Kürtçe ‘’Hoş geldiniz!’’ yazılı tabelanın önüne geçer.

Çok yakışık olmayan el ve ayak hareketleri ile Kürtçe ‘’Hoş geldiniz!’’ yazısına hareket çektiklerini ima eden bir tavır içinde poz verirler. Bu pozun altına bir de şu cümleler yazılır:

‘‘Tabelanın diğer kısmında da hoş geldiniz yazıyor. Ama o kısma olan hareketimiz belli.’’

Tabelanın diğer kısmı dedikleri,  Kürtçe ‘’Hoş geldiniz!’’ yazısı olsa gerektir.

Fotoğraftan öyle olduğu anlaşılıyor zira.

Yani bu öğretmen arkadaşların Kürtçe yazısına hareketi fiks (belli) menü gibi imiş.  O kısma hareketimiz belli, derken bir dil nezdinde bir halka karşı (yöre halkı) haletiruhiyelerini ortaya koyuyorlar.

Kürtçeye değişmez tavırdır aslında bunun hülasası.

Ağzınla kuş tutsan misali…

Kürtçe ile edebiyatın kralını yapsan bu arkadaşların tavrı ve hareketleri değişmeyecek.

Tabular, dogmalar, basmakalıp algılar, ön yargılar, ve cabası…

Fotoğraftaki muhtelif hareketlerin bütün çabası, bunları daha da içinden çıkılmaz hale getirip  temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koymak…

Adeta dipsiz bir kuyu gibi içine çeken bu sarmal yapının değirmenine su taşımak…

Kin ve intikam duyguları ile inşa edilmiş bir sarmal yapı…

Ucu bucağı ve sonu yok.

İşte bu değişmezlik saplantısı hem insanların hem de dillerin arasını açıyor.

Lakin bunu aşabiliriz. Hem de çok kolay…

Elimizde çok büyük bir koz var: HEPİMİZ İNSANIZ…

Daha ne olsun ki!

Yoksa bu değişmezlik saplantısı, insanların birbirini anlamamasına ve hissetmemesine sebebiyet verir.

Birbirini anlamayan ve hissetmeyen insanlar ise yaşadıkları olumsuz durumları birbirlerine bağlayıp duracaktır. Kaçınılmaz sondur bu. Yeğlenen bu yolun kaçınılmaz sonu…

Daha ileri gidip konuştukları dilden bile hınçlarını almaya çalışırlar.

Hatta renklerden hatta ve hatta çağrışımlardan dahi…

İnsanlığımızı tazeleme vakti…

Bütün tabulardan, ön yargılardan, kişisel kanaatlerden, basmakalıp algılardan kurtulma zamanı…

Bu bağlamda 5 yıl Güneydoğu illerinde çalışan arkadaşımın fiks (belli) menü gibi cevabını aşağıya yeniden yazıyorum:

‘‘Güneydoğu insanı bir başkadır. Misafirperverliği ile… Yardımseverliği ile… Yabancıya (başka illerden gelenlere) ilgi, alaka eksik olmaz. Hemen seninle bağ, ilişki kurmaya çabalarlar. İyi niyetle ve samimiyetle… Bundan dolayı içten bağ ve alaka, doğal olarak o yöreye karşı bir aidiyet duygusu oluşturur sende. Görev yaptığım yerler arasında çabucak alıştığım ve hiç yabancılık çekmediğim, Güneydoğu illeri olmuştur. Yani Şırnak ve Mardin… Halbuki bu iki ilimizde de insanların ana dili ya da konuştukları dil Kürtçe idi. Benim ana dilim ise Türkçeydi. Dil farklılığı olmasına rağmen yabancılık çekmeyişimin temel nedeni, içten kurulan bu insani bağ, ilgi, alaka ve yakınlıktı. Hepimiz insandık netice olarak. Duygularımız, bakışlarımız, beden dilimiz, ortak olan ve bizi insan kılan birçok yönümüz bizim adeta ikinci iletişim vasıtamız değil miydi? İşte insan insanı buradan anlar ve hisseder. Hangi telden konuştuğunun o anlarda pek bir önemi yoktur. Şener Şen ile Meltem Cumbul’un rol aldığı ‘Gönül Yarası’ filminden bir sahne bu dediğimiz olayı çok iyi ifade ediyor. Bu mevzu açılınca her seferinde aklıma gelir. Şöyle: Mekan bir restorandır. Kürtçe şarkı seslendirilir. Kürtçe bilmediği halde ağlayan bir kadın vardır. Yanındaki erkek, kadının ağladığını görünce Kürtçe bilip bilmediğini sorgular. Kadın, dinlediği şarkıda duygulanmak ya da ağlamak için Kürtçe bilmenin gerek olmadığı minvalinde ifadeler kullanır. Acılarımıza ve sevinçlerimize ortak olmak için aynı dili konuşmamıza gerek yoktur. Bir yardıma ihtiyacımızın olduğunu insan olan anlar ve hisseder. Ona göre hareket eder. Türkçe ya da Kürtçe imdat demenize gerek yoktur. Bu hesap iki mihenk taşımız var: dünyalıyız, insanız. Bu kadar… Bunlara göre hareket etmeliyiz.’’

İşte tavrımız ve hareketimiz budur.

Ve bu tavır, hareket değişmesin istiyoruz.

Arkadaşımın değişmezi gibi…

Erzurum’da gösterilen tavrı ve hareketi ise arkadaşımın bu cevabı değiştirecektir.

Bakalım Pegasus fotoğrafında fırtınalar koparanlar, bu fotoğrafa ne diyecekler?

Ucunda cennet olmayan bu fotoğraf, onları ne kadar kımıldatacak?

Elleri, dudakları kımıldayabilir ama Pegasus fotoğrafına bağırıp çağırdıkları gibi bir tepki beklersek ütopya olur.

Saygılarımla…

Yusuf SEVİNGEN