Âlemlere rahmet olarak gönderilen Kutlu Nebî Hazret-i Muhammed Mustafa Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz bize şöyle buyuruyor:
"Kişiye, yalan olarak/günah olarak;
her duyduğunu anlatması/söylemesi yeter!" 
(Ebû Hureyre radıyallahu anh./Müslim)
Ağızdan çıkan her kelime, öyle gelişigüzel dökülüvermemeli. Her birinin mutlaka önümüze konulacağını asla hatırımızdan çıkarmamalıyız. Yalanı, kötü sözü, iftirayı, çirkinlikleri zaten bir kenara bırakalım, doğru bile olsa her zaman her yerde söylenmemeli. 
"Ey iman edenler,
Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz." (Hucurat Sûresi, 6. Âyet)
Herhangi bir araştırma yapmadan, her söyleneni aktarmanın yalan söylemek anlamına geldiğini, günah olduğunu, kul hakkı olduğunu, Allah'ın emrine karşı gelmek olduğunu bilmeliyiz. Tabi bunun bir diyeti olduğunu da.
Sadece duyduğunu söylemek değil sorun olan, duyduğunun manipüle edilmiş olabilme ihtimalini, kasten iftira ile yalan söyleniyor olabilme ihtimalini, altında başka sebepler olabilme ihtimalini, bağlamından koparılarak cımbızlanan ve dilendiği bir cümlenin içine konularak servis edilmiş olabilme ihtimalini asla ve asla gözden kaçırmamalıyız.Tabi sözden önce, sözün sahibi çok önemli. Hz. Celaleddin Rûmi'nin sözünü de hatırlayalım:
"Suskunluğum asaletimdendir 
Her lafa verilecek bir cevabım var. 
Lakin bir lafa bakarım laf mı diye,
Bir de söyleyene bakarım adam mı diye?”
Bir Müslümanın, söylediği ve yaptığı her şeyde Allah’tan korkması, sonucunu mutlaka düşünmesi, nefsini murakabe etmesi ve söylediği her kelimeden hesaba çekileceğini muhakkak hatırlaması gerekir. 
Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
“Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler var.” (İnfitar Sûresi, 82. Âyet)
"İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında onu gözetleyen ve dediklerini kayda geçen bir melek 
hazır bulunmasın." (Kaf Sûresi, 18. Âyet)
Bir söz, tutum ve davranışın temeline Allah'ın rızası konmuş ve de samimiyet ile arz ediliyor 
ise;
ondan sâdır olan sonuç,
rahmetle bereketleniyor, sonuca ulaşıyor. Hele bir de güzel bir uslupla yapılmışsa, etrafa mis 
gibi bir rayiha ve bir bahar yeli yayılıyor. Kalpler hoş ve mutmain oluyor, güven ve sekinet 
içinde hayırlı tesirler bırakıyor, güzelliklere vesile oluyor.
Ancaaak,
Sözün çıkış noktasında,
menfaat umma, 
isteğini elde edemediği için bel altı vurma,
hasetliğini açığa çıkarma,
kötülüğüne ortak edememe,
rakip görüp kıskançlıkla değersizleştirme,
menfaatleri doğrultusunda kulanamamanın oluşturduğu kin,
kötülüklerine kol kanat gerdirtememenin oluşturduğu öfke var ise,
sonuç;
etrafa kötü bir koku yayılıyor,
fitne, dedikodu, gıybet tozduman,
kalpler mutsuz, güvensiz,
çin entrikalarının, bizans oyunlarının bini bir para,
birlik beraberlik paramparça,
itibar, izzet, şeref yerlerde,
E tabi söylenenler de tesir etmiyor.
Gırtlağına kadar günaha battığına mı yanarsın,
İzzetinin, şerefinin iki paralık olduğuna mı yanarsın,
Nefsinin ve şeytanın oyuncağı olup Allah'ın emir ve yasaklarını ihlal ederek "O"'nu hoşnutsuz 
ettiğine mi yanarsın,
Yazdığın senaryoların tutmadığına mı yanarsın,
İtibar suikastçılığı yaparken kendi ayağına sıktığına mı yanarsın,
Âhirette vereceğin hesaba mı yanarsın
...
Artık orasını bilemem!
Huzurla, saadetle yaşamak varken,
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Kutlu Nebî Hazret-i Muhammed Mustafa Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz bize şöyle buyuruyor:

"Kişiye, yalan olarak/günah olarak;
her duyduğunu anlatması/söylemesi yeter!"
(Ebû Hureyre radıyallahu anh./Müslim)

Ağızdan çıkan her kelime, öyle gelişigüzel dökülüvermemeli. Her birinin mutlaka önümüze konulacağını asla hatırımızdan çıkarmamalıyız. Yalanı, kötü sözü, iftirayı, çirkinlikleri zaten bir kenara bırakalım, doğru bile olsa her zaman her yerde söylenmemeli.

"Ey iman edenler,
Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz." (Hucurat Sûresi, 6. Âyet)

Herhangi bir araştırma yapmadan, her söyleneni aktarmanın yalan söylemek anlamına geldiğini, günah olduğunu, kul hakkı olduğunu, Allah'ın emrine karşı gelmek olduğunu bilmeliyiz. Tabi bunun bir diyeti olduğunu da.

Sadece duyduğunu söylemek değil sorun olan, duyduğunun manipüle edilmiş olabilme ihtimalini, kasten iftira ile yalan söyleniyor olabilme ihtimalini, altında başka sebepler olabilme ihtimalini, bağlamından koparılarak cımbızlanan ve dilendiği bir cümlenin içine konularak servis edilmiş olabilme ihtimalini asla ve asla gözden kaçırmamalıyız.

Tabi sözden önce, sözün sahibi çok önemli. Hz. Celaleddin Rûmi'nin sözünü de hatırlayalım:
"Suskunluğum asaletimdendir
Her lafa verilecek bir cevabım var.
Lakin bir lafa bakarım laf mı diye,
Bir de söyleyene bakarım adam mı diye?”

Bir Müslümanın, söylediği ve yaptığı her şeyde Allah’tan korkması, sonucunu mutlaka düşünmesi, nefsini murakabe etmesi ve söylediği her kelimeden hesaba çekileceğini muhakkak hatırlaması gerekir.

Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

“Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler var.” (İnfitar Sûresi, 82. Âyet)

"İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında onu gözetleyen ve dediklerini kayda geçen bir melek hazır bulunmasın." (Kaf Sûresi, 18. Âyet)

Bir söz, tutum ve davranışın temeline Allah'ın rızası konmuş ve de samimiyet ile arz ediliyor ise;
ondan sâdır olan sonuç,
rahmetle bereketleniyor, sonuca ulaşıyor. Hele bir de güzel bir uslupla yapılmışsa, etrafa mis gibi bir rayiha ve bir bahar yeli yayılıyor. Kalpler hoş ve mutmain oluyor, güven ve sekinet içinde hayırlı tesirler bırakıyor, güzelliklere vesile oluyor.

Ancaaak,
Sözün çıkış noktasında,
menfaat umma,
isteğini elde edemediği için bel altı vurma,
hasetliğini açığa çıkarma,
kötülüğüne ortak edememe,
rakip görüp kıskançlıkla değersizleştirme,
menfaatleri doğrultusunda kulanamamanın oluşturduğu kin,
kötülüklerine kol kanat gerdirtememenin oluşturduğu öfke var ise,
sonuç;
etrafa kötü bir koku yayılıyor,
fitne, dedikodu, gıybet tozduman,
kalpler mutsuz, güvensiz,
çin entrikalarının, bizans oyunlarının bini bir para,
birlik beraberlik paramparça,
itibar, izzet, şeref yerlerde,
E tabi söylenenler de tesir etmiyor.

Gırtlağına kadar günaha battığına mı yanarsın,
İzzetinin, şerefinin iki paralık olduğuna mı yanarsın,
Nefsinin ve şeytanın oyuncağı olup Allah'ın emir ve yasaklarını ihlal ederek "O"'nu hoşnutsuz ettiğine mi yanarsın,
Yazdığın senaryoların tutmadığına mı yanarsın,
İtibar suikastçılığı yaparken kendi ayağına sıktığına mı yanarsın,
Âhirette vereceğin hesaba mı yanarsın
...
Artık orasını bilemem!

Huzurla, saadetle yaşamak varken,
bu kadar olumsuzluğu,
yaşamayı bırakın,
düşünmek bile kahredici bir eziyet...

Bir de söz taşıyanlar, ânında yetiştirenler var ki;
Ne kadar husumet, fitne, şeytanın oyuncağı olma, ayrılık, kin, nefret, parçalanmışlık var ise,
Hep laf taşıyan, koğuculuk edenler yüzünden...

Bunca ağır olumsuz sonuçları olan günahların cezasının dayanılmaz olacağını bilmek bir yana,
Yerlerin ve Göklerin Sahibi, bizi yoktan var eden, her türlü güzel nimetlerini ikram eden, Kâdir-i Mutlak olan Allah Azze ve Celle'ye döndürüldüğümüzde,
hangi yüzle bakarız,
ne cevap veririz,
Yüce yaratacoya karşı böyle bir ayıbın, edepsizliğin daha ötesi var mıdır ki?

O mahcubiyeti tahayyül etmek bile öylesine ızdırap verici ki...

Allahım bizi bir an bile nefsimizin eline bırakma,
Bize bu dünyada da âhirette de iyilik ver,
Bizi bağışla...