Tarihi valilik binasının zemin katına yapılmış şehir müzesini gezerken, çocukluğum gözümde canlandı. Müzede bir bölüm çocukluk oyunlarımıza ayrılmış. Şimdilerde unutulmaya yüz tutmuş geleneksel çocuk oyunlarını, şen kahkahalarla hangimiz oynamadık ki… Hangisini sayayım, ne de çoktu. “Aktaracak”, “Deve Dişi”, “Haram”, “Gırcı Gırcı”, “Elim Yağlı”, “Tarhana (Al Beni Arkana)”, “Güreş”, “Uzun Eşek”, “Sos”,  “Çizgi (Seksek)”, “Yağ Satarım”, “Menekşe”,  “Aç Kapıyı Bezirgân Başı”, “Esir Kapmaca”, “Mendil Kapmaca”, “Körebe”, “Tombi ya da Tombik”, “Yakan Top”, “Bom”, “Çelik Çomak”, “Deve Cüce”, “Birdirbir”, “Beştaş”,  “Halat Çekmece”, “Yüzük Saklamaca”, “Cüz(Üçtaş)”, “Dokuz Taş”, “Elim Sende”, “El Kızartmaca”, “İstop”, “Kaç Kabak”, “İsim Şehir”, “ Kulaktan Kulağa”, “Kutu Kutu Pense”, “Dokuz Aylık”, “Sıcak Soğuk”, “Sandalye Kapmaca”, “Topaç(Vizzik)”, “İp Atlama”, “Ortada Sıçan”, “Nesi Var”, “Yerden Yüksek”, Köşe Kapmaca”, “Kovalamaç”,  “Cıncık(Mil, Bilye, Misket)” ve tabi ki “Gazoz Oyunu”. “Aşık Oyunu”nu ise babalarımız yani 60’ların çocukları çok oynarmış. Kim bilir; oyun içeriğinin aynı, isminin farklı olduğu, benim bilmediğim ama sizlerin bildiği daha nice oyunlarımız vardır… 

Oyunlar, mahallenin-köyün belli alanları olan cami-okul bahçeleri, harman yerleri gibi ortamlarda ve kalabalık bir katılımla oynanırdı. Oyunlarımız çoktu ama oyuncağımız yoktu. Yani bugün çocuklarımızın beğenmediği, üzerinden yirmi dört saat geçmeden kırıp attığı oyuncakların neredeyse hiçbiri yoktu bizlerde. Uzaktan kumandalı arabalar, konuşan bebekler, robotlar, uçaklar, kaykaylar, scooter(bingit), paten, bisiklet… Çocukluğumuzda bunların hiçbirine sahip değildik. Hatta pelüş oyuncağımız bile yoktu. Kızların bebeklerini anneleri-nineleri birazcık bez parçası ve iki çubuk ile beş dakikada yapar ellerine verirlerdi. Dört tekerleğin takılı olduğu, oyuncağa benzer bazı nesnelere sahip olanlar şanslı çocuklardı. Tabi bir de Alamancı emmisi, dayısı olanlar varsa onlar daha da şanslıydı. Onlara; gerçek araçların birebir metalden yapılmış küçüklerini getirirlerdi. Böyle oyuncağı olan çocuklar; kasım kasım kasılarak, “aannn, aaaaannnn, aaaaaannnnn” sesleriyle sırtında tonlarca yük ile Kızıldağı çıkan kırmızı M.A.N kamyon gibi bas bas bağırarak oyunun ortasına dalarlardı. O oyuncakları görünce aklımız giderdi. Herkes bir defa olsun sürmek-oynamak ister; oyuncağın sahibi, arasının iyi olmadığı çocuğa sürdürmez, çatım çatım çatlatırdı.  

Madem oyuncağımız yok, bunca oyunu ne ile mi oynuyorduk. Taş, ağaç, çamur, ayakkabı,  karton, bir mendil, ip, mil(misket),  gazoz kapakları ve bedenimiz. Bu doğal oyun araçlarımız yanında bir de oyununa göre tekerlemeler söylerdik. En büyük ve işlevsel oyuncağımız vücudumuzdu. Sonra oyununa göre çeşit çeşit taşlar bizim baş oyuncaklarımızdı.  Ağaç dallarından yaptığımız sopalar ile yukarıda saydığımız birçok oyunu oynardık. Ayağımızdan çıkardığımız ayakkabılarımıza toprak doldurur, ayakkabımızı oyuncak kamyon gibi kullanarak taşımacılık yapardık. Ve tabi ki gazoz kapakları.  Çocukluğumuzda gazlı ya da diğer içeceklerin tamamı cam şişelerde satılırdı ve depozitoluydu. Yani gazozu içip de şişesini sokağa fırlatamazdınız. O şişeler içildikten sonra satın alınan bakkala getirilir ve depozite olarak kesilen para iade alınırdı. Bazı çocuklar harçlıkları olmasa bile şişe toplar bakkala getirir ve depozito bedeli ile leblebi tozu, horoz şekeri, gofret gibi atıştırmalık şeyler veya yine gazoz alırılardı. İçilen gazozun ferahlığı kadar gazoz şişesinin kapağı da önemliydi. O kapak daha yere düşmeden cebe iner, biriktirilirdi. Bu kapaklar özellikle kıraathanelerde, çay bahçelerinde, büfe ve bakkallarda kısaca “soğukluk” denen, soğuk meşrubat satan yerlerde çokça bulunurdu. Müşteri “Soğukluk” isterken; sarı(portakalllı), kara(kola) ya da beyaz(sade gazoz) olanından hangisini istediğini özellikle belirtirdi. 

 Benim gazoz kapaklarımın sayısı yedi yüzden fazlaydı. Bakkal çocuğu olduğum için en çok gazoz kapağını ben biriktirirdim. Sonra akşam karanlığına kadar o oyun bu oyun oynar, yine de oynamaya doymazdık. 

Kuralsız oyun olmaz. Gazoz kapağı oyununun kuralları çok basitti. Evvela kendimize toprakta iyi kayacak, sağlam, parlak yüzlü bir eneke ayarlardık. Gazoz kapağı oyununda enekemiz bir çocuğun kolaylıkla beş-on metre kadar fırlatabileceği bir taş parçası olurdu. Sonra gazoz kapakları çifter, üçer, dörder ya da beşer adet olmak üzere belirlenen alana dizilir ve oyuncular bu alandan istedikleri kadar uzağa enekelerini fırlatırlardı. İlk önce “dabayım” diyen taşını en son fırlatır ve en uzağa “uçan”(taşını en uzağa atan) elindeki enekesi ile ilk atışı yaparak “baş” denen taraftaki gazoz kapaklarını vurup çizgiden çıkarmaya çalışırdı. “Baş” olarak belirlenen gazoz kapağını vuran, yerdeki kapakların hepsini alır, vuramayan vurduğu kadar alırdı. Kimse gazoz kapaklarını vuramazsa, enekesi en sonda kaldığı için “ebe” olup kaleye gelen oyuncu yerdeki tüm gazoz kapaklarının sahibi olur, onları torbasına doldururdu. Ardından oyun yeniden başlar, böylece devam ederdi. 

 Gazoz şişesi kapaklarını biriktirdiğimiz gazozların çoğu, şehrimizde üretilip tüketilen yerel markalardı. Küresel ya da ulusal markalar günümüzdeki kadar yaygın değildi. Şimdilerde şehrimizde üretilen Yıldızdağı Gazozu’ndan otuz beş kırk sene evvel bu şehrin yerel markaları vardı. Kahvecioğlu, Cincibir,  Sivas Uzay Gazozu, Yeşildağ Gazozu, Kepenek Gazozu gibi yerel markalar tespit edebildiklerimden bazıları.  

İşte bu gazoz kapaklarından epeyce biriktirmiştim ve yol üzerinde oynuyorduk. Uzun Osman Emmi diye biri vardı ve elinde bidonlarla su taşırken yanımızdan geçti, gitti. Akşama doğru eve geldiğimde, Osman Emmi’yi kapımızda gördüm. Kısa konuşmadan sonra anladım ki; benim için 700 koyundan daha kıymetli olan 700 tane gazoz kapağıma talip. Meğer evinin çatısı aktarılacakmış ve ustalar çatıya çakacakları metal tabakaları daha sağlam çivilemek için gerekli olan metal pullardan getirmemişler. Bu işi benim gazoz kapaklarımı pul niyetine kullanarak tamamlayacaklarmış. Vermem-etmem dediysem de aldılar elimden, götürdüler çaktılar çatıya. Ben uzun bir zaman o çatıyı kendime ait saydım. Bu olaydan 25 yıl kadar sonra o çatının çöktüğünü gördüğümde bile garip duygular hissettim… 

Sonraki günlerde yerel gazoz marklarımızın bile “küreselleşmeye kurban gitmesiyle” “Mc Donald’laşma Temayülü” zuhur ettirildi ve elimize Koka Kola, Pepsi Kola’dan başkasını almaz olduk. Hatta bu türlü İçeceklere mesafeli olanlara içirmek için; adamlar önce reklam bombardımanıyla yerli kola ürettirip tükettirerek insanları kola içmeye alıştırdıktan sonra daha kaliteli olan kendi ürünlerinin satışlarını katladılar. Belki de arkamızdan “buda size kapak olsun” demişlerdir. 

Günümüz bebesine, gazoz kapağından oyun ne ifade eder tam kestiremesem de yazımı sesli olarak okuduğuma şahit olan kızım ağlamaklı oldu… Yine de çoğunun; amaaaan,  “senin dediğin gazoz ağacı o da Sivas’ta yetişmiyor” demeleri ihtimaldir. Bugünün çocuklarına; eksiklik, yoksunluk gibi görünse de bizim çocukluğumuz böyleydi ve “Çocukerkil Ailelerin” çocuklarından çooook daha mutluyduk. 

Es-selam…