Modernizm toplumun içinde bireyi keşfetti. Bireyi hayatın öznesi yaptı. Modern dönemde birey olmanın, özne olmanın, eğitim-öğretimin eğiteni, öğreteni olmanın hazzını yaşadığımız dönem kapanıyor, kapatılıyor

Post-modern akıl tutulmaları yaşanan şu günlerde özne yeniden öldürülüyor hem de toplum adına.
Öğretmene işaret parmağı gösterilmezdi post-modern dönemler öncesinde. Sallanan parmağın yaydığı frekans dalga dalga içimize işliyor. Duygularımızı incitiyor, vicdanlarımızı kilitliyor. Gözlerimiz buğulanıyor. İçimiz burkuluyor. Bulutlu havada açık sinemada korku filmi seyretmenin tedirginliğiyle toplandığımız salonlarda, yüreğimizde ŞİMŞEK'ler çakıyor, ruhumuza karlar yağıyor projeksiyon ışıklarının altında. Bir Çin Atasözü der ki ‘'Parmak Ay'ı gösterince aptallar Ay'a bakarmış.'' Bakmıyoruz o parmağın gösterdiği yere. Bakamıyoruz… Gözlerimiz sallanan parmağa kilitlenmiş öylece kala kalıyoruz konferans salonlarında.
Paltolarının altına sakladıkları mevzuat sopalarıyla vuruyorlar kafamıza şimdilerde… Yok ‘'Norm Kadro Yönetmeliğine göre burada fazla olursun. Yok Yer Değiştirme Yönetmeliğine göre evli olsan da boş sayılırsını anımsatan traji-komik tehditlere muhatap kalıyoruz.
       Bakışlarıyla dövüyor eğitim denetçimiz. O formu doldurdun mu? Bu veriyi girdin mi? Diye... Ayşe'yi neden sormuyorsunuz? Arka sırada oturan Mehmet'i neden görmüyorsunuz? Bizim asıl işimiz Ayşe ile Mehmet değil mi?

‘'Öğrenci merkezli eğitim başlamadan önce öğretme eyleminin öznesi öğretmendi. Şimdi ise asıl olan öğretme fiili değil, öğrenme fiilidir. Öğrenme fiilinin öznesi öğrenci olduğuna göre, size bu filmde artık başrol yok. Siz öğrenme eyleminin nesnesi, filminin figüranısınız. Bu yüzdendir başınıza gelenler; öğrenciden, veliden dayak yemeleriniz bu sebeptendir.'' Diyorlar.
Oysa ne de güzel başlamıştı her şey, ne umutlar yeşermişti. Yemekhane devrimlerini, liyakat ve kariyerin üstün tutulacağı söylemlerini alkışlarken yeşeren umutlarımız, kök salan çınarlara dönüşmüştü düşlerimizde…
Neden sonra düşlerimizdeki çınarlar yaprak döktü. Yaprak döktü, eşinden ve çocuklarından ayrı Sevda öğretmenin aile ağacı. Yaprak döktü, Haziran'da atanırım diye bekleyen Umut öğretmenin umut ağacı. Çocuğunun okulunu ayarlamaya çalışırken kendisinin hangi okulda, hangi semtte çalışacağını bilmeyen, ev kiralama derdine düşmüş binlerce öğretmenin ruhuna sararmış bir yaprak düştü.
1.Meşrutiyet kavgasında Fuad Paşa'nın Namık Kemal için, “Onu bir ağacın dalına asıp altında ağlamak istiyorum” dediği gibi, öğretme fiilinin öznesini de yapraklarını dökmüş bir ağacın dalında asıp, yine o ağacın altında toplu ağlama ayinleri düzenlemek istiyorlar anlaşılan. Öğretmenlik kutsal meslektir, peygamberlik mesleğidir, ah canım öğretmenim, vah canım öğretmenim ağıtları yakarlardı herhalde o ağacın altında. Malatya'da bir halk deyişi vardır.''Öl ki ölem'' diye. Yani sen öldüğünde cenazende; ''Sen ölme ben öleydim. Diye ağlarım. Ama dirine benden hayır yok.'' Anlamında kullanılır. Evet ''Öl ki ölem.'' ‘'Reis Bey Filmi''nde ‘'Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz Reis Bey.'' Şeklinde bir replik vardı. Keşke ağlayabilseler, belki anlarlardı. Ne diyordu Ahmet Kaya ‘'Gayri Gider Oldum'' isimli şarkısında.
Gayrı gider oldum gardaşlar
Ve de kızkardaşlar
Gayrı haram bu can bana
Bu toprak damlar bu yollar bana
Bu sevdalar bu ağaçlar haram bana
………………………………………
diye devam eden, devamını yazmaya içimin elvermediği çoğunuzun bildiği bir şarkı sanki durumumuza uyan...

Sokrat, baldıran zehiri içirilmek suretiyle idam cezasına çarptırıldığında. İdama giderken; ‘'Artık ayrılmanın zamanı geldi, yola çıkma zamanı. Ben ölmeye gidiyorum. Siz yaşamaya. Sizin istediğiniz gibi konuşup yaşamaktansa, kendi istediğim gibi konuşup ölmeyi tercih ederim. Hangisinin daha iyi olduğunu Tanrıdan başkası bilemez.'' Demişti.
Hangisinin daha iyi olduğunu zamanla göreceğiz. Ama şimdi; özne yorgun, bitkin, küskün bir biçimde öldü. Evet, özne öldü. Yeni öznelerinizle, akıllı tahtalarınızla size mutluluklar…

Celal DEMİRCİ