İlkokul öğrencisiydim, küçüğüm yani.  Bozkırın ortasında “birleştirilmiş sınıflı” bir köy okulu. O zamanlar devlet fakir. Öğretmen bulmak kolay değil.  Bırak öğretmeni, okulu olmayan köyler, mezralar var. Tek bir öğretmeni olan köyler şanslı görüyor kendini. Biz daha da şanslıydık. Köyümüzde iki öğretmen vardı. Yıl, bin dokuz yüz seksenler… Devletin “baba” değil; “babanın beki-zıkkımın peki” modunda olduğu günler. Köyde bir meyyit var ama kimdi net olarak hatırımda değil. Allahüağlem,“Kelleğal” derler, onların ve de köyün büyüklerinden “Gaya Emmi” olsa gerek... Mevtayı kabristana götürüyorlarken biz de okul bahçesinden bakıyoruz. Bir yandan da kartopu oynuyoruz. Hem de ne oyun. Kar yağardı ki diz boyunu aşar. Bu sırada öteki arkadaşlarım sınıfa girmiş. Tabi o zaman zil de yok. Derse gireriz, belli bir zaman sonra öğretmenimiz “hadi çocuklar teneffüse çıkın” der. Şöyle bir yarım saat kadar doyasıya oynarız. Sonra öğretmenimiz, nöbetçi öğrenciye bizi tekrar sınıfa çağırtır. “İçeriii, içeriii” diye yırtılır nöbetçi öğrenci. Koşar geliriz okula. Lâkin ben o gün koşup gelmemişim, cenaze kalabalığına baktığımdan mı, kartopu oynadığımdan mı bilmem, okula en son girenlerden biriydim. Kapıda cenderme inzibat çavuşu suratlı o zamanki muhayyileme göre İzbandut gibi biri. Bizim öğretmenimiz değil. 1. 2. ve 3’lerin, birleştirilmiş sınıfının öğretmeniydi galiba. Bana, yekten;  

      -“Ellerini göster,” dedi. Ben de “tırnak kontrolü ve bit kontrolünde” olduğu gibi, hazır ol vaziyette durdum, tırnaklarım görünecek şekilde ellerimi uzattım.  

              -“Avucunu aç,” dedi bu defa. Açtım, ellerim kartopu oynadığım için ıslaktı ve soğuktan kızarmıştı. O ana kadar, ellerini arkasında saklayan öğretmenimiz, avucumu açmamla kömür küreğiyle veya kömür küreğinin sapıyla ellerime öyle bir vurdu ki ben çığlık çığlıya kaçmaya yeltendim. Bu defa da başımın arkasına vurdu. Elinden kaçtım, firi fizah ederek eve dar düştüm. Halimi gören babam eline kalınca bir sopa geçirdi, koştu okula… Sonrasını pek hatırlamıyorum ama oracıkta ölebilirdim. Aynı öğretmenimiz, bir defasında da akşamları “haram oynadığımız”, yeterince çalışmadığımız ya da köyden birilerinin şikâyetiyle kısaca ailelerimizin “özel isteğiyle”, çoraplarımızı çıkartarak ayaklarımızı sıra arasına sıkıştırmış, falakayı da tattırmıştı. Gerçi ben, o günün şartlarında okulun birincisi olarak bilinirdim ama eskiden cezalar toplu verilirdi.   

Gözlerim de yaş ile pansiyonda kalıyordum, ortaokula başlamıştım seksen sekizde. “Gauss Metodu’nu kullanarak bir soruyu çözemediğim için, orta birde (6.sınıf) karateci matematik öğretmenimden, gözümün ateşini saçan, sayısını tam hatırlamadığım, sille yemekten kurtulamamıştım. Zaten matematik benim için o gün bitmişti. Diğer derslerim iyi diye, matematik sözlüme yüz verirdi hocalarım. Çift dikiş yapmadık yani. Bitirdik ortaokulu, liseyi, üniversiteyi, yüksek lisansı… En son fiili şiddete lisede uğradım. Bir arkadaşıma uyup bayrak töreninden kaçmıştım. Bizi yakalayan idarecimiz hortumla bir güzel “ıslatmıştı” diyelim kısaca…  

           Bunlar, benim eğitim hayatımda yaşadığım bazı fiili şiddet olayları. Fiili olmayan şiddete ise üniversite günlerimizde uğradık. 28 Şubat günlerinde İhl mezunu olarak üniversite öğrencisi olmak da çok zordu. Sınav kâğıdımıza “Cevaplar” diye başlamaz “Yanıtlar” yazardık. Çünkü “Yanıtlar” yazanların 10 puan fazla aldığını duymuş, sınav kâğıdımızın okunmadan üzerine 45-50 yazıldığını görmüş, itiraz ettiğimizde işimizin daha da zorlaştığına şahit olmuştuk. Başörtülü arkadaşlarımız okuldan atılmıştı. Hocaların odasına girerken gümüş yüzüğümüzü çıkarıp cebimize saklardık…  

           2021 yılının özellikle son ayında “öğretmen şiddeti” başlıklı haberler beni geçmişe götürdü ve yukarıdaki hadiseleri anımsattı. Bir çocuğun şiddet görmesi hiç hoş değil. Geçmişle kıyaslandığında okullarımızda öğretmen kaynaklı şiddetin bitme aşamasında olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tv’lere yansıyanlar bizi yanıltmasın. Milyonlarca öğrenci ve bir milyondan fazla öğretmen olduğunu düşünürsek, toplumun diğer kesimlerine oranla eğitim sektöründeki şiddet olaylarının çok daha düşük olduğu söylenebilir. Gönül isterdi ki hiç olmasın. Maalesef bazı münferit olaylar, birilerinin de köpürtmesiyle, yaşanmaya devam ediyor. Medya mensupları, eski bir yazımda da yazdığım gibi, öğretmen şiddeti temalı haberleri, “insanın köpeği ısırması kabilinden” mütalaa ederek servis ediyorlar. Örneğin; tüm yanlışlığıyla birlikte, öğrenciye atılan bir tokat, bir ay kamuoyunun önüne getiriliyor, kamuoyu baskısıyla öğretmen görevden aldırılıyorken, görevi başında bir öğrencisi tarafından vurulup öldürülen, bıçaklanan bir öğretmen gazetelerin üçüncü sayfasında bir kez yer alıyor. Ağzı burnu kırılan idareciye bunu yapan görevden alınmıyor, hapse atılmıyor ya da maddi tazminata mahkûm edilmiyor. Yediği dayak ile kalıyor. Kendisi de karşılık verse, başına gelecek olanlar malum. Bacak kadar öğrenciniz size sinkaflı küfür ediyor, okulun wc’lerine hakkınızda küfürler yazıyor. O ara kendinizi kaybedip bir tokat atsanız, haydi geçmiş olsun. Kamuoyu önünde “şamaroğlanı” eğitimcidir. Örnekleri çoğaltabiliriz lâkin gereği yok. Neden böyle diye çok düşündüm. Siz cevabı biliyor musunuz? Mevzu eğitimciler olunca, medya başta olmak üzere insanımız neden bu kadar gaddar? Bunun esbabı mucibi, geçmiş yıllardaki katı disiplin anlayışıyla, o zamanın nesillerinin fena hırpalanması da olabilir mi? Belki de bu yüzden bugünün büyükleri, geçmiş günlerin intikamını alıyorlardır. Nasıl olsa ciddi bir müeyyidesi de yok.   

Memurun önünde duran ya da arkasını alan mı var. Bu eğitimci ya da doktor, bu yumruğu benim yüzümden, buradaki kamu görevi nedeniyle yedi, bu yumruk ona değil; devlete atılmıştır diyen mi var… Herifin devlete üç kuruş menfaati olmamış, fırsat buldukça eleştirmiş, günahını bile kimseye verecek tip yok ama ağzı açılmaya görsün “senin maaşını ben veriyorum” diyerek höykürüyor. Şu öğretmenleri assalar, iki de memnun olacak. Hülasası,  orta yolu bulamadık bir türlü. Yukarıda anlattığım şiddet örneklerine maruz iken de bazı uzak doğu ülkelerinde uyumsuz öğrencileri askeri kamplara alıp bir güzel terbiye ederken de(!).  Bugün evimizde çocuğumuza her türlü şiddeti uygulayıp iş okula gelince, prenses muamelesi yapılmasını isterken de…  

Es-selam 

Ömer Emir DOĞAN / Eğitimci - Yazar