Diyarbakır ili Kulp ilçesi Uzunova Köyü öğretmenliği anılarımı yazacağımı söylemiştim.

O muhteşem zamanlara geçmeden önce bana göre öğretmenliğin olmazsa olmazlarından bahsetmek istiyorum .

Öğretmen çocuğun beynine girebilmek için yüreğine dokunmak zorunda olandır.

Çocuğun kalbine girmeden beynine hükmedemezsin.

Lise yıllarımda Matematikten nefret eden bir öğrenci olarak 10. Sınıfta tanıştığım matematik öğretmenim Şükrü Saraçoğlu'nu hiç unutamıyorum. Hocamı kadar çok sevdim ki matematik en çok beklediğim ders haline gelmişti. Allah rahmet eylesin , Şükrü Hoca'nın yaptığı çocuğa kendisini değerli hissettirmek ve göz teması kurmaktı.

Matematikten soğutan Zehra Ögretmenim ile Fizikten soğutan Galip Hocam, onlar da yaşıyorsa selam olsun ancak onları hiç iyi anamıyorum.Onlar ise arkadaşlarının yanında ögrenciyi itham ederek kara tahta ve kara kaplı not defteri sendromu oluşturan talihsiz ögretmenler arasında yerlerini aldılar.

Eğitim Fakültesindeki bir profesör, sosyoloji sınıfındaki öğrencilerini İstanbul Şişli kenar mahallelerine göndermiş ve o bölgede yaşayan 200 erkek çocuğunun durumlarını araştırmalarını ve her bir çocuğun geleceği hakkında bir değerlendirme yapmalarını istemişti.

Öğrencilerin hemen hepsi bu çocukların gelecekte hiçbir şanslarının olmadığını öne sürmüştü.

Bundan tam yirmi beş yıl sonra bir başka sosyoloji profesörü tesadüfen bu çalışmayı buldu ve öğrencilerinden bu projeyi sürdürmelerini ve aynı çocuklara ne olduğunu araştırmalarını istedi.

Öğrenciler, o bölgeden taşınan ya da ölen 20 çocuk dışındaki 180 çocuktan 176'sının olağanüstü bir başarı gösterip, avukat, doktor,öğretmen,beyaz yakalı  ya da işadamı olduklarını ortaya çıkardılar.

Profesör çok etkilenmişti ve bu konuyu izlemeye karar verdi. Birer yetişkin olan o çocukların hepsi o bölgede yasadıkları için her biriyle buluşma sansı oldu.

"O koşullarda nasıl bu kadar başarılı oldunuz?" sorusuna verdikleri cevap hep aynıydı:

"Mahalle okulumuz Mahmut Sevket Paşa İlkokulu'nda bir öğretmenimiz vardı.
Hülya Öğretmen.

Onun sayesinde."

Profesör, bu öğretmeni çok merak etmişti.

Hala hayatta olduğunu öğrendiği yaşlı öğretmenin izini bulması zor olmadı.

Kendisini ziyaret etmek için evine kadar gitti.

Karşısında yılların yüzüne eklediği kırışıklıklara rağmen hala dinç duran tebessümü yüzünü aydınlatan bir yaşlı kadın buldu.

Merakla yaşlı kadına bu çocukları kenar mahallelerden kurtarıp, başarılı birer yetişkin olmalarını sağlamak için kullandığı sihirli formülün ne olduğunu sordu.

Yaşlı öğretmenin gözleri parladı ve dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi:

"Çok basit" dedi,

"Ben o çocukları çok sevdim.

Okyanus sahillerine giden
bir yazar,  sabaha karşı kumsalda dans eder
gibi hareketler yapan birini gördü.

Biraz yaklaşınca , bu kişinin dans etmediğini  sahile vuran denizyıldızlarını, okyanusa atan genç bir adam olduğunu farketti.

Genç adama;

- Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?

Genç adam yanıtlar;
- Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek.
Onları suya atmazsam ölecekler.

Yazar sorar;
- Kilometrelerce sahil , binlerce denizyıldızı var.
Ne fark eder ki?

Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı
daha alır, okyanusa fırlatır. Egilir bir daha bir daha..

Tebessüm ederek ;

- Onlar için çok fark etti ama... dedi.

Çok yaşa Hülya Öğretmen..

Çok yaşasın öğrencilerine birer 'Deniz Yıldızı' gibi davranıp onları gökyüzündeki yıldızlarla buluşturanlara..

Öğretmenliğe öğretmeye dair yazmaya devam.

Ali, Filiz, Neriman, Hasan, Gülten, Cengiz, Ersoy, İbrahim, Gülay , Cemil, Ziya, Selda Ögretmenlere selâm.

Erhan Ziya SANCAR
Eğitimci Yazar