Yazımızın ilk bölümünde iltimas algısının toplumu esir aldığını, bu algıyla hareket eden özellikle genç kesimin memlekette hiçbir hayırlı iş yapılmıyor düşüncesine itildiğini ifade etmeye çalıştık. “Torpil, iltimas, nepotizm ne kadar kötü ise, insanların bu algıya teslim edilmeleri de o kadar kötüdür.  Ben ne yaparsam yapayım, hak ettiğimi alamayacağım düşüncesinin başat olduğu, adalete duyulan güvenin kaybedildiği bir toplumda, insanları çalışmaya, başarmaya ikna etmek zorlaşacaktır. Çalışmayan, üretmeyen bir toplumda dedikodu üretilir ve sonuçta toplumsal görünüm kargaşaya dönüşür. Belki de birilerinin isteği zaten budur ve buradan siyasi rant devşirmek istiyor olabilirler. Herkesin hesabı kendisine lakin önlem almak icabeder. Elbette bu önlemlerin başında adaletle iş yapmak gelir.  

Malumunuz yakın zamanda LGS sonuçlarına göre yerleştirmeler yapıldı. Bizim de çocuklarımız yerleşti. Oğlum istediği okula yerleşemedi ve arkadaşı yerleşti. Arkadaşlarından birinin babası, kayıt alanı dışındaki bir okula ya da puanı yetmeyen bir okula kaydını yaptırabileceğini söylemiş. Oğlum geldi ve kaydını istediği okula yaptırmam için ısrarcı oldu. Böyle bir şeyin olamayacağına kendi oğlumu bile ikna edemedim. Yani;  Angara’da dayın mı var türküsü’nü söyleyen çok. Çünkü medyaya düşen çok sayıda örnek var. Bu kötü örnekler haberleştirildiği için de genel bir kanıya dönüşüyor. Nepotistik liyâkat anlayışıyla, karısını lâyık görerek sekreteri olarak atayan tek bir rektör haberi tüm rektörleri zan altında bırakabiliyor. KPSS sınavından 99 puan aldığı ve mülakatta 40 puan verildiği için atanmadığı iddia edilen bir kişinin öyküsü, şehir efsanesine dönüşmüş durumda. Mülakatın kaldırıldığı durumlarda bile bu olaylar her saniye yaşanıyor gibi dillerde dolaşmaya devam ediyor.  

Konuyla ilgili bir önceki yazımızda “liyâkatten bahsedenlerin samimiyeti nasıl test edilebilir” demiştik. Liyâkat tartışmalarının en yoğun yaşandığı alanların başında eğitim camiası geliyor. Fakat bu tartışmalar 2005 yılı öncesi çok azdı. O günlerde yönetici seçimi için önce yazılı sınav yapıldı. Bu sınava rağmen ve öncesinde sınav dahi yapılmazken, pek liyakatten bahsedilmemesine karşın, bugünlerde konuşmaya her başlayanın liyakatten bahsetmesini samimi mi görelim? Ya da alan kaybedenlerin, kendilerini layık görenlerin yaygarası olarak mı değerlendirelim. Veya “nalına da mıhına da vuralım hepsi ve daha fazlası mı diyelim...  

 Ortaya elle tutulur bir şeyler koymadan sürekli liyakatten bahsediyorsak, o makama kendimizi layık görüyoruzdur diye düşünüyorum. Hep söylüyoruz liyakat soyut bir kavramdır bunun yerine nesnel kriterler getirilmelidir.  Örneğin bir okul yöneticiliği için ne gibi nesnel kriterler istenmelidir, sorusuna verilebilecek cevaplar için de yine eğitimcilerden müteşekkil komisyonlar oluşturulur, eğitim stk’larından görüşler alınır ve orta yol bulunur. Son dönem Milli Eğitim Bakanlarımızın da sıkça ifade ettiği yüksek lisans ve doktora yapan muallimlere artı puan verilebilir. Belli bir yıl, örneğin 10 yıl öğretmenlik yapmış olanlardan istekli olanlar sınava alınabilir. Şube müdürlüğü ve daha üst görevler için en az 5 yıl idarecilik yapmış olmak şartı konabilir v.s. Burada da tarafların görüş birliğine varmaları yahut asgari müştereklerde anlaşmaları gerekir. Uzman öğretmenlik-başöğretmenlik başvurularında sınav şartı istemeyen eğitimcilerimiz, idareci atamalarında da sınava karşı mı değil mi, bunların iyi hesap edilmesi gerekir. Fakat bu kriterlerde de aşırıya kaçmamak gerekir. Okuldaki bir sporcunun başarısı nedeniyle idareye puanlar verilmesi de anlamlı değildir. Sonuçta o sporcuyu müdür çalıştırmadı. Müdür,  o kursları açmışsa bu yeterlidir. Üst amirlerin küçük takdir puanları da olabilir. Tecrübe de yılına göre puanla değerlendirilir. Fakat bu iş geçmişteki uygulamalarda olduğu gibi idareciye, öğretmen-veli-öğrencinin puana vermesine kadar götürülmemelidir. Bir kurumdaki çalışanların rızasını almak her zaman kolay değildir çünkü. Bir idareci görevini yapmasından hoşnut olmadığı personellerini uyarmışsa onlardan nasıl rıza alabilir. Uyarmamışsa da hakkıyla idarecilik yapamıyor demektir.  

Geçenlerde Gazeteci Faruk Aksoy, ekrandan haykırıyordu. Bu memlekette hiç mi bir ekâbirin çocuğu işçi olmaz, öğretmen olmaz, polis olmaz, postacı olmaz, amele olmaz. Hepsi mi üstün zekâlı, üstün yetenekli ki hep üst görevdeler, anlamında şeyler diyordu. Evet, maalesef bu durum, bekli de insanlığın tarihi kadar eski ve neredeyse hep böyle. Hatta bu ekâbirlerin çocukları "şehit" bile olmaz. Fakat işin garibi şu ki; bir etkili-yetkili bu işleri yapmasa, hak etmeyen bir hemşerisine yardımcı olmasa bu defada toplum, “yahu ondan bir şey olmaz. Yeğenini bile işe almadı” diyebiliyor. Hani demiştik ya; sa-mi-mi-yet… Samimi değilsek; maazALLAH kifayetsiz muhteris durumuna düşeriz. 

Uzun yazılar okunmadığı için birkaç değerlendirme ile bitirelim. Bu tartışmalar hep olacaktır. Çünkü liyâkatin içinde bir tercih bulunmaktadır. Dolayısıyla; tercih edilmeyenler bu tartışmayı mütemadiyen devam ettireceklerdir. Adama göre iş yerine, işe göre adam tercih edilse ve tercih sebebi belli kriterlere bağlansa, tartışmaya daha az meydan verilir diye düşünüyorum. Aksi halde “beşik uleması, akademisyen beşik ülemasına” dönüşür ve biz sürekli tartışmaya-didişmeye devam ederiz.   

Ey ahali (d)uyuyor musunuz? Adalet tüm işlerin başıdır, kimse adil olmadan layık olamaz.   

Es-selam.