Bir Evet’te, Bir Hayır’da Uzlaşalım Bildiğiniz üzere MEB, 15 Temmuz sonrası gerçekleştirdiği ilk atama dönemlerinde mülakat puanı ile atama yöntemini kullanıyor. Böylece, anlaşılan şudur ki, kısmen de olsa, KPSS-Alan Sınavları etkisizleştirilmiş ve kızağa çekilmiş olunuyor. Eee, tabii olarak, binlerce liralık masrafları olan yazılı sınavların yerine mülakatların borusu ötüyor. Yani, anlayacağınız MÜLAKATLAR MEB’de krallığını ilan etmiş durumda.

Ayrıca, yine 15 Temmuz sonrası, Hüseyin ÇELİK döneminde başlatılmış ve ondan sonra gelen bazı bakanlarca da cazip görülerek devam ettirilmiş, sonradan olumsuz ve uygun olmadığına ilişkin geri dönüşler alınınca da bir KHK ile sona erdirilmesi kararına varılmış sözleşmeli statüde öğretmen istihdamı da buzdolabından çıkarılarak, yeniden ilk atama dönemi raflarındaki yerini almıştır. Bu bağlamda, 2016 yılının Ekim ayı içinde de, 20 bine yakın bir sözleşmeli öğretmen istihdamı yapıldı.

Tepeden inmeci mülakat yöntemi ve buzdolabında iken ansızın dayatılan sözleşmeli statüde istihdam, aslına bakılırsa, eğitim sendikalarını da şaşırttı ve hazırlıksız yakaladı. 15 Temmuz sonrası oluşan genel hava içinde olsa gerek, yapılan bu istihdama karşı yeterince tepki koyulamadı. Ama sözlü olarak yani şifahen, sendikaların bu iki uygulamadan rahatsızlık duyduğu kamuoyu ile paylaşıldı. Rahatsızlığın nedeni belli aslında. Daha önceki zamanlarda, MEB’de belirli zamanlarda ve alanlarda kullanılmış olan bu iki uygulama ile ilgili haksızlığa ve hukuksuzluğa yol açan ve yaşayarak hissettiklerimiz, görerek tanık olduklarımız şeklinde tezahür eden deneyimler yani...

Bilinmelidir ki, hem mülakat hem de sözleşmeli istihdam tipi uygulaması, MEB’de tutmamasına, güvenilir-emniyetli bulunmamasına, durum ve koşullar dikkate alındığında geçerliliği düşük olmasına, kendisine memnuniyet verici kabul ve karşılık bulamamasına ve görememesine rağmen herkesin adeta elini kolunu bağlayan, ‘yanlış anlaşırım’ endişeleriyle söz söylemeye bile cesaret edemediği, 15 Temmuz sonrası ortaya atılmış olan devlet ve milli güvenlik gibi gerekçeler ile yeniden faal duruma getirilmiştir. Ayrıca, iş güvencesi konusunda da bu nedenlerle memurlar aleyhinde bir evrilmenin baş göstermesi ya da sözleşmeli istihdam ile buna sinyal verilerek göz kırpılması, Türkiye’deki halihazır genel havanın solunmasıyla meydana gelen bir başka hadisedir. Bu uygulamaların, MEB’in bünyesince, daha önce deneyimlendikten sonra görüldüğü üzere, yine kaldırılamayacağı, kesinlikle uzun soluklu olamayacağı kanaatindeyim.

Halbuki, geleceği planlıyorsak, günün koşulları ile değil, geleceğin koşullarını düşünerek ve öngörerek bir planlama içine girmeliyiz. İnanınız, bugün geçtiğinde, yarın geldiğinde, MEB olarak mülakat ve sözleşmeli istihdamların açtığı yaraları kapatmak için zaman ve enerji harcayacağız. Yani, bugün yapılanlar, yarınlarda bizi meşgul ediyor olacak. Ve yarınlarda önümüze konulan bugünün faturalarını, zamanımızı ve enerjimizi harcayarak ödemek zorunda bırakılmış olacağız.

Türkiye’de bu hal, ne yazık ki, yıllardır olağanlaştı ve sıradanlaştı. Bu olağanlaşma da, ister istemez kısır döngüyü beraberinde getiriyor. Kaygısızlığı da tabi. En önemlisi ise kaygısızlığın bürokrasiye nasıl hakim olduğunu gözleri önüne serebiliyor. Nasıl olsa çark dönüyor, anlayışı, o çarkın düzgün ve doğru dönmesi için ne yapılabilir sorusunu hiç sordurmuyor. Böylelikle, böyle gelmiş böyle gider, hükmü geçerli oluyor. Bu hüküm, tüm mevzuata fiiliyatta, inanınız, sirayet ediyor. Bürokratik eylemlere bakınca, nasıl ete kemiğe büründüğünü görebiliyor, anlayabiliyor, hatta hissedebiliyorsunuz.

Evet, konumuzdan epey uzaklaştık sanırım. Nerede kalmıştık? MEB’deki ilk atama dönemlerinde, KPSS’den-Alan Sınavlarına ve mülakattan -sözleşmeli istihdama uzanan yolda... Geçen günkü yazımda da bahsettiğim üzere Bakanımız Sayın Mehmet ŞİMŞEK’in, öğretmeni eğiten-test eden-atayan çok şeritli bu yolların öğretmenleri yeterli düzeyde eğitemediğini ima eden ‘yeniden eğitilmeli’ göndermesi, çok ses getirmişti. Aslında, öğretmenleri eğitme-test etme-seçme ve atama yollarını ve yöntemlerini, bugün nasıl gider niyetleriyle dizayn ediyoruz ve bugün için düşünüldüğünde gidiyor gibi görünüyor olabilir de, ama yarın olunca bir de bakıyoruz ki büyük bir karmaşa, sorun, haksızlık ve hukuksuzluk enkazı var karşımızda. Ondan sonra bu enkazı kaldırmakla uğraş babam uğraş, didin babam didin, çalış babam çalış. Bugün işletilen mülakat yolu ile sözleşmeli istihdam tipi atama da, bu döngüye ayak uyduruyor aslında. Bugün için çark dönüyor; ama yarınlara arıza ve problem mirası bırakılıyor. Sonra yarın gelince, bu problemler ve arızalar onarılıyor, sistem çalışıyor gibi görülüyor ve gelen de gideni aratmayarak o çark döngüsüne onarım ve rötuşlama haricinde gerçek anlamda hiç dokunmadan döndürmeye devam ediyor. Yani bir nevi günü kurtarma gibi... Böylece, suya sabun dokunmadan, yalnızca belli unvanlarla dönerli koltukları doldurarak bu çarkı öyle ya da böyle döndürmeye çalışan bir bürokrasi üretilmiş olunuyor. Aslında, herkesin şikayetçi olduğu hantal ve kaygısız bu bürokratik düzen, ‘öyle ya da böyle dönsün yeter’ anlayışıyla döndürülen çarkın doğal bir sonucu olarak tepemize biniyor. Bu durumda, ifade etmeliyim ki, eğitim öğretim sisteminin, tepeden inmeci yaklaşımların dizayn ettiği bu düzenin içinde ne kadar çağı yakalayabileceği ise su götürür tabi. Onun için sendikalarımız, gerçek örgütlülük ile hiçbir mevzuyu bu tepeden inmeci yaklaşıma teslim etmeme mücadelesi vermelidir. Yarınlarda MEB’in başında sorun olacak olan mülakat yöntemine ve sözleşmeli istihdam tipine gerçek örgütlülükle karşı koyulmalıdır. Yoksa, mevcut bu bürokratik düzen içinde yarınları öngören, ona göre hareket edecek olan bir iradenin ortaya çıkması çok zor. Ne de olsa, suya sabuna dokunmadan el yıkamak daha kolaydır ve zaman almaz. Öyle değil mi?

Hem kabak tadı veren, hem temcit pilavı gibi önümüze konmuş olan hem de mülakatı önceleyen atama yönteminin ve sözleşmeli istihdam tipinin beninmsenmeye çalışılması ile daha önce deneyimlenerek MEB’de olmadığı ve tutmadığı görüldüğü ve daha önce deneyimlenmesine rağmen hala olumsuz sonuçlarının öngörülemediği anlaşılan bir yola yeniden girildiğini anlıyoruz. İşte bu yolu, güçlü sendikal örgütlülük kapatmalıdır. Yoksa, sendikalar, sonunda yine kazanın kurbanlarının mağduriyetleri ile uğraşmak zorunda kalarak, mücadele enerjilerini ve zamanlarını bu yönde sarf edeceklerdir. Görüldüğü üzere bu iki uygulamanın sonunda hem bürokratik hem sendikal boyutta kocaman bir enerji ve zaman sarfiyatı söz konusudur. Bence, bu sarfiyatta bir israf var, bir çarçur var... Öngörüsüzlüğün neden olduğu elbette...

Sonuç olarak, öğretmen adayları adına, alttan gelen ve yarınlarda haklı çıkacak olan dip dalga adına, MEB’in 15 Temmuz ikliminde esen salt mülakat puanı yollu sözleşmeli öğretmen atamalarını durdurmasını talep ediyoruz. Çünkü yanlış ve haksız olarak değerlendiriyoruz. Bu yöntemin, geleceği olmadığını öngörüyoruz. Ve MEB’in başına yeniden çorap örülmesini, kabağın MEB’in başında patlamasını istemiyoruz. Bundan dolayı diyoruz ki;

Türkiye’de ne zaman bürokratik koltuklar liyakat kriterleri esas alınarak doldurulur, işte o zaman MÜLAKATA ‘EVET’ ...

Kadrolu öğretmenlere kıyasla birçok hakkın yok sayıldığı ya da sürüncemede bırakıldığı, öğretmenin camiada ikinci sınıf muamelesi görmesine yol açan, bu nedenle ayrımcılığı körüklediği için öğretmenin kurum ile kuvvetli aidiyet bağı kuramamasına neden olan, hatta ve hatta iş güvencesini aleni bir biçimde tehdit eden ve MEB’de asla tutmayacak olan, sonuçları itibariyle birçok riske gebe SÖZLEŞMELİ İSTİHDAM TİPİNE ‘HAYIR’...

Gelin, öğretmen adayları adına, Bir Evet, Bir Hayır’da uzlaşalım.

Saygı ve sevgi ile...

Yusuf SEVİNGEN
KamuAjans.com - Özel Haber