Cumhuriyetimizin 98. yılına 1 gün kala 28 Ekim günü Cumhurbaşkanı ve beraberindeki bir
grup Ankara’da Millet Bahçesi’ni açtı.
Açılış seremonisinde ise şunlar yaşandı:
Cumhurbaşkanı, konuşmasını tamamladı, eline makası aldı. Bir grup insanı yanına davet
etti. Onlara da makas verildi. Ayrıca bir grup çocuk da büyüklerin önünde hizalandı.
Herkes kurdeleye paralel hizalanmış pozisyonda iken Cumhurbaşkanı’nın komutunu
beklediği bir anda, bir çocuk elindeki makas ile kurdeleyi keserek herkesten önce
davrandı. Çocuğun bu sivrilmiş hali büyüklerimizce pek memnuniyetle karşılanmadı. Ve
başladı çocuğun makas oyununu sözüm ona düzeltme yarışı. Halbuki o oyuna oyunla
karşılık verecek bir ince hareket olmuş olaydı, pek de güzel olurdu. Oysa büyüklerin
ağızlarından dökülen ve bizlerin kulaklarının işittiği şu sözlerdi:
‘‘Eyvahhhh!’’
‘‘Lütfen kesmeyin!’’
‘‘Makası alalım, kaza çıkmasın.’’
Çocuğa müdahale edildikçe çocuk habire sivriliyor ve büyükleri etrafında pervane
ediyordu. Büyükler dört dönüyordu telaştan. Resmen makası ile büyüklere oyun oynuyordu
küçük afacan. TV’lerde herkesin gözü önünde kurdele kesildi diye tutuşan büyükleri önüne
katmış sürüklüyordu adeta.
Bir ara TBMM Başkanı, çocuk tekiden kesmesin diye kurdeleyi havaya kaldırıyordu. Ah, ah
ne çekiyoruz çocuklarımıza eşlik etmeyip müdahaleyi tercih eden büyüklerimizden.
Allah’tan çocuğa yönelik dış güçlerin oyunu diye bir karalama kampanyası başlatılmamış.
Bu bakımdan büyüklerimizi takdir ediyorum. Lakin çocuklara bu denli müdahaleciliğin,
çocukları zapturapt altına almanın da incelikten uzak olduğu kanaatindeyim. Yukarıda da
ifade ettiğim üzere keşke orada çocukla çocuk olabilecek ya da onun makas oyununa eşlik
edebilecek bir ince harekette bulunan bir büyüğümüz olsaydı, ne güzel ve özel olurdu... O
an ayrıcalıklı hissederdim ülkemi. Ama ne yazık ki ülkemizde müdahaleciliğin, zapturapt
altına almanın, hizaya çekmenin, büyük sözünü komut bilerek hareket etmenin,
etrafındakilere ayak uydurmanın makul olduğuna dair genel kanaatin bu nesil çocuklarının
önünde en büyük bariyer olduğunu düşünüyorum. Üzgünüm, dün ne isek bugün oyuz işte,
yarın böyle olmayalım dileğinde bulunuyorum şu an aslında.
İşte çocuklar, bu makul genel kanaatlerin sıkışmışlığında ve daralmışlığında engelene
engellene hayallerini yitiriyorlar. Okullar aslında bu makul genel kanaatin filizlendiği ve
yeşertildiği yerler... Düşünün ki çocuklarımızı bu makul genel kanaatlerin müfredatı, eğitim
rotası, eğitim anlayışı hizaya çekiyor, onlara tedirginliği yaşatıyor. Yaptığı bir yanlış olunca
da kafasına kafasına vuruyor, korkutuyor, sindiriyor, pısmasına yol açıyor. Sonra da ondan
yaratıcılık, özgünlük vs. bekliyor.
Okullarımızın fiziksel yani mimari yüzleri de içeriksel yüzlerinden farksız bence. Fakat önce
kafalarımızı yenilemeliyiz. Sonra kafamızın içindekiler, hayata geçmeli. Soyuttan somuta...
Cumhuriyetimizin 98. yılında çocukları anlamayan, onlara ayak uyduramayan her anlayış
tükenmeye mahkumdur.

Cumhuriyetimiz, sivrilen çocukların önünü açsın...
O zaman muasır medeniyetler seviyesini görürüz.
Yoksa dün ile bugünün, bugünle yarının bir farkı olmaz.
Ne demiş İslam Peygamberi:
‘‘Bugününüz dünden farksızsa zarardasınız.’’

Saygılarımla...