Maarif davasının eratlarının derdi "yeni nesli yetiştirmektir" ve de öyle olmalıdır. "Eğitim şart" diye bir klişe vardır ve bu "eğitme-eğme-bükme" işinin zâbiti mahalline "müdür" denilen, "geçici görevli muallimler" oturtulur. Bu muallimlerden “müdür” sıfatıyla eğitim-öğretim hizmetlerini, önceden belirlenen yönetmelik ve yönergelere göre yönetmeleri istenir. Oturulan şoför mahallinde direksiyon vardır, dokunur hatta tutarsınız. Fakat; gaz, fren, debriyajdan emin olamazsınız. İster emin olun ister emin olmayın madem talip oldunuz bu işe, bu “deveyi güdecek” bu arabayı süreceksiniz. Eee  ne var bunda, zaten talip olmuşlar, görevlerini de yapsınlar bi-zahmet, denebilir. Lakin mesele bundan ibaret değil…  

Aslında okul müdürleri de talip olunan görevin gereğini yapmaya razıdırlar. Fakat eğitim otosunun direksiyonundayken, şu güzergâh iki de bir değişmese, güzergâha gereksiz mecburiyetsizliklerle, yeni istasyonlar eklenmese. Yani, evvelen şu rutini bir yakalayıversek. Saniyen; zorlamasak hani sâbileri. Osmanlı mekteplerinde yazdığı gibi; "hiçbir kuş yüzmeye, hiçbir balık uçmaya" zorlanmasa ve müdürlerim, öğretmenlerim uzaklarda aramasa maarif derdimizin dermanını... Hem de başlangıçta hesap edilmemiş ve sürekli “yolda düzülen bir kervanın” kervanbaşı değilken.   

Hem de bu işi asaleten değil; bir anlamda vekâleten yani belli sürelerde görevlendirilerek yaparak. Örneğin dört yıllık bir süreliğine görevlendirilip, bu süre sonunda tekrar değerlendirmeye tabi tutularak. Bu değerlendirme sonunda bir puan da olsa sizden puanı yüksek olan, sizin kurumunuzun başına geçer ve siz dört ya da sekiz yıllık emeğinizi bir anda sıfırlar ve başka bir kurum bulabilirseniz orada yeniden sıfırdan başlarsınız. Bu durum, tıpkı görevini iyi yapan bir öğretmene fazladan yeni görevler verilmesinde olduğu gibidir. Madem işinde iyisin, git şu mekteple de cedelleş der gibi. Dolayısıyla, idarecilere 4 ve 8 yılda uygulanan rotasyonun ya herkese 4+4+4 olarak uygulanması ya da sadece idarecilere uygulanmasından vaz geçilmesi okul yöneticisinin motivasyonunu artıracaktır. Böylece; “biz ne müdürler gördük, hepsi geldiler ve gittiler” pişkinliğine bir nihayet olacaktır.   

Ayrıca; doktoralı ve yüksek lisanslı idarecilerin öğretmenken aldıkları ücreti idareci olduklarında alamamaları, fiilen derse girmiş olmak şartı aranması yani bir anlamda ücretlerinin düşmesi yanlışlığından dönülmesi de eğitim-öğretim süreçlerinin yönetiminde idarecinin sadece “idare eden” olmayıp, “icra eden” olmasına bir başlangıç olacaktır. Sınav kazanılıp, mülakata girilip, müdür yardımcılığı yapılarak ya da yılların tecrübeleriyle ifa edilen görevlerin yeniden yeniden  EK-2 ‘lerle değerlendirilmesi bir hakkın teslimi değildir. Okuldaki öğrencilerin sporda, sanatta, edebiyattaki ulusal ya da uluslararası başarıları öncelikle okul müdürünün değil, öğrencinin kendi başarısıdır. Bu hal devam ettikçe, okuluna başarılı öğrenci katmak isteyen müdürler farklı yollara gireceklerdir.   

 Mevcut işleyişi geliştirerek, başarıyı hep bir adım daha ileri götürerek devam ettirdikten sonra fazladan yeni görevlerin sorumluluklarını üzerlerine alanlar belki bir kat daha fazla taltif edilmelidir. Bu bağlamda; muhakkiklik yapan idarecilere, koordinatörlük yapan idarecilere, bakanlık ve il müdürlüklerinin büyük projelerinde aktif görev alanlara v.s puan-ödül verilmesi gibi hususlara EK-2 değerlendirme ölçütlerinde yer verilebilir. Sağlıklı bir eğitim yönetiminde idarecilik ikinci görev değil, birinci görevdir, tali değil anayoldur, olmalıdır.   

Belli bir olgunluğa gelemeden, belli bir süre sınıfta bulunmadan, öğretmenliği öğrenmeden öğretmen yönetmenin önü belli bir süre kapalı olmalıdır. Müdür olmak için en az 10 yıl öğretmenlik yapma şartı getirilmelidir. Daha önce, tezli yüksek lisans yapanların uzmanlığının verilmesini talep etmiştik. Ne mutlu ki bu isteğimiz “kariyer basamakları yönetmeliğinde” karşılık buldu. Şimdi sıra, ek-ders ücret ödeme şartlarında güncellemeler yapılarak, yüksek lisans ve doktora yapan eğitimcilerin ücretlerini fiilen derse girmiş olmak şartından arındırmaktır.  

Yakın zamanda bir Kovid süreci tecrübemiz oldu. Gördük ki tablet, bilgisayar, telefon, internet masrafı her babayiğidin harcı değil. Babalar, hangi bir çocuğuna tablet bilgisayar alsın. Bazı köylerimizde internet erişimi bile büyük sıkıntıydı. Velev ki bu imkânların hepsini devletimiz sağladı. Peki, çocuklarımızın göz ve vücut sağlığı nice olacak? İnternet dünyasında; evine, yurduna, diline, dinine, kültürüne düşman edilerek “mankurtlaştırılan” nesiller ne olacak…  

 Devletin, eğitime yıllardır yaptığı harcamaları ve emekleri  ZOOMlatmayalım!... Bunun yolu da sağlıklı ortam, bünyeye uygun model- yöntem, sağlıklı beden ve ruha sahip öğrenci ve öğretmen olduğu kadar bu şartlara haiz eğitim yöneticileri yetiştirmekten, bu yöneticilerin önünü almaktan ya da arkasında durmaktan geçer.  

Hülasa,  "tebdili mekân eden, etmeyen, edemeyen veya etmek istemeyen ama bugünlerde yeniden görevlendirilen/atanan tüm EĞİTİM YÖNETİCİLERİMİZİ tebrik eder, ALLAH (C.C)'den hayırlı iş ve işlemler yapmalarının nasip olmasını niyaz ederim. Biliyorum ki hepiniz hakkında, sınav puanınız, lisansüstü eğitimimiz, tecrübeniz, emeğiniz, katkılarınız bilinmeden bir "liyakat" türküsü tutturulacaktır. Bu türküyü tutturanların üç gün idarecilikleri varsa haydi bu da hakları olsun. Amma velakin biliyorsunuz; biri kritersiz, ölçütsüz, şarsız-şurtsuz kuru kuru liyakatten bahsediyorsa, o makama kendini layık görüyordur kulak asmayın... Bu vesileyle hayırlı olsun efendim.  

Es-selam.