Bundan yıllar önce... Yaklaşık 15-16 yıl önce diyebilirim. 35- 40 yaşlarında bir abi vardı köyümüzde. Bu abi sol görüşlü birisiydi. Sol görüşlü olmayı sakın ola dinsizlik vesaire gibi asla düşünmeyiniz. Dinini bilen bir insandı. Yani sol görüşlü olup da dinini bilen insanlar olmuyor değil. Gerçi artık dinini bilen insanlar arasında öyle yaşayanlar var ki bildikleriyle kalıyorlar. Bence Türkiye son yıllarda bu konuda tabuları ve yerleşik algıları yıktı.

Neyse biz daha fazla uzatmadan sadede gelelim. Köylümüz olan ama şehirde esnaflık yapan bu sol görüşlü abimiz, hoş sohbet bir kişiydi. Oturduğumuzda dinden, siyasetten ya da güncel meselelerden konuşmadan kalkmazdık. Konuşmalarının özünde ve esasında sevgi- saygı önemli bir yer tutardı. Sevginin ve saygının olmazsa olmaz değerler olduğunu, insan olmanın önemli bir parçasını oluşturduğunu, bunların olmaması halinde kin ve intikam duygularının insanı insanlıktan çıkarabileceğini hasseten çok vurgulardı. Ben de o konuşurken dinler ve ekseriyetle başımı sallardım. Malum sükut ikrardandır.

Gel zaman git zaman bu bahsettiğim köylümüz ile geçen yıl bir mekanda karşılaştık. Öyle ki yıllarca oturup muhabbet ettiğimiz bu abi ile aramıza yıllar girmişti. Hayat herkesi bir yere savurduğu için görüşememiştik. Gayet tabii bir durum... Her ikimizde de yıllar sonra fiziksel cihette değişiklikler meydana geldiği ortadaydı. Yalnız köylümüz olan bu abide fiziksel değişimler dışında ağzımı açık bırakan kişilik özelliklerinde de birtakım değişmeler olduğu kendini gösteriyordu. Gözlerime inanamayacağım hatta gözlerimi fal taşı gibi açmama neden olan boyutta değişimler bunlar... Hayatının önemli mihenk taşları olan sevgiyi ve saygıyı bu abimiz, yıllar sonra ne olmuştu da  rafa kaldırmıştı? Bunların yerini kin, intikam ve tahammülsüzlük duyguları nasıl almıştı? Örneğin konuşma sırasında trafikteyken göstermiş olduğu tahammülsüz davranışları övünerek dile getiriyordu. Sorunları çözme yolu nihai noktada hep kavgaya dayanıyordu. Hatta sohbetin bir yerinde bulunduğumuz ortamdaki bir kişinin "Eeee, sonra ne yaparsın?" sorusuna "Dalarım..." cevabını veriyordu.

16 yıl önce sevgi ve saygıdan bahseden, sevgiyi ve saygıyı evla görüp onları yeğleyen güzel dil, kavgayı ve asıp kesmeyi bir çözüm yolu olarak telakki ediyordu. Şimdi soralım. Türkiye'de, bu güzel ülkemizde, 15-16 yıl sonra bu güzelim abiyi çirkinleştiren şartlar ve etkenler nelerdi?

Ey ahali, geçen gün Ankara Çankaya'da bir müzisyeni hoşgörüsüzlük, intikam ve kin duyguları katletti. Ne yazık ki kötülüğe izin vererek ya da müsamaha göstererek iyiliğin toplumda karşılıksız kalıp yer edememesinin müsebbibiyiz. Her birimiz başsorumluyuz.

Üzülerek ifade etmeliyim ki bu saatten sonra hep kötülüklere maruz kalacağız. Ve yine çaresizce diyebilirim ki bu saatten sonra hep kötülüklerle uğraşacağız. Zira kötü ve kötülüğe prim verdikçe iyilik beş para etmeyen, değersiz bir duruma geldi. Okullarda çocuklara verilmeye çalışılan değerler eğitimi de toplumun değerler yokluğunda ve değersizlik batağında nasıl bir hal aldığını ve köylümüz olan o abi gibi ne yöne evrildiğinin göstergesidir. İnsan ya da toplum ne ederse kendine eder. Klasiktir ve sık kullanılan bir atasözüdür ama buram buram gerçeklik kokar:

"Ne ekersen onu biçersin."

16 yıldır ekilenleri biçme dönemine geçtik sanırım.

İnsanlarda infial uyandıran tüm kötülükler, kötülüğün hasat mevsiminde yaşadığımızın bir delilidir.

Değerli müzisyenimize Allah'tan rahmet dilerken acılı ailesine başsağlığı diliyorum.

Saygılarımla...

Yusuf Sevingen