Bir insan, iyiliği gördükçe ve yaşadıkça onu pekiştirir.

Bir insan, kötülüğü gördükçe ve yaşadıkça iyiliği unutur.

Kötülüğü sıradanlaştırır, normalleştirir, günlük rutini haline getirir.

Dibinde kötülük yapılsa kımıltısız ve kıpırtısız bir hal ve davranış takınır.

Orhan Veli diyor ya bir şiirinde, işte o hesap:

‘‘Ne atom bombası,
Ne Londra Konferansı;
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya!’’

Ve öyle ki kötülük ayıplanmadığı ve kınanmadığı her gün üzerine tüy diker.

Yani daha da kötüleşir, daha da, habire, mütemadiyen, namütenahi bir kötülük alanı oluşur.

İnsanlar, DAHA kötüyü görünce kötüyü arar olur, EN kötüyü görünce de DAHA kötüyü...

Ölüm görüp sıtmaya razı olma hali de diyebilirsiniz.

Kurbağa gibi haşlanma haletiruhiyesi de...

Bir müddet sonra bunların hepsini kanıksadıkları an işte o zaman önce kötüde, sonra daha kötüde, nihayetinde en kötüde kavrulurlar.

Sorarsanız hal vaziyeti, cevap verirler:

‘‘Şükür, kendi yağımızda kavruluyoruz.’’

İyi olan çoktan tasını tarağını toplayıp gitmiştir aslında.

Lakin izlerini, belirtilerini, işaretlerini bırakmıştır.

KÖTÜNÜN, DAHA KÖTÜNÜN, EN KÖTÜNÜN OLDUĞU YERDE İYİ OLAN İZLER, İŞARETLER, BELİRTİLER GARİP BAKIŞLAR ALTINDA EZİLİR.

Habire bastırılır, mütemadiyen çiğnenir, kötülükte kaybolması arzulanır.

Bir yerden sonra iyinin izleri, belirtileri, işaretleri; kötü, daha kötü ve en kötü olanın ezberlerine esir olur. Aslında kötünün bir oyunudur bu. Her tarafı kuşatma, ele geçirme, kötü dışına çıkarmama, kötüde iyilik oyunu oynatarak avutma, iyi olanı bu oyunla aldatma...

Aksi olursa ezberlerden çıktığı an başı ezilir.

O ezberlerden çıkıp iyi olanı gösterdiği an kafasına kafasına vurulur.

Alimallah eşeğin aklına aslolan ve kaybolan iyiliği düşürmemek lazımdır.

Yoksa iyilik tekemmül eder ki o zaman baş edilemez.

Sonra iyilikle baş edilemezse kötülerin sığınağı kaleler yıkılır.

İyiye yılan demişseniz bir de, iyiliğin başını ezmek ise atasözlerimizdeki gibi müstahaktır.

Böyle bir süreçte hak bilirsin haksızlığı giderek...

Hak görürsün haksızlığı giderayak...

İyiliğin sesleri de çığlıkları da  gelmez kulaklarına.

Dedik ya kendi yarattıkları türlü türlü ezberlere esir etmişlerdir seni.

Onların ezberleri senin ezberlerin olmuştur.

Onlarınkini kendinmiş gibi savunursun.

Halbuki kendinle hala yüzleşememişsin.

Halbuki hala kendi kendini aldatansın.

Onların kurduğu ve kurguladığı sistemde her telden ezberleri ağzına sokuşturmuşlar, kendi oluşturdukları değer sembollerini de bedenine giydirir durursun. Neyi ispatlamaya çalışıyorsan artık.

Yedikçe yiyorsun habire.

Karnın aç olsa da ağzın dolu ya bu ezberler ile.

Bedeninde taşıyorsun ya onların alkışladığı kıvanç sembollerini de...

Göğsünü gere gere...

Kafi değil mi?

İşte kötü olanlar böyle kazandılar.

Seni avutarak...

Hem de iyi bellediğin şeylerle...

Kötüyü senin iyilerinle yaldızlayarak kamufle ettiler.

İyiliğinde kötülükleri beslediğinin bile farkında değilsin.

Kendine habire kötülük etmektesin.

Seni seninle baş başa bırakmayarak...

Üstüne habire korku salarak...

Kötü, daha kötü, en kötü ile kuşatarak...

Sana iyiliği unutturarak...

Seni ezber zincirlerine bağlayıp köle ederek...

Hala sana kötülük ediyorlar ama gaflet uykusundasın.

Ne olursan ol kim olursan ol hep KÖTÜLERE çalışıyorsun işte.

Kim misin sen?

SEN, KÖTÜLERİN MÜRİDİ OLMUŞSUN.

Her telden çalıyorsun.

Yazık, yazık, heyhat, heyhat...

Saygılarımla...

Yusuf SEVİNGEN