Uygarlık ve medeniyet kavramları oldum olası birbirlerine karıştırılan kavramlar olup aslında tümüyle birbirlerinden bağımsız anlamlar içermektedir.

Zira medeniyet denen şey; o toplumun ruh kökleri, uygarlık ise ruh köklerine bağlı kılarak yaşadığı çağın imkânlarını elde edebilme ile ilgilidir.

Yani medeniyet; manevi dinamikleri işaret edip Medine gibi bir çöl şehrinden inşa edilen bilincin yansımasında da gördüğümüz üzere manevi bir bilinci bir inşa ederken, uygarlık ise; maddi imkânları, dünyevi kavramları işaret eder.

Toplumlar ise bu ikisini bir arada yürütebildiği zaman, diğer bir deyişle ruh köklerinden aldıkları dinamikleri yaşadıkları çağın göğsüne entegre edebildiği zaman kendileri olabilir, ayakta kalabilirler ki; İbn-i Haldun gibi bir deha, bunu “Mukaddime” adlı eserinde bundan 600 küsur yıl önce ayrıntılı bir şekilde ele almıştır.

Bizim toplum olarak düştüğümüz yer de tam burası işte.

Nasıl, hep beraber bakalım;

Sanırım yazmış veya anlatmıştım. Ama ilahi beyanın “hatırlatmak fayda verir” emrince yineleyelim;

Dikey tasavvur yani medeniyet inşasının en tehlikeli tarafı (tarihte de sıkça görüldüğü üzere) dinsel terminolojiyi kullanarak Allah’ın temsilciliğine soyunan ve onun insanlığa gönderdiği vahyi kendi tekeline alan kabile mantığıyla hareket eden sultanlıklara dönüşme riskidir ki bunu İslam tarihinde Kerbela ile noktalanan süreçte çok bariz okuyabiliyoruz.

Çünkü kutsallık atfedilen kavramlar ile putperestlik kavramı arasındaki ayrım; o kadar ince bir çizgide seyreder ki bu ölçünün ucu kaçtığında adalet, iyilik, paylaşım, doğruluk, merhamet için gelmiş vahyin soluğu, Allah’ın gölgesi sıfatıyla dolaşan zorbaların menfaatleri için bir araç haline gelir.

Yatay tasavvur dediğimiz uygarlıkta ise; Allah, din, ibadet gibi kavramlar ya da bu kavramların işaret ettiği değerler ya dışlanmış ve dünya düşüncesi hâkim olmuş; ya da paranteze alınarak soyut bir kavram olarak, mistik bir anlayışla insanlara sunulmuştur. Yani realitede bir iz düşüm veya hayatın akışında bir varlık göremezsiniz.

Bu tasavvur sadece somut olan, elle tutulup gözle görülebilen maddi anlamda ilerlemenin sembolü haline geleceği için; insan denen varlık bu sayede bugün olduğu gibi fıtratından, bu fıtrata kodlanan sevgi, merhamet, paylaşım ve adalet kavramlarından hızla uzaklaşarak kökleriyle bağını koparır.

Böyle bir anlayışta hemen tüm kutsallar mistik kavramlara havale edilmiş; keramet ve insanüstü olarak nitelendirebileceğimiz olaylar, gerçeklerin önüne geçmiş; rivayetler riayetlerin önün tıkamış, kutsallık gömleği giydirilen tüm kavramlar hayatın içinden alınarak belli zaman dilimlerine ve bonusu bol vakitlere havale edilmiş; hayatın içinde akması gereken ve topluma hayat vermesi gereken değerler ise bireysel konfor alanına indirgenmiştir.

Çok tanıdık geldi değil mi bu açıklama size de!

Öyleyse diyebiliriz ki; biz, bizi “biz” yapan” sevgi, kardeşlik, barış, paylaşım, yardımlaşma, merhamet, adalet, nezaket gibi sayısını çokça artırabileceğimiz manevi dinamiklerimizden “kopmadan” ve bu dinamikleri yaşadığımız çağa uyarlayabildiğimiz ölçüde “medeni ve uygar” olabiliriz.

Dolayısıyla “medeni” olmak dediğimiz şey; çağın rengini almak değil, kendi medeniyetten aldığınız güç ve dinamizm ile yaşadığın çağa renk ve şekil vermeyi gerektirir ki zaten İlahi beyanın da ısrarla andığı şey “tam olarak” budur!

Bu mümbit coğrafyayı bize vatan kılan şühedanın işaret ettiği misak-ı Milli ruhu da “muasır medeniyet” işaretiyle bunun altını çizmiş, kendi öz kaynaklarıyla yoğrulan ve çağa kendi şeklini veren bir toplumu hedeflemiştir!

Öyleyse diyebiliriz ki, “medeni” olmamız elimizdeki telefonun model üstünlüğü ile veya sahip olduğumuz savaş uçaklarının, lüks otomobillerin, saray yavrusu evlerin, kaliteli yolların, muhteşem camilerin, devasa alışveriş merkezlerinin, plaza ve iş merkezlerinin çokluğu ile değil; bırakın toplumun en muhtaç ve yoksul ferdini kucaklamak bir tarafa bir karıncanın hukukunu ne kadar gözetebildiğimiz ile ilintilidir!

Bunu insanlık tarihinden bir örnek ile pekiştirelim;

1850’li yıllarda bize ‘çok gelişmiş’ olarak kodlanan batı, sanayi devrimi sonucunda ürettiği malları satacak yeni pazarlara ihtiyaç duyar ve gözlerini çok kalabalık olan Çin ve Japonya’ya çevirir. Ancak tüm bu gelişmelerden haberdar olan Çin ve Japonya; özellikle de Hıristiyan papazların misyonerlik faaliyetlerinden korunmak adına kapılarını Batı’ya kapatmış, tek bir batılının dahi ülkesine girmesine müsaade etmemiştir.

Sanayi devrimini tamamlayan Batı ise, özellikle de fikirlerini birleştirmekle devasa bir güç haline gelmiş ve bu iki ülkeye girebilmek, mallarını pazarlayabilmek için baskı kurmaya başlamıştır.

Uzunca süre direnen Çin, sonunda baskılara dayanamayarak tavizler vermeye başlamış ve sonunda da kapılarını ardına kadar batılılara açmıştır. Her ne kadar Batı tekniğine ve bulaştırmaya çalıştığı medeniyete temas etmekten kaçınsa da bu direniş, Çin’in her anlamda sömürülmesinin önüne geçemediği gibi yaklaşık yüz yıl süren bu sömürgecilik anlayışı sonunda Çin, batılı ülkelerce yakılıp yıkılıp talan edilmiştir.

Göz dikilen diğer ülke olan Japonya ise, gelen baskının arkasındaki gücün farkındadır.

Zira özellikle Çin örneği, Batı’nın bilimsel ve teknolojik seviyesine ulaşamadığı takdirde Batı’nın sömürgesi olmaktan kurtulamayacağı konusunda yeterince öğretici olmuştur.

İşte bu yüzden Japonya; kısa süre içinde kolları sıvayarak Batı’nın bilim ve teknolojisine ulaşmak için Avrupa’ya binlerce öğrenci göndermek, feodaliter yapısının değiştirmek, bu bağlamda derebeylik sistemine son vermek, ekonomik anlamda yenilikler gibi sayısını çokça artırabileceğimiz reformlar yapmış ve bu dönüşüm yaklaşık kırk yıl sürmüştür.

Ama Japonya ile Çin arasındaki fark, Japonya’nın kendi dönüşümünü başkasının değil bizzat kendisinin değiştirmesi ve bunu öz kaynaklarından beslenerek yapmasıdır ki bu onu “süper güç” haline getirdiği gibi, nüfuzlu bir devlet olarak Batı’nın sömürgesi olmaktan kurtarmıştır.

Zira Japonya yetinmemiş; o da Çin’i işgal etmiş ve attığı akıllıca adımlar sayesinde İkinci Dünya Savaşı’na kadar dengeleri değiştiren ve Batılıların çekindiği bir ülke olmuştur.

Bu yaşanmış tarihsel örnekten de anlaşılacağı üzere, Japonya’yı bu konuma getiren kendi değerlerini ve kültürünü muhafaza etmesi ve sadece Batı’ya ait teknolojiyi vatandaşlarının yaşamına entegre etmesidir!

Şimdi bu örnek üzerinden bir de bize bakalım;

Varlığından hikmet emdiğimiz ve yüzlerce medeniyete ev sahipliği yapmış kadim Anadolu Medeniyetinin yaklaşık bin yıldır tutunduğu inançsal dinamikleri eşitlik, özgürlük ve adalet mücadelesi üzerine inşa edilen bir yapıya sahip.

Zira inandığını iddia ettiği bu dinamikler; eşitlik, özgürlük, nezaket dediğimiz ’öteki’ne saygı ve adalet gibi değerlerin yeniden insanlığın yaşamına dönmesi ve insanca bir yaşam için insanlığın son vicdani patlaması olarak tarih sahnesine çıkmış ve bu patlama ilahi beyan tarafından da desteklenmiş.

Ancak bu kadarla değil.

Çünkü bu mücadele, aynı zamanda yoksulların sırtından semiren imtiyazlı sınıfa karşı, yoksulluktan kurtulmanın, ezilmişleri önder kılmanın mücadelesi; aç gözlülüğe, şatafata, hırsa karşı verilen bir erdem savaşı; baskıya, ötekileştirmeye karşı bir direniş; ahlâklı olma konusunda hayatın her alanında tavizsiz bir duruş; tüm yaratılmışa karşı güzelin yarattığına çirkin muamele edilmez anlayışı içinde engin bir merhamet sahibi olmak idi.

Şimdi sayısını çokça artırabileceğimiz, hatta sayfalar dolusu yazabileceğimiz, bizi biz yapan şu saydığım özelliklerden kaçı var avuçlarımızda?

Dürüstlükle, asaletle, adaletle ve merhametle sorunların üstesinden nasıl gelinebileceği; sakinliğin, efendiliğin, adalet ve dürüstlüğün dirayetle bir araya geldiğinde neler yapabileceğinin en bariz örneği olan tarihimize rağmen biz bugün neden bu haldeyiz cevabı olan var mı?

Yok değil mi?

Çünkü biz, benimsediğimizi iddia ettiğimiz ve dünya tarihine yüzlerce yıl yön veren değerlerimize rağmen, vakti kuşanarak itiraz ettiğimiz dünyaya ahlâki standartlar sunamadık.

Çünkü barışın, kardeşliğin, birliğin, dayanışmanın çimentosu olan bu dinamikler; bizim elimizde ayrışmanın, çatışmanın, kavganın aracı haline geldik.

Çünkü biz, kendi kültürümüzden, terbiyemizden, medeniyet değerlerimizden yola çıkarak bırakın “bizden olmayanları”, bizden olanların dahi yaşamlarında kolaylık sağlayacak değerler üretemedik.

Çünkü biz değerlerimizi yaşadığımız çağa monte edip çağa şekil vermek yerine, değerlerimizi ardımızda bırakarak yaşadığımız çağın şeklini almayı tercih ettik.

İşte bu yüzden bugün Newyork, Atlanta, Teksas bir olurken; Paris, Köln, Londra, Helsinki, Madrid el ele verirken Bağdat, Kudüs, İstanbul, Mekke, Kerkük, Musul, Şam boynu bükük!

Başarabilir miyiz derseniz?

Tabi ki, kocaman bir evet!

Tek şart; kendimize, değerlerimize, birbirimize tutunmak!

Göklerinde Hz.İbrahim’in kuşlarının uçtuğu, bozkırlarında Hz. Süleyman’ın atlarının koştuğu, vadilerinde Hz. Salih’in develerinin gezdiği, nehir kenarlarında Hz Ömer’in koyunlarının özgürce otladığı bir dünya hayal değil!

Ama bu kolaycı, kafa konforu rahat, yenilmiş bir uygarlığın çocuğu olmanın getirdiği hüznü yudumlamayanların, başkalarının yarattığı uygarlığın nimetlerine gidip konmayı marifet sananların, Avrupa eskilerini alıp yenilik sayanların, çağdaşlık adı altında tüm değerlerinden soyunanların göreceği bir rüya da değil!

Hatta dünyayı kurtarmaya azmetmiş, dünyayı barış, esenlik ve güvenlik yurdu kılmayı amaç edinmiş bir dinin (sözüm ona) mensuplarının dünyanın gözü önünde birbirini boğazlarken görebileceği bir rüya hiç değil!

Tam aksine bizzat “çağdaş uygarlık almayı değil yaratmayı” kafasına koyanların, kendi öz değerlerinin farkında olanların, tüm dünyayı cennete çevirecek kadar sevgi ve merhamet ile dolu olanların, gücün hakkına değil hakkın gücüne inananların; dünyanın koşulsuz bir sevgi, katıksız bir merhamet ve amasız bir adalet ile herkes için cennete dönebileceğine inananların, bütün gücü kendi sinesinde bulabilenlerin, tüm bunlarla “sahici” anlamda “içerden” yüzleşebilenlerin görebileceği bir rüyadır.

Çünkü o rüya, özü gür olanları özgürlüğe; hala insan kalmış olanları ise birleşmeye, el ele vermeye, ortak iyinin iktidarı için gönül birliğine; tüm insanlık için erdemli, namuslu ve ahlâklı bir yaşama, dolayısıyla hem medeni olmaya hem de uygar olmaya davet ediyor!

Bu rüyayı gerçekleştirecek olan ise Hira’dan yükselen vicdan ve merhametin, kıyamete kadar haykıracak olan nefesidir!

Duyabilenlere selam olsun!

Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu