Bakınız efendiler, Osmanlı sandığınız gibi bir imparatorluk değildi.

Bakınız efendiler, Osmanlı fetvalarla padişahların haledildiği dönemleri de gördü.

Bakınız efendiler, devlet idaresi her daim ölçülü, dengeli ve adil olmayı gerektirir.

Bakınız efendiler, nasıl ki bir elin beş parmağı bir değilse bir toprak parçası üzerinde yaşayan insanlar da muayyen kesimler de benzer olamaz. Bunu kafamıza koymak zorundayız ve herkese kendimiz kadar hak-özgürlük alanı yaratmalıyız.

Herkes birbirinin hukukunu bu bakımdan gözetmek zorundadır.

Devlet de bu hukukun denetleyeni, koruyanı vs. konumundadır.

Devlet bu yönünü kaybettiği an, gücü yeten yetene sonucu ortaya çıkar. Otorite boşluğu da diyebilirsiniz. Paralel yapılanmaların peydah olması da… Kim kime dum duma…

Bu da herkesin zarara uğraması anlamını taşır. Hele hele sıradan insanların…

Bu düzende kimsenin garantisi ve güvencesi yoktur. Ve en kolay mağdur ve mazlum olacak olanlar ifade ettiğimiz üzere sıradan insanlardır. İhtiraslı mağrurlardan bu sıradan insanları yani halk kitlelerini devlet mekanizmaları korur ancak. Bundan dolayı devlet mekanizmalarının içgüdüsel ayarlarıyla (adalet-dengeleyici-ölçü-gözetleyici) oynanmamalı.

Zira kantarın ayarını kendin için bozduğun an, bir gün o kantarın üstünde bulursun kendini. Yani ayarını kendi ellerinle bozduğun kantarın üzerinde… Buraya dikkat lütfen… Kendin için kendi ellerinle yarattığın ne var ne yok hepsi senin aleyhine kullanılabilir. Lehine olan aleyhine durumuna geçmiş olabilir. Keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner klişesi hayat bulur resmen. Ya da bumerang etkisine maruz kalırsın. Bunların hepsi ne oldum dememeli ne olacağım demeli öğüdünü kulağına küpe etmediğin için başına gelmiştir. İliklerine kadar yaşarsın. Okkalı bir deneyimin dik alası…

Şurası iyi bilinmelidir ki meşru güç, gayrimeşru güçlerin her dediklerini yaptığı an başlar darbe süreci… Bir darbenin miladıdır meşru gücün gayrimeşru güce verdiği yüz…  

Cumhuriyet düzeninde meşru güç, milletin seçtiği kişilerdir. Halkın iradesidir.

Bu düzende milletin seçtiklerinin millete karşı bir sonraki seçimde yüzü olması için halka karşı sorumluluklarını ve ödevlerini yerine getirmelidir.

Birtakım ideolojik, inançsal zümrelere verilen her yüz, halktan kopuşun alametlerindendir ve seçilen kişilerin kendilerini dar bir alana mahkum ya da mecbur etmesidir. Bu sebeple devleti yönetenlerin hiçbir kesime minnet duygusu olmaz, devleti yönetenler hiçbir kesime kendisini mecbur ya da mahkum hissetmez. Eğer ki olursa ve hissederse işte o an devletin ipleri yavaş yavaş o kesime doğru çekilir.

Bir dönem laik, Kemalist çevreler iktidara baskı uyguluyorlardı. Ve ipleri ellerine almaya çalışıyorlardı.

Hakeza FETÖ’nün cemaat iken iktidarlar ile kurduğu ilişkinin altında yatan sebeplerin darbeye giden yolların taşını döşemek olduğu 15 Temmuz gerçekliği ile yüzümüze çarptı. Bir yapının ipleri ele aldığında ne olacağı görüldü.

Darbelerin tarihini yazsanız hem Türkiye Cumhuriyeti hem de Osmanlı tarihinde fazlaca örneklerini bulabilirsiniz. 3. Selim, 4. Mustafa, Abdulaziz, 2. Abdülhamit, Adnan Menderes, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat vs…

Fazlaca yüz verilen kesimler bir yerden sonra ipin ucunu kaçırıyorlar, ilk etapta iktidarı baskılıyorlar, sonraki etapta iktidara göz dikiyorlar. Nihai noktada her çarpışmanın bedelini bu vatanın evlatları ödüyor. Kaçınılmaz son… Bir nine sözü bu deneyimlerden sonra şu öğüdü veriyor bir ideolojiyi ya da inançsal ideolojiyi ateşli savunan torununa: ‘‘Yavrum, herkes kurtulur. Bir sen kalırsın.’’ Ninelerin tecrübesi hayalleri değil, gerçekliği baz alır. Neyse devam edelim biz.

Yüz verilen bu yapılar, önce özgürlük diye önlerini açıyorlar, sonra iktidar ile ilişki içine girip kendilerine alan açıyorlar, en sonunda da açtıkları alanın gücüyle kendilerini vatanın bekçileri ya da ülkenin asıl sahipleri diye tanıtıp muarız kesimlerin özgürlük alanlarını daraltıyorlar ve karşılarında hangi iktidar olursa olsun onunla çarpışmaya başlıyorlar. Süreç böyle işliyor.

Farkında mısınız kimi hocalar kimi cemaat-tarikat önde gelenleri iyiden iyiye 3. aşamaya doğru yol alıyorlar. Hatta bazıları 3. aşamanın sondan bir önceki basamağında…

Dillerine bir bakınız lütfen. İnandıkları İslam dini ile dilleri örtüşüyor mu?

Topluma kafalarında olanı dayatmaya çalışıyorlar. Ve bir kendileri haklı… Diğerleri haksız… Bir kendileri Allah’ın sevgili kulu… Diğerleri değil…

Onlara itiraz edenlerin ya da karşı çıkanların dine saldırdığını ve Allah düşmanı olduğunu terennüm ediyorlar. Sizce FETÖ’nün dili ile bu cihette bir benzerlikleri var mı? Göründüğü ve işitildiği kadarıyla var.

Tavizsizler, hoşgörü yok, anlama ve dinleme söz konusu değil, varsa yoksa kendi vaazları, Nuh diyorlar peygamber demiyorlar derecesinde keskinler, Müslüman isen böyle inanacaksın diye bir çizgi çekerek kendilerine uymamızı telkin ediyorlar. Ve bir halleri bir hallerine uymuyor. Her geçen gün vaaz dozları şiddetleniyor, her şeye burnunu sokma noktasına geliyor. Ürpertici… Sadece onlara itiraz edenler için değil. Onlarla aynı mahallede olanlar için de… Bakınız Kamer GENÇ mecliste iktidar mensuplarına şu nasihatte bulunuyor: ‘‘Fethullah Gülen, kimdir bu arkadaşımız? Ne yapmak istiyor? Türkiye'deki sermayesi nereden geliyor? Acaba Türkiye'deki rejimdeki rolü nedir? Bunları bir araştıralım. Niye çekiniyorsunuz? Bunun en büyük zararını siz çekeceksiniz. Ben çekmem. Benin zaten düşüncelerim belli. Araştıralım. Türkiye için çok büyük bir tehlike…’’ Müthiş bir durum tespitidir. Kulağımıza küpe edeceğimiz…

Biliniz ki Türkiye’de hiçbir kesimin hiçbir kesim ile sorunu yok. Halk tabakasında…

Ama iktidar ya da siyasi mücadele kaynaklı tepe noktalarda ideolojik ve inançsal ayrılıklar yaratılıyor. Tamamıyla suni bunlar…

Halkın birilerinin iktidar mücadelesinin ya da baskın olma eylemlerinin oyuncağı olmaması lazım.

Herkes kurtulur, herkes sıyrılır, halktan insanlar kurtulamaz ve sıyrılamaz. Nine nasihati öyle değil mi?

Bunun en bariz örneği ve deneyimi FETÖ süreçleridir.

Buradan son günlerde konuşulan isme gelmek istiyorum: İmam Halil KONAKÇI…

Halil KONAKÇI’nın dini fikirleri kendilerini bağlar.

Halil KONAKÇI’nın dini fikirlerini ifade etme özgürlüğüne sonuna kadar destek veririm.

Lakin Halil KONAKÇI, benim yaşam tarzımı ve benim fikirlerimi ifade etmemi engellerse ne olacak?

Halil KONAKÇI, kafasındaki İslam’ı yaşama özgürlüğüne sahip iken ben de onun kadar kafamdaki hayatı yaşama özgürlüğüne sahip değil miyim?

Bir kesim baskılanırken diğer kesimin sınırsız özgürlüğe sahip olması adil ve ölçülü mü?

İşte burada devlet dengeleyici, gözetleyici işlevi ve rolü görür. Ve bu işlev ya da rol başta da söylediğim üzere çok mühimdir. Devlet bu özelliğini kaybettiği an, kaçınılmaz sondur FETÖ süreçleri.

Saygılarımla…

Yusuf SEVİNGEN