Hayal kurunca ‘hayalperest’ olup çıkıyoruz.

Bizde geçmiş hayalciliği göklere çıkarılırken gelecek hayalciliği ‘ütopik’ nidaları ile aşağılanarak yerin dibine sokulur.

Halbuki her kişinin hayal dünyası keşfedilmeyi bekleyen bir başka gezegen.

Bizler değil miyiz ki annemizin ve babamızın hayali! Bir hayalin içinden çıkagelen...

Aslında bu hayal dünyası gezegeni, bir yol gösterici ya da bir pusula.

Sonsuz evren okyanusunda yüzerken...

Pekala bu gezegen ile ilişkimiz ya da iletişimimiz var mı? Bu gezegene açık mıyız ya da açılabiliyor muyuz? Okullarımızda bizi bu gezegene taşıyan yollar ve araçlar var mı?

Ne yazık ki yalnızca çocukluk döneminde içinde bulunduğumuz dünyanın penceresinden o gezegene şöyle göz ucuyla bakabiliyoruz ama asla ayak basamıyoruz.

Sonra mı?

Sonrası malum. Dünya gözüyle o pencereden göz ucuyla bakarken bir bir iniyor perdeler gözümüzün önüne ve neredeyse açılır açılmaz kapanıyor bu uçsuz bucaksız hayal dünyası yüzümüze. Perdelenen bir hayal dünyası var gözümüzün önünde. Kimi zaman aile kimi zaman çevre kimi zaman okul, perdeleyen rolünde tek perdelik bu dünya oyunu içinde. Bu bakımdan hayallerimizin aile, okul ve çevre koşullarına ve faktörlerine bağlı olarak tartaklandığı, sonunda da perişan edildiği hatta haşat edildiği bir dünyada ancak fiziki cihette emekliyor, yürüyor ve koşabiliyoruz. Ruhen bitik bir vaziyetteyiz. Hayali bakımdan da tabii...

Elbette okul, aile, çevre şartlarını ve faktörlerini içinde bulunduğumuz dünyanın gerçekleri olarak değerlendiriyoruz. Halbuki içinde olduğumuz dünyanın bütün gerçekleri hayal dünyasından ihraçtır. Kendimiz bile bir hayalden gerçeğe düşen değil miyiz sizce? Yani dünün hayali, bugünün gerçekleriyiz. Bütün gerçek gördüklerimiz gibi... Onun için gerçekler birer hayali ihracattır deriz. Dilerim bu tabiri bir meta olarak görmezsiniz. İşte bu söz ettiğimiz hayali ihracattır bu dünyada çağ ve çığır açan... Unutmayınız dünyamıza değer katan hayal dünyasıdır. Ve hayal dünyası mümbittir. Yeter ki hayal dünyasına bakabilelim, onu görebilelim, ona ayak basıp onda seyahatler edebilelim.

Onun içindir ki her çağda hayali ihracat yapabilecek dimağa ihtiyacımız vardır. Sakın ‘deme ya!’ tepesinden bakarak tepki vermeyiniz buna. Bu da ancak eğitim ortamlarını yeniden kurgulayıp yapılandırmakla olabilir. İlk zaman insanlarındaki öğrenme rahatlığı ve ihtiyacı motivasyonunu verecek esasta ve şekilde... İlk insanlardaki hayal dünyası enginliği ile...

Biliniz ki notların, sınavların vs. bilumum benzer etki yapanların altında kalan beyinler hayal dünyasına bakan pencerelerin perdelerini çoktan indirmişlerdir. Sonsuz evren okyanusunda yüzerken yelkenleri suya indirmek gibi...

Unutmayınız hayal dünyasını yok sayan bir kafa, deve kuşu kafası gibi kafasını içinde bulunduğu dünyaya gömmüştür. Adeta dünyaya gömülmüştür, o derece yani. Bu nedenle sadece gömülü olduğu dünyaya bakarlar bu kafalar. Ve sınırlandırılmış, kapana kısılmış kendi dünyalarında yüzerler. Tabii bu durumda kendi dünyaları FORA, hayal dünyaları ise FORSA. Ama biliyoruz ki gelecek atalarımız hayal dünyasında. Elbette geleceği onlar kurup kurgulayacaklar. Biz de öyle değil miydik aslında geçmiş zamanlarda? Eee o zaman taze beyinlerin kafasını deve kuşu gibi bir kafese gömmeye devam mı? Kafeste kafa adamlar yetiştirerek dengi dengine kendi yağımızda kavrulup ilerleriz ve doğal olarak bir arpa boyu yol alamayız. Kafayı uzatan, dengi dengi sınırını ihlal ettiği için kafaya yer sopayı valla. Kafalardan istenen tekdüzelikte ilerlemeleri, test kitaplarına gömülüp test kitaplarıyla kafa yapmaları. Sonra da hayal dünyalarını kafaya alırlar böyleleri. Tepeden bakarlar hatta ona. Onlar test kitaplarıyla kafa yaparken çağ bizimle kafa bulur. Bu kafa ile işte debelenir, kıvranır, oyalanır dururuz şu dünyada.

İnsan şu soruyu sormadan edemiyor yazıda geldiğimiz bu noktada. Kendi kendini gömen bir insan kendini bulma kabiliyetine sahip midir? Değildir tabii. Bir de kendimizi gömüp kendimizde bir parçaya dokunduğumuzda gömü bulmuş gibi sevinmemiz de içinde bulunduğumuz gafletin cabası. Ama bu cabanın çabası var. Yeter ki kafamızı gömdüğümüz yerden kaldırıp bir bakalım. Hayal dünyasına bir taş atalım. İnanınız ürküttüğümüz kurbağa değecek, hayallerimiz gerçek olup çıkıverebilir karşımıza belki de. Böylece insanlığa bir katma değerimiz olmuş olur. Sayın Aziz SANCAR’ın da kulaklarını çınlatırız.

VE UNUTMAYINIZ YARATICILIK HAYAL DÜNYASINDA EKİLİR, YETİŞİR, HASAT EDİLİR. DEDİK YA MÜMBİT DİYE...

Sadede gelirsek bekamız ne orada ne şurada ne burada
bekamız hayal dünyalarımızda
açın o dünyayı ve açılın o dünyaya...
Debelendiğimiz kapandan ancak böyle kurtulup özgürleşebiliriz.
Açarak, açılarak aşarız çağları.
Ama inanmalıyız.

Yoksa debelendiğimiz yerde döner döner okuruz, döner döner okuruz. Mükerrerden ise muteber olmaz. Olsa olsa kerata (Küçüklere sevgi ile söylenen bir sitem sözü) olur...

Son sözler: Ben kendimin gölgesiyim
o neyin gölgesi, onu arıyorum. (Fernando Pessoa)

Gez dünyayı
Gör hayal dünyasını (Bir Delinin Not Defteri)

Not: Yazımız bağlamında aşağıdaki bağlantı adresinde bulunan ‘Bütün Dünya’ dergisinin 85, 86, 87. sayfalarında yer verilen, Sayın Berk YÜKSEL imzalı ‘Madde Bataklığında Ruhunu Aramak’ başlıklı yazıyı okumanızı salık veriyorum.

http://www.butundunya.com/index.php?arsiv=2019/02

Yazar, düşünür, aydın insan Sayın Sadık USTA’nın ütopyalarla ilgili kitaplarını da yazımız bağlamında salık veriyorum. İnanınız ufkumuz açılacak. Belki açılan ufuk, hayal dünyasına giden yol olabilir.


Saygılar...

Yusuf SEVİNGEN