Yazımızın ilk bölümünde bazı alıntılarla kadın ve erkek çıplaklığına dair değerlendirmelerde bulunduk ve tesettür konusunda kadın ve erkeklerin sorumluluğunun ortaklığına dair bilgiler aktardık. Biz tesettür konusundaki eksikliklerden bahsederken, sokaklarımızda vuku bulan cima haberleriyle dumura uğradık. Sokakta çırılçıplak gezenden, sahilde insanların gözü önünde tıpkı hayvanlar gibi çiftleşene, sokaktaki araç üzerinde zina-cima yapana kadar şimdiye dek şahit olmadığımız rezilliklere şahit olduk. Takip ettiğim bir yerel medya sitesi, vatandaşların şikâyet olarak ulaştırdığı, sokakta, parkta sevişen genç görüntüleriyle dolu. Bu durumu “pülütonyum” adlı maddenin kullanılması sonucu ortaya çıkan sapkınlık, delirme, cinnet durumlarıyla               açıklayanlar(1) olsa da  “bir cıbıllaşma, üryanlaşma temayülünün” olduğu muhakkak. (1- (Bkz: Eray Hacıosmanoğlu, https://www.youtube.com/watch?v=xcQt1gnl3r8)  

Mütesettür olmanın gericilik olarak lanse edildiği günlerde bu duruma şiddetle karşı çıkan kesimler de dâhil olmak üzere, bugün çoğu kişi “ilerici” olmuş olmalı ki yazımızın ilk bölümünde aktardığımız üzere, mesture, bazı tesettür moda(!) firmaları tarafından “tüyleri yolunmuş kuşa” çevrildi. Her şeyin bağlamından-anlamından koparıldığı, günümüzün post modern yaşayış biçiminde, tesettür de bundan nasibini aldı. Demek ki bir zamanlar tesettür mücadelesi değil; başörtüsü mücadelesi verilmiş. Çünkü başlardaki örtü, altı kaval, üstü şişhane de olsa, bir şekilde duruyor. Hem de dövme yaptırmaktan, hal hal takmaktan hiç de geri durmayarak. Peki, birilerinin bir zamanlar “fürüat” olarak gördüğü bu mesele çok mu önemli yani. Derdi, bizi mi gerdi…   

Evet, elbette önemli. Giyim kuşam bir toplumu toplum yapan, o topluma has özelliklerden değil midir? Beraberinde bir yaşayış biçimi ve davranış biçimi oluşturmaz mı? Bu yaşayış ve davranış biçimi, bugün içinde yaşadığımız topluma işlerlik kazandırmıyor mu? Yani “bir modernlik göstergesi olarak yutturulan çıplaklık”, Müslüman Türk Toplumunun, Müslümanlık ve Türklüğünden kaybettirmiyor mu?   

Açıklık, toplumda ahlaki bozulmaya, saf zihinlerde zina arzusunun yerleşmesine ve hayâsızlığın yayılmasına sebep olmaktadır. (s:67) Benzerine cahiliye toplumlarında bile rastlanmayacak derecede ki çeşitlenen açıklık- çıplaklık manevi ziynet hayatın ve perdesinin kırıldığını ve hayânın acımasızca terk edildiğini göstermektedir. (s:26)  Açıklığın, çıplaklığın zıddı tesettür-örtü yani kapalılık. Müslümanların bu mükellefiyeti yerine getirmek istemelerine rağmen bile zorlandıklarına tanık oluyoruz. Yazar Ali Emre “ALLAH aşkına bir firma çıksın da şöyle kadın, erkek ve çocuklar için rahat, bol ve hesaplı giysiler üretsin. İnsanı penguen gibi yürüten, daraltan, çıplaklığa özendiren, belli hesapların kalıbına sokan, oturup kalkmayı bile zorlaştıran giysilerden bezdik” cümleleriyle serencamını ifade etti.  

Sokaklarda şahit olunan zînâ vakalarına bakılırsa bugünün gençliği; evlilik dışı cinsel deneyimi,  “benim bedenime kimse karışamaz özgürlüğünü(!)” yaşam felsefesi haline getirerek, yaşıyor. Bekâret yaşının 13’e kadar indiğini yazan gazeteciler var. Yazımızın ilk bölümünde de görüşlerine yer verdiğimiz Gazeteci Sevda Türküsev; “Çocuk gelinlere karşıyız ama ortalık çocuk kadınlarla dolu” diyor. Gerçekten de 17 yaşında evlenenleri faş edip yaygarayı basanlar, evlilik dışı ilişki-zînâ, fuhuş mevzubahis olunca, “fuhuş” kavramının kullanılmasına dahi tahammül edemiyorlar. Aslında böylece zînâya değil; evlenmeye karşı olmuş olduklarını ifşa etmiş oluyorlar. Anormalin, normali alt etmesi böyle bir şey.   

Üryanlık, tatminsizliği tetikliyor. Tatminsizlik de başkaca yollara hatta hayvani davranışları taklide yönlendiriyor. Zamanın tatminsiz hedonist insanı ne yapacağını şaşırmış halde. Bu şaşıranlar da genellikle “sapık” olarak nitelendiriliyor. Eskiden bu kategoriye sokulanlar erkekler olurdu. Artık bazı kadınların da “sapık” olarak kategorize edilmeye başlandığını görüyoruz. Gamze Özçelik adlı bir sanatçı;  “Sapıklık sadece erkeklere ait değildir. Sokakta yatak odası kıyafetiyle gezen, vücudunu teşhir eden her kadın da birer sapıktır” diyerek konuya yeni boyut kazandırdı. Sosyal medyaya ve basına yansıyan ortaokul ve lise mezuniyet törenlerinin dekolteli görüntüleri, daha bu çağlarda hatta ilkokul mezuniyet törenlerinde bile kız çocuklarımızın, yatarken bile giyilmeyen kıyafetlerle, bilinçsizce giydirilerek daha doğru bir ifadeyle giydirilmeyerek bu törenlere götürüldüklerini gözler önüne sermekte. Mezuniyet ve okul aile birliği etkinliklerinde yaşanan sorunlar, bakanlığın bu tür etkinliklerle ilgili bir sınır getirmesini zorunlu hale getirmiştir. Erkek çıplaklığından başlayıp, sözü kadın çıplaklığına getirmek istemem. Çünkü biz erkekler çoğu zaman işin kolayına kaçmayı tercih ettik. Seküler modern zamanlarda Müslüman kadınların hayatı hep daha zordu. Örneğin 28 Şubat sürecinde, kızlarımızın açmaları istenen bir örtüleri vardı. Açmayanların neler çektiği, "öz vatanlarında parya" muamelesi görmeleri malumunuz. Oysa biz erkeklerin çoğunun zaten sakalı yoktu ki onların çektiklerine bizler de muhatap olalım.   

Şu an adını hatırlayamadığım, epey yaşlı bir sahabe efendimiz nefsinden ALLAH’a sığınarak dua edince; “senin ne nefsin var ki?” sorusuna muhatap olmuştu. Kendisi bu suale; “Bu can, bu tende olduğu sürece, o nefs bende de var” şeklinde mukabele ediyor. Yani yaşadıkça nefs hep olacaktır. Ve bu nefsin ayette de ifade edilen zaafları vardır. "Kadınlara, oğullara, altın ve gümüşten biriktirilmiş mallara, salma atlara, hayvanlara ve ekinlere yönelik şehvet arzusu insanlar için süslü kılındı. Bunlar dünya hayatının geçici bir metasıdır. Allah; en güzel sığınacak yer katında olandır." (Ali İmran, 14. s:16)  

Viktor Hugo; “İnsanların çoğu belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûmdurlar, " diyor. İfade doğru ama bana göre eksik. Çünkü;  İnsanların hepsi, belirsiz bir süre ertelenen ölüm cezasına mahkûmdurlar. Yani son köy; tahtalıköy.  “Haram bakışlara sebep olan kadınlar, kendilerine bakarak günah işleyenlerin veballerini de ayrıca alırlar” (s:68) dendiğine göre; ki, bu yargı haram bakışlara sebep olan erkekler açısından da doğrudur. O halde Müslümanım diyenin ödevi bellidir.  

Hz. Fatıma “Bir genç kızın ahlaktan ve namustan daha büyük çeyizi olamaz” diyor. Çeyizi; ahlak ve namus olan nesillerden olmak niyazıyla...  

Es-selam . Not: Sayfa numarası verilen bölümler, Ömer Faruk MÜDERRİSOĞLU’nun “TESETTÜR” adlı kitabından aktarılmıştır. Siyer-i Nebî Yayınları. Geniş bilgi için kitaba bakılabilir.