Karaman ilimizdeki cinsel istismar vakası, olayın merkezinde bulunan şahıstan ziyade Ensar vakfıyla ilişkilendirilerek kamuoyunda gündemin baş aktörü haline getirildi. Şimdilerde ise dava süreci epeyce kamuoyunu alakadar edecek gibi.

İnsanlık onuruna yakışmayan bu olay etrafında kişiler; siyasi tercihleri, işlenen suçun vahimliği, istismara uğrayan çocuklar ile onların ailelerinin haliyet-i ruhiyesi gibi faktörler etrafında tavır alıyor.

Olayın çirkinliğinin ne kabul edilebilir ne de savunulabilir bir tarafı yok. Olayla ilgili olarak adli ve idari soruşturmaların açıldığından haberdarız. Şu aşamada adli sürecin bitmesini ve olayda suçu ve ihmali olanların hak ettiği cezayı almalarını bekleyeceğiz.

Olayla birlikte en çok duyduğumuz kelime Ensar. Ensar, Arapça bir sözcük. Dilimizdeki karşılığı; yardımcılar, yardım edenler anlamlarına gelmekte. Hicret döneminde Mekke’den gelen Müslümanları konuk edip, onlara yardım eden Medineliler için kullanılmış bir tarif kelimesi.

Olaya ilişkin adı geçen vakıf 1979 yılında ülkemiz insanının manevi dinamiklerini zenginleştirmek, ilmi, fikri ve ahlaki yönden gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla kurulmuş. Vakıf misyon ve vizyonunda kendisini; insani değerlere bağlı nesiller yetiştirmek, din ve değerler eğitimi alanında ulusal ve uluslararası düzeyde söz sahibi olacak yetkin bir vakıf olmak olarak ifade etmiş.

Bahsettiğimiz amaçlar etrafında kurulu bu vakıf için yapılan haberler, kullanılan kelimeler ve yorumlar kelimenin tam anlamıyla bir mantıksal çerçeve dramı.
Özrü kabahatini aştı misali savunmalar, derdi üzüm yemek değil bağcıyı dövmek misali saldırılar, görgü ve nezaket kurallarından nasibini almamış söylemler ve daha da tehlikesi: Kendi dünya nizamımızın özü kutsal değerlerimize, değerlerimize ilişkin kavramlarımıza yönelik bilinçli, art niyetli subminal mesajlar.

Ensar vakfı neden hedef seçiliyor? Bu sorunun yanıtını da ifade ettiğimiz gibi art niyetli subminal mesajlarda aramak gerekiyor. İlk önce insanların zihninde dini yönü ön plana çıkan kurumlara ve kişilere yönelik güven algısını sıfırlamak amaçlanıyor. Bir sonraki hedef ise kutsalımız. Kutsal değerlerimiz. İşte bu aşamada hepimizin tarafını seçerken, seçimine ilişkin tavır alırken çok dikkatli ve titiz olması gerekir diye düşünüyorum.

Kurulan vakıflar, yapılan yurtlar elbette çocuk istismarı hedefi için değil. Buralarda sorumluluk alanların, bunların yapılmasında öncülük edenlerin amacı elbette bu değil. Bu insanların kaygısı dini ve ahlaki değerlerimizin korunması, yeni nesle anlatılması fakat bu tür olaylarla karşılaşmak da bu işin doğasında olabilecek şeyler. Çünkü ortaya insan faktörü girince iyilikte kötülükte muhakkak olacak. İnsanının kötülüğe meyli, iyilikten daha fazladır. Çünkü kötülük şeytanidir ve nefse her zaman hoş gelir.
Toplum olarak bu tür vehim olayları anlamaya yönelik temel paradigmalarımızı sorgulamaya da ihtiyacımız var. Ülkemizdeki kötülüklere ilişkin paradigmalarımız iki ayaklı. Bu ayaklardan biri yargı diğeri kolluk güçleri üzerine kurulu. İkincisi failleri bulmaya, birincisi ise failleri cezalandırmaya yönelik. Paradigmalarımız genel de suçluları bulmaya ve onlara en ağır cezaları vermeye yönelik kurgulanmış tarzda. Suçlu kim? Bulundu mu? Cezalandırıldı mı? Bu sorulara cevap bulduk mu işimiz bitiyor gibi. Bunları elbette yapacağız fakat bir daha yaşanmamasını nasıl engelleyeceğiz aşaması hep boşta kalıyor. Buraya birde üçüncü ayağı eklemeye şiddetle ihtiyacımız var ki o da yaşananlardan ders alıp en azından yenilerinin oluşmasını engellemeye çalışmak olmalı. Bu tür olaylardan sonra olayları nedenleri, sonuçları ve geleceğe yönelik nasıl tedbirler alınmalı konusunda çalışacak uzmanlara ve yasal birimlere ihtiyacımız var. Tam da yeni anayasa çalışmaları gündemdeyken bu husus siyasilerce mutlaka ele alınmalıdır.

Olaylardan ders alıp bir daha bu tür olayları engellemeye yönelik hareket tarzımız var fakat bir paradigmamız yok. Olaylardan sonra kısa zaman süreli olmak kaydıyla tedbirleri alıyoruz sonra bir şey olmaz düşüncesiyle aldığımız tedbirleri esnetiyoruz sonrasında tamamen unutuyoruz taki benzer bir olayla karşılaşıncaya kadar. Sonrası malumun ilanı. Baş aktörlerin değiştiği teması aynı filmleri tekrar tekrar izlemeye devam ediyoruz.

İşte bu paradigma eksikliğimiz maalesef aynı olayları tekrar tekrar yaşamaya mahkum ediyor bizi. İşte üçüncü paradigmayı tam da bunun üzerine kurgulamalıyız. Peygamberimizin bize nasihati üzere aynı delikten tekrar tekrar sokulmamalıyız.

Dini, ahlaki ya da farklı alanlarda faaliyet gösteren kuruluşların yöneticileri de açtıkları yurt, vakıf ve benzeri yerlerde ister ücretli ister gönüllü çalışsın bu çalışanlar hakkında idari, adli ve istihbarat nitelikli araştırmaları mutlaka yaptırmalıdır.

Yoksa yukarıda da bahsettiğimiz gibi insan faktörünü dikkate almadan: Özge Can’ı minibüs şoförünün, Necla Sağlam’ı tesisatçının, yurtlarda kalan çocuklarımızı da belletmenlerinin vicdanına terk edersek bu türden elim vakalar gündemimizi çokça meşgul eder.