Baharın dirilişine, çocukların okul yollarına serilişine hasretiz. Selamı verirken bile “hangi fikrin, siyasetin, sendikanın adamıdır” düşüncesiyle yoğrulan kirli yüreklerin ayıklanıp paklanmasına hasretiz. Çay sohbeti yapılacak mekânlara, mekânın ağır ağabeylerine hasretiz. Boynu bükük bebelerin başına dokunmaya, nur yüzlü, aksakallı dedelerin önlerinde okunmaya hasretiz. Ezanı duyarız şükürler olsun, lakin safları sıkıştırmaya, sabah namazı sonrası cami avlusundaki atıştırmaya hasretiz. Gözümüzün önünde cereyan ederken cümle olay kaçırılan onca güzelliğe hasretiz. Sokak başı, kapı önü sohbetlerine, misafir olmaya, misafir etmeye hasretiz. Kapıların ardına sığınmış top yekûn insanlık… Zillerin çalmasına hasretiz. Bayram sabahlarında kapısını çaldığımız, destursuz evlerine daldığımız, büyüklerin ellerini öpmeye hasretiz.

Okulların kapılarında bağıran çocuklara, cıvıl cıvıl sınıflara, eğitimden başka derdi olmayan öğretmenlere ve öğretmen odalarındaki sohbetlere hasretiz. Yan yana oturabilmeye, hüzünlendiğinde başımızı koyacağımız bir omuza, sevincimizi paylaşacağımız kollara hasretiz. Halı saha çekişmelerine, mahalle maçlarındaki kazanma hırsına, kaybetme korkusuna, futbol turnuvalarına, sakatlanıp iyileşmeye ve tekrar sahalara dönmeye hasretiz. Doğum günlerine, mezuniyet törenlerine, Ege’de Zeybek’e, Karadeniz’de Horon’a, Doğu’da Halay’a hasretiz. Dostlarla, Eminönü’nde balık ekmeğe, Çamlıca’dan İstanbul’u seyretmeğe, Eyüp Sultan’da sabah namazına hasretiz. Öğrencilerle, öğretmenlerle, velilerle okuryazar buluşmalarına, kitabın kokusuna, sahnelere, salonlara, hâsılı gördüğümüz, dokunduğumuz, hissettiğimiz yüreklere hasretiz. Ve en acısı yanı başımızdan kayıp giden ciğerparelerin son yolculuklarına eşlik etmeğe hasretiz. Tüm bu yaşananların müsebbibi olan virüsün ortadan kaldırılması adına sorumluluk alacak yüreklere hasretiz. Ne acıdır ki, bütün güzellikleri yok eden bu salgın için yüreğini ortaya koyanlara da saygı duyulmasına, insan yerine koyulmasına hasretiz. Bütün çabanın, emeğin yerle bir edilmesine seyirci kalan, sorumluluk almayan, hala etiket peşinde koşan ve kendini bir yerlere yamamaya çalışanların insan olma arzu ve isteğine hasretiz. Ne büyük egolarımız var, ne büyük günahlarımız… 

Mevlana’ya, Yunus Emre’ye, Hacı Bektaş Veli’ye, Tabduk Emre’ye, Mehmet Akif Ersoy’a, Necip Fazıl’a, Nazım Hikmet Ran’a, hâsılı Anadolu’nun kadim değerlerinin yüreklerine, dillerine hasretiz. Adı Müslüman dili zehir, adı Müslüman, gönlü kibir kokanların ikiyüzlü hallerinden kurtulmalarına hasretiz. Gücün sarhoş ettiği, helal ile haramın bir yattığı, çakalın kurdu güttüğü dönemlerden kurtulmaya hasretiz. Nefislerin madde tapınaklarındaki mahkûmiyetinin biteceği güne hasretiz. Sağcının, solcunun, İslam’dan uzak yolcunun şerrinden kurtulmaya, tüm etiketlerden kurtulup sadece insan olmaya hasretiz. Yapılan her işe tü-kaka diyen, soğan ekmek gösterip balık-havyar yiyen, onlar gâvur deyip vakko giyen, ikiyüzlü algıdan, anlayıştan uzaklaşmaya hasretiz. Anlayarak okumaya, emir gereği düşünmeye, akletmeye, fikretmeye, istişareye hasretiz. “Özür dilerim”, “afedersiniz”, “lütfen”, “teşekkür ederim” sözlerinin dillere gönüllere pelesenk olmasına hasretiz. Vatanın birliği, dirliği için yüreğini ortaya koyan samimi yüreklere ihanetin son bulduğu günlere hasretiz. 

Bu memleket kokan yürekler bizim, bu sevda bu güzel duygular bizim… Doğudan batıya, kuzeyden güneye bu vatan bizim… Karadeniz’de Laz,Doğu’da Kürt, Akdeniz’de Yörük, Ege’de Efeler, Erzurum’da dadaş, Elazığ’da gakkoş, Karadeniz’de Temel bizim…

Bu ülkenin kardeşliğine ihanet edenlerin son bulduğu günlere hasretiz. Yağmurda ıslanmaya, güneşte kavrulmaya, çamurda şekil almaya, birlikte var olmaya hasretiz. Kul hakkının son bulduğu, zalimin zulmüyle boğulduğu, umudun her bir yanı sardığı yakın yarınlara hasretiz. Alın terinin çalındığı günlerin bitmesine, başımızdaki kara bulutların gitmesine, sevgilerin gönüllerde bülbül olup ötmesine hasretiz. “Dün sen yaptın, bugün sıra bende” zihniyetinin bir daha çıkarılmamak üzere gömüldüğü günlere hasretiz. Birbirimizi etiketlemeden sadece insan olarak sevebileceğimiz,  iyiyi ve güzeli övebileceğimiz zamanlara hasretiz. Ve bu hasret içinde yoğrulan yüreklerin topyekûn birlikte var edecekleri müreffeh Türkiye sevdasına hasretiz. Bitsin bu hasret ve egolarımıza prangalar vuralım artık. “Yaratılanı sev Yaradan’dan ötürü” emrine tabi olarak muhtaçlığımızı haykıralım Yaradan’a…

Orta Asya’dan Malazgirt’e, Anadolu’ya, Balkanlara, İspanya’ya-Endülüs’e, uzanan toprakları yurt edinen Hak olanı tutup kaldırmak peşinde koşan ecdadın kemiklerini sızlatmayalım. “Arap’ın acem olana, acem olanın da Arap olana üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır” emrini yüreklerimize ilmek ilmek, nakış nakış işleyerek gönül coğrafyamızdan dünyaya adaletin ve sadakatin en güzel örneklerini gösterelim. Yüce Yaradan’a karşı kul olma onuru ile hareket ederek, egolarımızı törpüleyelim. “Senden mi benden mi, ondan mı” gibi ayrıştırmaları bırakarak yürüyelim hep birlikte umutlu yarınlara… Zira bir zerrecik virüsün başımıza açtığı felakete bakılırsa hiç birimizin anın dışında kalan zaman dilimi garantisi yok. Bir hoş seda bırakmak çabası içinde olalım. İrfan söyler bu nasihatı, tutsun kendi yüreği diye… Yoksa cahilin bundan anlayacağı ne ki? Ya da, beşeri tapulamış yüreklerin, bilge(!) dünyasına işleyecek satırlar değil elbette. Yapanın yanına kar kaldığı iddia edilen bu dünyanın, yapanın yanına kar kalmadığı bir dünyaya geçiş kapısı olduğunu hatırlatmak istiyorum nefsime… Bilmem siz ne der, ne yaparsınız…

Kalın sağlıcakla…

İrfan Ertav
Yazar