İnanın ben de emin değilim; tam olarak nereye gittiğini bilmiyorum, ama emin olduğum doğru yöne gitmediği. Cumhurbaşkanımızın da ifade ettiği üzere“bulunduğumuz yer olmak istediğimiz yer değil”. Gerçekten de öyle! Bu tespitte bulunan da – ülkenin zirvesi- ülkenin cumhurbaşkanı ve bu ülkenin Reis-i Cumhur’u eğitim adına kaygılı ve tereddüt içindeyse vardır muhakkak altında bir şeyler diyor ve başlıyorum toplum içerisinden de her ağzı olanın dert yandığı eğitim sorunlarımızı kaleme almaya.

Yapılan onca masrafa, onca yatırıma rağmen kesinlikle ben de aynı fikirdeyim cumhurbaşkanımızla; kaliteli eğitim veremiyoruz çocuklarımıza. Bir şeyler eksik kalıyor demek ki, taklitçi bir nesil yetiştirmekten öteye geçemiyoruz bir türlü. Avrupa’yı yıllarca taklit ettik ama hiçbir zaman onların dürüstlüğünü, kul hakkı yememelerini, yalan söylememelerini taklit edemedik, taklit ettiğimiz tarafları materyalist yanları oldu hep

Objektif olarak konuya da yaklaşsak eğitim sistemimizin içler acısı bir durumda olduğunu görebiliriz. Bir gün sizi herhangi bir lisenin paydos saatinde çıkış kapısını gözlemlemeye, yavrularımızın aralarındaki konuşmaları dinlemeye davet ediyorum. Her lise ve her lise öğrencisi için geçerli değil elbette bunlar ama dinlenen şarkılar, katlanan etekler, bıçaklar, küfürler, dövüşler – kavgalar, kullanılan argo sözler, vıcık vıcık karşı cins ilişkiler, kimseyi takmaz tavırlar ve daha neler neler…

Bu konuyu kaleme alırken tereddütle yaklaştım önce mevzua çünkü herkes eğitimimizin sorunlu olduğunu söylüyor - savunuyor, ancak bilimsel bir tespit ortaya koyamıyor. Eğitim sorunu anlatılırken muhakkak suretle çözüm önerisi de getirmem gerekiyordu, sorun işin neresinde, hangi ayak çürük, neden Avrupalılar gibi beceremiyoruz bu işi, yanlışı nerede yapıyoruz ne “yapmalıyız”ın cevabını da vermem gerekiyordu konuya herkesten farklı yaklaşabilmek adına.

Konuya ciddi bir bakış açısına sahip, eğitimi düzeltmek için ciddi gayretler sarf eden AK Parti hükümetlerini yıllardır çokbilmiş eğitimciler ve siyasi danışmanlar yanlış yönlendirdiler. Oradan - buradan ithal modellerin hiç birisi bize uymadı, uydurulamadı. Nedense biz eğitimde bir Almanya, Hollanda veya Finlandiya olamadık bir türlü. Eğitimli olmayı değil de eğitimli gibi gözükmeyi öğrendik ancak. Hep kendimizi kandırdık, hep nesillerimizi heba ettik.

Bilgiye sahip olmadan her konuda yorum yapmayı, uzmanlaşmak dururken her konudan genel – geçer, kulaktan duyma, sosyal medyadan görme bir şeyler zırvalamayı eğitimli olmakla karıştırdık durduk, kendimizi avuttuk sadece, yine kendimizi kandırdık.

İşin teorik kısmında da hiçbir sorunumuz yoktu aslında, herkesten daha hâkimdik konuya oysa. İngiltere bile ÖSYM’yi başarılı gördüğü için incelemeye geldi, esasen yapılan da gerçek anlamda büyük başarıydı. İki – üç saat içerisinde akla karayı başarıyla başarısızı gerçekten ayırt edebiliyorduk. Öğrenci seçme ve yerleştirmeyi beceriyorduk ama herkesin becerdiği öğrenci yetiştirmeyi –ki en önemlisi- biz beceremedik bir türlü, hem de yıllarca. Ama becerebildiğimiz şeyler de vardı elbette; en güvenilir kurumumuz olan ÖSYM’yi ayakaltı, hiç kimsenin güvenmediği bir kurum haline getirebilmek gibi.

Kırk günde salatalık bile yetişmezken biz öğretmen yetiştirmesini bildik, yeri geldi tek tip insan yetiştirmek tek eğitim hedefimiz oldu, yaptık, bozduk, başa sardık, olmadı, hep denedik her zaman da yanıldık, bir türlü geleceğimize yön verecek çocukları yetiştiremedik velhasıl. Müfredatlarımızda da hep kendimizi kandırdık, tek tip insan yetiştirmeyi bıraktık, tek tip eğitim modeline, tek tip kitaba döndük bu sefer de. Sınıf öğretmenliği öğrencilerine “Yüksek Fizik” öğrettik, öğretmenliği öğretmeyi unuttuk. Eğitim fakültelerinde okutulan derslerin çoğunluğu hem de büyük bir çoğunluğu öğretmenin mesleki hayatıyla ilgili değildi. Öğretmen adaylarımızdan bazılarına lise eğitimleri de dâhil olmak üzere matematik dersi koymadık ama atanabilmeleri için KPSS’de matematik şartı koyduk.

“Öğretmenim düz yazı yazabilir miyim?” başlıklı yazımda da konuyu en ince detayına kadar anlattığım gibi el yazısı öğrettik, düz yazı okuttuk sonra çocuklar güzel yazamıyor, okuduğunu anlamıyor diye çocukları suçladık, ama suçlu hep bizdik. Lise mezunu birçok öğrencimizin okuduğunu anlamadığını, yorumlayamadığını, bakkal hesabı bile yapamadığını ancak liseyi bitirdikten sonra fark edebildik.

Eğitimden kastım; örgün eğitimde verilen eğitim değil sadece, mesleki eğitim, spor eğitimi, ahlaki eğitim, insanlık eğitimi, askeri eğitim, polis eğitimi aklınıza eğitimin hangi türü gelirse artık… Almanya 18 yaş altı Milli futbol takımında ilk 18’de, 1/3 oranında, beş – altı gurbetçimizin olması, dünya bilim tarihine damga vuran Türk bilim insanlarının hep Avrupa’da eğitim almış olması, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve Türkiye Sevdalısı olarak derinden yaraladı beni hep yıllardır. Aslında adedi artırılacak bu örnekler eğitimin hiçbir kademesinde başarılı olamadığımızın suratımıza çarparcasına birer kanıtıydı.

Peki, Nerede Yanlış Yaptık, Ne Yapmalıyız?

Kendimizi kandırmak yerine ders içeriklerini basite indirgeyerek her öğrencimize ulaşabilmeli ve her bir öğrencimizin “tam öğrenmesi” için destekçisi olmalıyız. Okullarımızda hayatında hiçbir başarıyla tanışmamış bir sürü öğrencimiz var. Başarıyı, başarının verdiği hazzı hiç tatmamış çocuklarımız da eğitim sistemimizin ürünü. 30 kişilik bir sınıfta ortaokul ve sonraki herhangi bir kademede, matematik dersinde konuyu hakkıyla anlayan öğrenci sayısının bir elin parmak sayısını geçtiği sınıf şu ana kadar benim rastladığım bir şey olmadı maalesef.  Müfredatlar iyice bir gözden geçirilmeli derim ben.

Uzmanlaşmayı, mesleğe yönelmeyi hep geciktirdik, erteledik. Mesleki eğitim daha ciddi yapılmalı, üretime ve istihdama yönelik olmalı.

“Ceketimi atsam ortaokulu - liseyi bitiririm” mantığı iyiden iyiye yerleşti çocuklarımızın kafasına. Sınıfı geçmek yerine sınıfta kalmayı zorlaştırdık.

Öğretmeni işin merkezinden aldık, öğretmenlerimizi itibarsızlaştırdık, eğitimin içine siyaseti soktuk, yöneticilerimizi üzdük – küstürdük, okullara öyle bir yönetici görevlendirme sistemi getirdik ki; görevlendirilenler bile memnun değil, okullara kimse de sahip çıkmıyor eskisi kadar,  eğitim sistemimizin merkezine öğrenci ve veliyi koyduk. 2005 yılından itibaren benimsediğimiz yapılandırmacı yaklaşımın bize ne kadar uygun olduğu net belirlenmeden hemen benimsedik. Çok değil bir – iki sene içerisinde, kendilerine has bir yazı stilleri bile olmayan bu yaklaşımın ürünleri çocuklarımız lise mezunu olacaklar, işte o zaman nasıl bir nesil yetiştirdiğimizi çok daha iyi görebileceğiz.

Yukarıda da bahsettiğim üzere her bir bireyimize temel bilgileri verdikten sonra bilgiye ulaşmanın yolunu öğretmeliyiz çünkü artık günümüzde en karmaşık bilgilere bile ulaşmak “bir tık” ilerimizde. Okullarda vermemiz gereken en önemli değerler, milli kültürel, ahlaki ve insani değerler olmalı, ancak bu bugünkü değerler eğitimi gibi kâğıt üzerinde olmamalı elbette.

Milli, ahlaki, insani ve kültürel değerleri kazandırmak, milli bilinci oluşturmak, kardeşçe yaşamayı öğretmek hep ilk hedefimiz olmalı eğitimde. Bakın eğitimde bizden çok daha üstün olan Almanya’da bir Lise Müdürü, her eğitim öğretim yılı başında öğretmenlerine neler yazıyor:

“Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim.Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü.İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar.Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum.Sizlerden isteğim şudur.Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın.Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin.Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.”

Öğretmenlerimizin itibarı derhal iade edilmeli, baş tacı öğretmenlerimizin ekonomik sorunları çözüme kavuşmalı. Öğretmenlerimiz öğrenci ve veliler karşısında çaresiz bırakılmamalı. Öğretmenlik, kolay para kazanılan bir meslek olarak görülmemeli, öğretmenlere eskisinden daha çok değer verilmeli. Ancak, öğretmenlerimizi tıpkı Avrupa’da olduğu gibi cennet vatanımızın geleceği uğruna çalıştırmasını hem de can-ı gönülden çalıştırmasını becerebilmeliyiz eğitimde bir mesafe kat edebilmek adına.  Artık okullarımızda fedakâr öğretmenimiz, öğrenci için taşın altına elini koyacak, risk alacak bir şeyler yapacak öğretmenimiz kalmadı.  Öğretmenine değer vermeyen bir toplumun çoban yetiştirmeye mahkûm olduğu aklımızdan çıkmamalı bir an bile.

Bir anlamı da disiplin olan eğitimi vermeye çalıştığımız okullarımızda disiplini kesinlikle ihmal etmemeliyiz.

Eğitimimiz adına bir sıçrama ve irkilip kendine gelme, aklımızı başımıza devşirmenin zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. İyi durup – düşünmeli, derhal kanayan bu yaramıza merhem olacak yepyeni bir model ve eğitim sistemi geliştirmenin zamanı gelmiştir. Yeter ki bizler iyi niyetle kendimize uygun yeni bir eğitim modeli geliştirmek isteyelim, inanın çok da uzaklarda değil bu model; kendimize bakmamız tarihimize bakmamız bile yeterli belki de.

Japonya’nın 15 yıllık bütün milli gelirini eğitime aktardıktan ve bütün varını eğitime yatırdıktan sonraki sıçraması olduğu kadar, eğitimle milli bilinci, ahlaki ve insani değerleri verememiş Ortadoğu ve Arap ülkelerinin düştükleri durum hemen yanı başımızda - gözler önünde, ona göre, benden uyarması.
                   Gürdal KARABIYIK
            [email protected]