Niyetimiz kimseyi kırmak değildir
şuradakini buraya koymak değildir
arada bir zülfü yâre dokunduk
tam yerine rast geldi manzara koyduk

Aç gözünü seyret tekrarı yok bunun
işimiz muhabbet efkârı yok bunun
arada bir dilimiz sürçer ise af ola
susmasını biliriz de kemiği yok bunun

Olacak, olacak, olacak o kadar,

Grup Gündoğar’a ait olan yukarıdaki dizelerle başlayalım bu haftaki yazımıza istedim. Öykülerimiz farklı olsa da yaşam ortak alanımız. Her birimiz yolculuğa başladığımız ilk durakta değiliz. Yolu uzun sanıp çokça tamah ettiğimiz yalan dünyanın duraklarına uğraya uğraya veda ediyoruz yaşanmışlıklara… Ve biriktirdiklerimizle ilerliyoruz bir sonraki durağa… Nihayete ermeden son nefesi vermeden sözün özüne, sahrada sudan yanmış yürekler gibi yanmak istiyoruz. Güzel olanı, güzele dair olanı biz yaşayalım istiyoruz. Güçlü olan, maddenin ve mananın vücut bulduğu bedenler biz olmak istiyoruz. Her önümüze gelene diz çöktürmek, doğru olanın bizden ibaret olduğunu haykırmak ve her durakta bizden geriye izler bırakmak istiyoruz. İyi de geride kalan izlerimiz, “ bir hoş seda mıdır?” “yoksa boş seda mı?”, bilmiyoruz. Her ne varsa güzellik adına yok sayıyor, ayaklarımızın altına serilen cömert toprağa meydan okuyor, sanki son durak gelmeyecekmiş gibi ortalığı kasıp kavuruyoruz. Âşık Veysel’in “ benim sadık yârim kara topraktır” dizelerinden hiç utanmıyoruz, ders almıyoruz. Geldiğimiz yeri, özü ne tez unuttuk. “Sahi, yaradılış gayemizi hatırlayan var mı?” Hatırlamaktan kastım, aklından geçirmek, söylemde bulunmak değil, eylemle buluşturup etrafı gülistan bahçesine çevirmektir. Ne oldu da insanlar bugünün Müslüman’ına geldiklerinde onlardan olumlu yönde etkilenmiyor. Yusuf İslam’ın “ Kuran’dan önce Müslüman’ları tanısaydım asla Müslüman olmazdım” demesi hayra alamet değil. Sahi ne zaman bu kadar uzaklaştık güzel olana dair her şeyden.. Hangi ara kör etti gözümüzü, sağır etti kulağımızı dünya çıkarı… Ne zamandan beridir satar olduk, üç kuruşluk dünya makamı için kardeşlerimizi… Abdurrahim Karakoç ne de güzel söyler;

Rıza-yı Hak için çıkmışız yola

Kullların engeli yıldırmaz bizi

Onulmaz dostların açtığı yara

Düşmanın kurşunu öldürmez bizi

Dost bildiklerimiz canımızı acıtır olmuş, yüreğimizi yakar olmuş. Kendi heva ve hevesine yenik düşen Müslüman’lar(!), önüne gelene çamur atar olmuş. Trene binenler, trenden inenler, binmeden inmeden, bindirilmeyenler önce trenin doğru istikamete gidip gitmediğinden emin olmalılar. Hayat treninin yolcuları indiğinde bir daha binemezler. Gerçek olan budur. Ve bu tren çıkar ilişkisi gütmez. Günde beş istasyona uğrar, mola verir. Nemalanmak isteyen yönünü kıbleye döner ve kul olmanın yiğitçe hakkını verir. Madde barınmaz içinde manadan gayrı hiçbir şeye izin vermez. Siyaset gütmez, insan sınıflandırmalarına ve sıfatlarına bakmaz, herkesi eşit tutar. Tam da bu esnada sorar ayetler” hiç düşünmez misiniz, hiç akletmez misiniz?” diye… Düşünebilmek için düşünmek eylemi ancak burada cereyan eder. Zira diğer bütün huzurlar(!), çıkar tezgâhlarında dokunmuş ucuz ipliklerden örme elbiseleri giydirir, gözleri kör, kulakları sağır eder, helalin harama peşkeş çekildiği makamları ayaklarının altına serer. Ve düşünme melekelerinin kaybolmasıyla, batılın kılavuzluğunda İslam’ın nuruna erişmeye çalışan aldanmış sürüler ortaya çıkar.

Her insanda olduğu gibi ömür yolculuğunda yaptığımız hataların varlığını kabul ederiz. Ve tövbe kapıları bu manada Yaradan tarafından bizlere sunulmuş birer nimet kapısıdır. “Hiç akletmez misiniz, düşünmez misiniz?” sorularını kendimize sorar ve hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmeye çalışırız. Başarabilir miyiz bilmem! Yüce Mevla bizleri, Karadeniz’in ücra bir köyünde dünyaya getirirken çok güzel işler başarabilme kudretini de bahşetmiş. Çizdiği yolda, hak olana hizmet eden bir lisesin öğrencisi yapmış. Kuran okumayı, anlayabilmeyi bahşetmiş. Hak davaya hizmet eden insanları sevebilmeyi nasip eylemiş. Bu yolda mesleğe başlamışız. Ve bu güzel insanları sevmeye de devam etmişiz. Ülkemiz yönetim biçimi olarak her ne kadar demokrasiden dem vursa da bunu tam olarak özümsemiş değil, kabul etmemiz gerekiyor. Kim gücü eline geçirmişse kalanlara teferruat gözüyle bakıyor. Yine öyle ilginç dönemlerden geçilmiş. Gümüş yüzüklerin, başörtüsü takanların, bıyığı şöyle, pantolonu böyle, diyerek ötekileştirilen insanların yaşadıkları var. Kelimeler kifayetsiz kalıyor anlatmakta… Yılmadan, bıkmadan, usanmadan var olmaya, azar azar da olsa inananın sesi soluğu olabilmeye talipli olmuşuz. Batı çalışma gruplarından, Sincan’da tankların yürütülmesinden, sekiz-on saatlik MGK toplantılarından, yazar kasa ve Anayasa kitaplarının fırlatılmasından ağzı yanan ülkem insanı yeni bir arayış içine girmiş. Gereğini de yapmış. Ülke kendine gelmiş. Güzellikler yaşanmış.

Mesela; 15 Temmuz’da kahraman halkımız, Çanakkale’yi, Sarıkamış’ı, Malazgirt’i hatırlattı bizlere, gurur duyduk. Ülkem ecdadın emanetine sahip çıkıp, geleceğine yön şekil verdi. 2053’lere, 2071’lere vizyon koydu… Peki, yanlış yapılmadı mı? Tabi ki, yapıldı. Yönetici seçimleri, adalet terazisinden çok uzaklarda bir yerlerde kaldı. Liyakat, ehliyet gibi kavramlar değerini yitirdi. “Farklı düşünüyorsun, demek yerine yanlış düşünüyorsun” ifadeleri hayat buldu. Ve nihayetinde kırılan birçok yürek atıl vaziyette kendi kaderlerine terk edildi. “Öz” o kadar kıymetli bir kavram ki, kaybolunca iş sadece söze kalıyor. Sadece söz…

Bir kez daha hemen hemen her ayetin sonunu” hiç akletmez misiniz, hiç düşünmez misiniz?” diye bağlayan Yüce Mevla, kullarına uyarılarını yapıyor. Bugün Sayın Cumhurbaşkanımızın himayelerinde gerçekleştirilen büyük işlerin gölgesine sığınarak, etrafa çaka satanları, makamları işgal edenleri er ya da geç bu toplum ifşa edecektir. Daha önceki dönemlerde yaşanan üstten bakma, ötekileştirme davranışlarınızdan zarar gören sadece siz değilsiniz. Keşke sadece sizler zarar görseniz, keşke… Unutmayın ki, hiçbir emek harcamadan hak etmeden gelinen yerlerin hakkı tam anlamıyla verilemez.

Her ne yaşanırsa yaşansın, “ tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek devlet” ülküsü içinde var

olanların yanında yanı başında bizlerde var olmaya devam edeceğiz. Muhtara kızıp merayı biçmeyeceğiz. Bu ülke, ayrıştırmadan, ötekileştirmeden çok çekti. Dik başlı değil dik duruşların sergilendiği, dünya ülkelerinin gıptayla baktığı, kardeşlik duygularının yoğunlaştığı bir dönemde, bu güzelliklere sekte vuran ve “mış” gibi yapan yönetici ayrık otlarının temizlenmesi kaçınılmazdır. Selam ve hürmetle…

İrfan ERTAV

Yazar