Dün olmalı.

Sosyal medya üzerinde gezinirken gördüm.

Evet, evet, dün olmalı.

Sosyal medya üzerinde gezinirken gördüm.

Ortadan ikiye ayrılmış mukayeseli bir kare...

Bir tarafta Avrupalı yaşlı bir çift, diğer tarafta ise...

Hayır, aklınızdan geçen ve hepimizin aşina olduğu Türkiyeli yaşlı bir çift değil.

Evet, diğer tarafta ise Türkiye’den bir çocuk...

Evet, evet, kulağınızı iyi açın, işittikleriniz gerçek yani hakikat, Türkiye’den bir çocuk...

Eskiden Türkiye’den yaşlı bir çift, Avrupalı yaşlı bir çift kıyaslaması yapılırdı.

Hepiniz bilirsiniz bunu.

Ama kıyaslamalar da güncellendi artık.

Zamlar gibi...

Öte yandan kıyaslamalar, yüz ifadesinden hareketle öze yolculuğun bir dökümü olurdu.

Ve genellikle şu kanaat oluşurdu üzerinde:

‘‘Avrupalı yaşlı çift mutlu ve huzurlu; Türkiyeli yaşlı çift ise kaygılı, endişeli ve mutsuz...’’

Gelin görün ki revize edilmiş kıyaslamada Türkiyeli yaşlı çiftin yerini Türkiyeli bir çocuk alıyor.

Avrupalı yaşlı çiftin fiziksel ve ruhsal hallerinde bir değişim yok. Onlar gayet mutlu, enerjik ve yaşam dolu... Değişmeyen tek şey, değişimin ta kendisi elbette lakin bu Avrupalı yaşlı çiftin dünyalık halleri hep aynı, elbette olumlu cihette...

Bizim ülkemizin çocuğu mutsuz, kaygılı, boynu bükük, kös kös oturuyor ve omuzlarında müthiş bir yaşam ağırlığı var.

Oysaki çocuklarımız gelinen noktada bunu mu hak ediyor?

Onlara bu mu reva görülüyor?

20 yıldır şunu yaptık, bunu yaptık, şöyle geliştik, böyle geliştik söylemlerinin çocuklarımızı getirdiği fiziksel ve ruhsal hal bu mudur efendiler?

Efendiler, kendi çocuklarınızın değil, halkın çocuklarının yüzlerine bakınız.

Göreceğiniz şeyler: Kaygı, üzüntü, yaşam ağırlığı, mutsuzluk...

Pekala neden böyle?

Neden?

Neden?

Zira çocuklarımız bilhassa son yıllarda ekonomik sorunlarla didişen ve boğuşan ailelerine şahitlik ediyorlar. Son aylarda bu hal iyice ayyuka çıktı. Görmeseniz de...

Zira çocuklarımız eğitim müfredatının ve sınavların altında eziliyor da eziliyor. İyi eğitim alamıyorlar. Zaten tüm paydaşlar için darboğazda, çıkmazda, açmazda, girdapta ve mahkumiyet-mecburiyet dehlizlerinde bir eğitim sistemimiz var. Ve bu sistemin bu hallerine şahitlik edip de kılını dahi kıpırdatmayan yetkili, yetkin, etkin kimseler var.

Zira çocuklarımız abilerinin ve ablalarının üniversite mezunu olsalar dahi işsiz kaldıklarına tanıklık ediyorlar.

Zira çocuklarımızın gündeminde oyunlar, eğlence, dinlenme mevzubahis değil. Varsa yoksa büyüklerin baskısı ve çizdiği rota... Kaderleri kendi ellerinde değil, büyükler onu da almışlar ellerinden. Kaderlerine ağlıyorlar, kaderlerinde yanıyorlar. Daha ne olsun ya!

Zira çocuklarımız şu yaşamda kendilerini değerli, anlamlı ve önemli görmüyorlar. Bedenleri ölçüsünde ayrılmış yaşam köşesine kıvrılıp sığışıyorlar işte. Vahim olan şudur ki genç olduklarında ülkeden sıvışmayı kafalarına koymuşlar.

Zira çocuklarımız her bakımdan doymak bilmeyen insanların ortasına düştüklerini görüyorlar. Öyle görünüyor ki açgözlüler ve açıkgözlülerden sıra gelirse adam gibi yaşayacaklar. Biliyorlar ki bu hayal ütopya... Ne acı! Ağla!

Zira çocuklarımız geleceklerinin çalındığının farkındalar. Açlık sınırı belli olan ülkemde tokluk sınırı belli olmayanlar yüzünden...

Zira çocuklarımız kaderlerini tayin edemiyorlar, güçlülerin çizdiği rotada darboğazdan geçiyorlar, ezile büzüle...

Bakınız ne diliyor Behçet Necatigil:

"Bütün çocuklar
Yokluk bilmesinler
Et, şeker, süt bulsunlar
Giyimli, tok ve rahat
Gitsinler okullara
Sınıflarını geçsinler.
Büyükler biraz daha yorulsun
Onlar da büyüsünler
Onlar da mesut olsunlar
Geçti, kaç savaş ezikliği
Çocukları düşünsünler
Çocuklar iyi gün görsünler."

 

 

Nazım Hikmet’in de bir dileği vardı:

 

‘‘... güzel günler göreceğiz çocuklar

motorları maviliklere süreceğiz.’’

 

Kulak veriniz Aziz Nesin’e... O ise çocuklar için nelere katlanıyordu ve neleri göze alıyordu:

 

"Öyle bir ağlasam
Öyle bir ağlasam çocuklar
Size hiç gözyaşı kalmasa.

Öyle bir aç kalsam
Öyle bir aç kalsam çocuklar
Size hiç açlık kalmasa.

Öyle bir ölsem
Öyle bir ölsem çocuklar
Size hiç ölüm kalmasa."

 

Çocuklar, ağlamasın, ben ağlayayım diyordu o.

Çocuklar, aç kalmasın, ben aç kalayım diyordu o.

Çocuklar, ölmesin, ben öleyim diyordu o.

Bugünün büyüklerine laf anlatmaya çalışıyoruz ya boşuna aslında.

Onlar kendi çocuklarının derdinde ve ikballerinin peşinde...

Gerçekleri söyleyenlere dünkü çocuk muamelesi yapmakta üstlerine yok zaten.

Lakin kendileri de dünkü çocuk değiller miydi?

Belki de gariban ve fakir bir ailenin çocuğu...

Efendiler!

Türk çocukları Benjamin Button gibi yaşlı doğuyor, yaşlı...

Duyun artık!

Görün artık!

Ne diyordu Araf 179. ayette:

‘‘... Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler...’’

Yeter artık, halden anlamayan hallerinizle Araf’ta bırakmayınız halkın çocuklarını.

Sıkışıp kaldık.

Ürküten dilinizden, kalbinizden, gözlerinizden dolayı...

Saygılar...

Yusuf SEVİNGEN