Hindistan'da filleri evcilleştirmek için ilginç bir yöntem kullanılırmış.

  Orman zeminine, filin içine düşebileceği büyüklükte bir çukur kazılır ve üzeri dallarla örtülür. Yavru fil gelip dallara bastığında çukurun içine düşer.

Fil, çukurdan çıkmaya çabalar ama başaramaz, takatsiz kalır, kurtulma ümidi kaybolur, hayatına dair müthiş bir korkuya kapılır, çaresizce bir mucize kurtuluş yolu veya ecelini beklemeye başlar.

Fil avcıları yüzlerini de kapatan tümüyle simsiyah giysiler içinde, ellerinde sopalarla gelip fili şiddetli bir şekilde döver, yara bere içinde bırakırlar.

Hayvan, yediği sopaların ve yaralarının verdiği acıdan ve çukura düşmesi nedeniyle yaşadığı korkudan dolayı, hayatında görmediği bir bunalım ve ruhsal çöküntü yaşar, birkaç saat içinde...

Sonra aynı avcılar, ağaçların arkasına gider ve üzerlerindeki siyah elbiseleri tümüyle çıkarıp, baştan aşağı beyaz elbiselerle ve ellerinde çeşit çeşit yiyecek ve meyve sepetleriyle geri gelirler.

File şefkatle yaklaşır, onu besler, yaralarına pansuman yapar, okşayıp sever, güzel sözler söyler ve onu düştüğü çukurdan çıkarırlar.

Fil, bu beyaz giysili kurtarıcılarının kendisine gösterdiği karşılıksız sevgi ve ilgiden dolayı o kadar minnettar kalır ki o andan itibaren ömür boyu onların gönüllü kölesi olur, her istediklerini yapar ve asla sözlerinden çıkmaz.

Onların kendisini az önce tuzağa düşüren, bunalıma sürükleyen ve döven siyah giysili adamlar olabileceği aklına dahi gelmez.

Teması Stalin'in Tavuğu Sendromu denen bu öykü ışığında şimdi güncel hayatımıza bakalım.

 Sahi bizde de öyle değil mi?

Bize her türlü eziyet eden, her türlü mobbingi uygulayan patronumuzun, iş arkadaşlarımızın, siyasilerin akrabalarımızın, bizi attıkları çukurdan kurtarmak için uzattıkları elleri görmedik mi?

Joker gülümsemeleri ile timsah gözyaşları arasında gidip gelen, ruh halleriyle bizi hasta eden bu hastalıklı bireyler yaşama isteğinden soğutmadı mı bizi?

Pandemi dönemi bittiği için paniğe kapılan bu bukalemunlar ruhlarının maskesini çoktan indirdikleri için, biz onları kalp gözüyle göremediğimiz için bize zarar vermeye devam etmiyorlar mı?

Ne yazık ki toplum olarak reflekslerimiz körelmiş durumda.

 Toplumun bir kısmı tamamen apolitik bir ruh hali ile Tik Tok, Instagram ,Survivor labirentinde kaybolmuşken bir kısmı ise tamamen politik hezeyanlarla kamplaşmanın ve sosyal medyada vandallaşmanın doyumuna ulaşmaktadır.

 Kutuplaşmanın arttığı ve siyasetin tamamen takım tutar gibi yorumlandığı bu mecrada Fenerbahçe şampiyon olmasın da kim olursa olsun , Galatasaray küme düşsün de ne olursa olsun çizgisine evrilmesi bizi dipsiz bir kuyuya doğru sürüklemektedir

 Millet başını ne tarafa çevirirse çevirsin paradoksu çözecek gibi gözükmemektedir.

 Milletleri bir arada tutan en önemli şey, konsensüs , ülkü birliği ve ümittir.

 Ve ne yazık ki şu anda millet ümitvâr değildir.

Ve yine ne yazık ki millet asgari müştereklerde uzlaşacak gibi de gözükmemektedir.

Aynı gemide yol alanların bir kısmı geminin hasar görüp görmediğine aldırmaksızın bir an önce ya isyanla ya da mürettebat arasında seçimle kaptanı derdest etme peşindedir.

 Peki bizde neden hep böyle 15 -20 yılda bir kaos yaşanır? Bunu sadece dış güçler tanımlaması ile açıklayabilir miyiz?

 Tanzimattan beri sürekli bir kurtarıcı, sürekli bir lider bekliyoruz. Avrupa'da halk her zaman örgütlenerek, haklarını koruyarak iktidardan talepte bulunurken bizde lider odaklı bir kurtarıcı arayışı var Fatih Terim gelsin, Galatasaray'ı kurtarsın. Aziz Yıldırım gelsin, Fenerbahçe'yi kurtarsın.

Vali Recep Yazıcıoğlu gelsin, Tokat'ı kurtarsın .

 Atatürk gelsin, Türkiye'yi kurtarsın.

Nasrettin Hoca gelsin, bizi fillerden kurtarsın.

Bir Nasrettin Hoca gelsin, bütün riskleri alsın, Timur ile görüşmeye giderek fillerden yana şikayetimizi iletsin .

Timur kızarsa O'na ceza versin.

 Kızmaz da filleri alırsa ne âlâ memleket.

 Biz de oturur eleştirilerimizi yaparız ,dedikodumuzu yaparız, çayın yanında çekirdeğimizi çitlerken vatan da elden gidiyor diye şiirler okuruz.

Genlerimizle oynadılar sanırım, inisiyatif alamıyoruz.

 Celladımız bize sık sık gülümsüyor.

 Tekmesi tabure ile buluşmadan önce onun bakışlarını sahici zannederek mütebessim bir şekilde hayata veda ediyoruz.

 Bizi cellattan kurtaracaklarını vaat edenler de ne yazık ki cellatlar ordusu.

 Çünkü bize hak ile adalet ile liyakat ile yaklaşmıyorlar .

Sadece sıra bizde diyorlar

 Biz geleceğiz ve onların yediğini artık biz yiyeceğiz.

 Yine olan Mehmet'e olacak Memiş'e olacak.

 Yine yüzde onluk dilim her zamanki gibi iktidar olacak.

 Yine vergiyi gariban kesim verecek.

 Yine asgari ücretli bu toplumun yükünü taşıyacak ve biz kurtarıcı beklerken ,cellatlarımız ellerinde ipleriyle, ilmekleriyle bize pis bir sırıtacaklar.

Nasıl ki Osmanlı'da vergi veren, askere giden şehit olan, tımar yapan, sipahi besleyen gariban Anadolu halkı ise günümüzde de bir şey değişmiş değil.

 Vergiyi veren bordro mahkumları, şehit olanlar ise gariban Anadolu'nun çocukları.

Yüzde onluk krema tayfa adamını buluyor. Bedelini ödeyerek oğlunu askere göndermiyor, işini kuruyor, yurt dışında okutuyor.

 Kabuğunu kırmaya çalışan Anadolu çocukları ise en fazla beyaz yakalı olabiliyor, orada da ücrete, maaşa talim ederek ömrünü nihayete erdiriyor. Krema güç ve sermaye her zaman iktidarda oluyor.

 Türkiye'de başta hangi siyasi parti olursa olsun güç sahipleri ve belli soyadlarına sahip aileler gücün el değiştirmesine izin vermiyor.

Fenerbahçe'de Ali Koç Beşiktaş'ta Rahmi Koç Galatasaray'da Kıraç ailesi aynı sermaye grubunun her takımda her klikte iktidar olduğunun en bariz örneğidir.

Uyan dostum uyan.

Şikâyet etmeyi bırak, doğru dur,  dik dur.

 Çalış.

 Bunu prensip haline getir.

 Alış.

 Şikâyet etmek, sızlanmak zamanı geçti.

Unutma.

 Her memleket layık olduğu üzere yönetilir.

 Küpün içinde ne varsa dışına o sızar hatırla.

Cellatlar bize karanlıkta göz kırpmaya devam edecekler.

Sen ıslık çalmayı bırak ve benim soruma cevap ver;

 Sahi sen hiç celladına gülümsedin mi?

"Tek Perdelik Bir Oyun" şiirimle yazımı sonlandırıyorum.

...

Sallanmak bir salıncakta,

Boynunda ip olduğu halde,

Sallayanın,

Celladın.

Her sallanış,

Biraz daha yaklaştırır seni,

Sensizlikler dünyasına,

Yalnızlığa

Boşluğa...

Hayal mi yoksa…

Gerçek mi?

Hayaller dünyasında

Bu sorunun cevabı?

Meçhulleri hedef alan

Uzayan

Bu bomboş yoldan,

Tek başıma geçerken

Dört bir koldan,

Uzanmış kötülükler,

İyiliği seçerken,

Elveda demek,

Boşlukta kalmak,

Karanlıklardan,

Aydınlıklara salınmak...

Duyduğun son ses

Bir kemik sesi boyundan,

Bir de dilsiz celladın sesi

Tek perdelik oyundan.

Erhan Ziya SANCAR

Eğitimci Yazar