Biteviye bir döngünün içine hapsedilen paha biçilemez yürekler tanıyorum. Belki küçük bir kıvılcım gerekiyor belki bir güzel söze ihtiyaç duyuyor ortaya çıkmak için. İhtiyacın belirlenmesi her zaman kolay olmasa da bunun topluma sağlayacağı getiri düşünüldüğünde ortaya konulacak çabaya değer diyorsunuz. Neden mi bahsediyorum? Enerjisini kullandığınızda uçabileceğiniz, kaldığınız, durduğunuz yerlerden çok ötelere gidebileceğiniz gençlikten bahsediyorum. Yüreklere dokunulmayı bekleyen yüz binlerce fidandan bahsediyorum. Asım’ın neslinden bahsediyorum. Hâsılı yarenler geleceğimizden ve umutlu yarınlarımızdan bahsediyorum. Hantal bir eğitim yapısı, değişime direnen anne ve babalar, çıkar uğruna yozlaştırılan değerler içinde nasıl olacak ki bu çaba diye düşünülebilir. Elbette kolay olmayacak. Nasıl yapmalıyım yerine “niçin yapmalıyım?” diye bir soruyu sormak sonuca daha hızlı götürecektir bizi. Cümlenin yüklemine doğru sorular sormalı ki, özlem kendini ele versin. Beyhude bir yaşamın koynunda sorumsuzluğun
bitirdiği gençleri kazanmak çabasıdır işimiz… O halde faili değil fiili ele almak, yapılan eylemin faile verdiği zararı tespit etmek yerinde olacaktır.

“Bizim zamanımızda…” diye başlayan hiçbir cümlenin gençlerin yüreğinde karşılığı yoktur. Senin, benim zamanım ile gençlerin zamanı farklı yaşam aralıklarına denk geliyor. Öncelikle kabul etmemiz gereken şudur. Bu kadar etrafı sosyal ağlarla ve teknoloji ile kuşatılmış bir neslin kimliklerine ithamlarda bulunulmaktan vazgeçilmelidir. Hepimiz bu çağın çocukları, gençleri olsaydık, nasıl bir tutum ya da davranış örüntüsünün içinde yer alırdık? Bundan otuz sene öncesinin çocukları ve gençleri olarak, çağımızın gerektirdiği bütün argümanların hakkını vermedik mi sanki? Kabul etmemiz gereken önce budur. Burada öncelikle empati kurması gereken gençler değil, olgunluk çağındaki anne babalardır. Zira henüz bilmediği bir yolda karşılaşacağı problemlerden habersiz biri ile o yolları tüketmiş ve farkındalıklar yakalamış olgunluğun kimlikleri karşı karşıya… Kırmadan dökmeden, derleyip toparlayarak insan özüne yakışır, yaraşır bir neslin hayata tutunmasını sağlamak gerekir. Bu sebeple çocuklara, gençlere yönelik “-benim zamanımda yamalı pantolon giyerdik, bir ekmeği beşe bölerdik, bulursak onu da… Zeytini ikiye bölüp ekmeğe katık ederdik. Üstümüze okul başlarken yeni şeyler alırdık. Yokluk vardı, gaz kuyrukları, tuz kuyruklarında bekledik…” gibi daha nice malayani sözlerden vazgeçmelisiniz/vazgeçmeliyiz. Zira karşınızdaki muhatabınız olan gençler: ” ne yapayım bu çağda doğmak benim suçum mu? Ben de mi yamalı pantolon giyeyim, zeytini dörde mi böleyim? Peynir yoktu diye bugün bu nimetten faydalanmayayım mı? Ne yapayım baba? Söyle bana, ben baba mı olayım sen benim evladım mı olsan abaca? Nasıl yapsak?” diyebilirler. Demeseler bile bu duygu içinde düşüncelere dalacaklardır. Ve hal böyle olunca da onların yüreklerine “ benim zamanımda böyleydi…” cümleleriyle varamayız/varamazsınız. Varsanız da karşılık bulamazsınız. O zaman teşhisi doğru koymak ve tedaviyi doğru uygulamak elzemdir. İnsanların hayatlarını fasılasız kuşatan teknoloji maalesef kimliklerin yeşermesine, karakterlerin oturmasına izin vermiyor. Bir hayal perdesi açılıyor ve bir ekran… Dünyanın öbür ucuna anında yolculuk yapabilen, her türlü ahlaki değerden yoksun, öz kültür öğeleriyle örtüşmeyen olumsuzlukları cam ekranlardan izleyen yeni neslin silkelenmesini sağlamak ilk adım olacaktır. Bunun için onlarla etkili vakit geçirmek zorundayız. Akşam eve gelindiğinde aynı sofra etrafında oturulmuyor, herkes kendine göre bir beslenme saatine sahip oluyorsa önce suyolunun kesilmesi iyi olacaktır. Bu sebeple aile içi iletişimin yüksek tutulması önerilebilir. Aman, ne olacak aile içinde her şey konuşulabilir. Kız erkek arkadaşını, erkek kız arkadaşını destursuz eve davet edebilir, ailenin bütün gizemini yok edecek olumsuz tüm davranışlar sergilenebilir, noktasına da varılmamalıdır. Her şeyin bir düzen, nizam içinde ilerlemesi anlamlıdır. Anne, anne rolünü, baba, baba rolünü üstlenmeli ve öyle davranmalıdır. Çocukluk yıllarından itibaren kültürümüzün çocukların yüreklerine ilmek ilmek, nakış nakış işlenmesi sürecin yönetimi açısından kıymetlidir. Çağın teknolojisinden uzak kalmak mümkün olmayacağına göre bu teknolojinin “ne zaman, nerede, ne kadar” kullanılacağına dair bir kültürün de oturtulması isabetli bir yaklaşım olacaktır.

Kıymetli büyükler, siz hangi meyvenin temsilcisiyseniz, o aile ağacının dibine sizden birileri dökülecektir. Yani bir portakal ağacıysanız, dibinizde armut bulamazsınız. Kısaca sizin siluetleriniz, sizin izleriniz olacaktır. Çocuklarınız sizin fabrikanın ürünü olarak mevcudiyetlerini koruyacaklardır. Öyleyse çocukların ve gençlerin davranışlarına odaklanmak doğru ve isabetli bir tutumdur. Kişinin kimliğine zarar vermeden davranışın hedefe taşınması sorunların çözümünde önemli bir hamledir. Tabii her yaşanan sorunun bir parçası da sizsiniz. Bunu da unutmayacaksınız. Anne babalık neresinden tutarsanız tutun çok zor bir zanaattır. Çok büyük bir sorumluluk ve eğitim bilinci gerektirir. Öyle “saldım çayıra Mevla’m kayıra” diyemezsiniz. En büyük öğretmen anne babadır. Unutulmaması gerekir.

Son dönemde dünyayı kasıp kavuran pandemiden dolayı hemen hemen hepimiz zorunlu evlere hapsedildik. Her gün onlarca vefat haberiyle irkiliyoruz. Aramızdan dostlarımızı, kardeşlerimizi kaybediyoruz. Ne kadar aşina bir davranışa büründü farkında mısınız? Ve tüm bu olumsuzluklara rağmen hala sorumsuzca hareket eden binlerce insana şahit oluyoruz. Ne oldu böyle bize derken bir noktaya varıyoruz. Sorunun kökeni belli aslında… Biz Yaradan’ın emirlerine yüz çevirdik.(Hâşâ Allah muhafaza eylesin). Çocuklarımızı gençlerimizi bu sanal alandan kurtaralım, sosyal ağların kucağından uzaklaştıralım derken, bizzat gelip tam orta yerine kurulduk. Belki de bu bir fırsattır ne dersiniz? Kitaplarla yakınlaşmanın, birlikte daha etkili ve güzel vakit geçirmenin, hayatı iliklerine kadar birlikte paylaşmanın ve yeniden büyük aile olmanın bir fırsatıdır. Azami ölçüde eğitim öğretim faaliyetlerini teknolojinin desteğiyle götüreceğiz. Ancak, kitap raflarında epeydir tozlu kalmış kitapları raftan aşağıya indirip yüreklerimize misafir etmeyi de unutmayacağız.Kuran ile, sünnet ile daha çok haşır neşir olacağız.Bunu örnek davranışlarla genç kuşaklara aktaracağız. Zira biliyoruz ki, “ çocuklar, gençler sizin söylemlerinize değil eylemlerinize bakar”.

Dünyanın bir ucundan bir ucuna gitmek yıllarımızı almıyor artık. Ama hemen yanı başımızda duran en yakınımızın gönlüne girebilmek için ne çok zamana ihtiyaç duyuluyor bazen. Küllenen yürekleri yeniden üflemenin vakti gelmiştir. Özde olan közü, cevheri çıkarmak bizim işimiz. Zira hepimizin içini kasıp kavuran samimiyet ve aidiyet özlemidir. Bunu yeşertmek için, yüreğinizden kovamadığınız bütün insanlar ne kadar uzağınızda olursa olsun yanı başınızda sayılır. Şimdi, hemen bir dostunuzun telefonunu çaldırın, bir kardeşinizin mesaj ekranına düşsün kırmızı kalpleriniz. Ve ev hanesinin üstüne Yunus’un dilinden Mevlana’nın gönlünden nağmeler doğsun güneş gibi… Sözün güzelini söyleyerek başlanan cümleler yazılsın tüm yüreklere inşallah…

Selam ve hürmetle

İrfan Ertav
Yazar