Biz insanlar dünyaya gözlerimizi açtığımızda ağlarız.

Dünya anamızı ağlatacağı için mi ağlarız?

İşte orası meçhul...

Dünyadaki ilk günlerimiz, rutin bebekliklerle geçer.

Aslında rutin bebekliğimiz rutin büyüklüğümüzden daha meraklı, daha keşfedici, daha hayalperesttir...

Bu bakımdan diyebiliriz ki her doğan fıtrat üzere doğar.
Yani insan hayalperest doğar.

Bebeklikten büyüklüğe doğru hep merak eder dururuz.

En yakıcı olana bile dokunmaya çalışırız.

Minicik ellerimizle kuşları yakalamanın yollarını ararız.

Rüyalarımızda melekler gibi bazen masmavi göğün derinliklerine dalıyoruzdur, bazen de kuşlar gibi yeryüzü ile gökyüzü arasında en güzel mekanların üstünde uçuyoruzdur.

Bu bağlamda ifade etmeliyim ki kuş bakışı, içgüdüseldir ve insan olarak en geniş bakış açımızdır.

Martı Jonathan Lıvıngston gibi desem olur mu?
Bilemedim şimdi.

Lakin Özdemir Asaf, o kuşlara bakarak dile gelir sonra:
‘‘hayat kısa, kuşlar uçuyor...’’

Ayaklanıp yürümeye başladığımız an merakımızın, keşif gücümüzün, hayal yakıtımızın önüne büyüklerimiz setler, engeller, barikatlar çeker. Önümüzde faşizmin kalesi Berlin Duvarı olur, Türkiye’nin en yüksek dağı Ağrı Dağı olur ya da dünyanın en yüksek dağı Everest olur. Gözümüzde büyütürler hayatı böyle böyle. Bir algı, çıbanbaşı gibi çıkar içimizde bir yerlerde: ‘‘Ulan neler oluyor, nereye düştüm böyle?’’ Büyükler için bu algının bir hık mıkı var tabii, o da şudur: ‘‘Serde kol kanat germek var.’’ Yersen elbette...

Aslında minik ellerin, küçük gözlerin merakı, keşif gücü, hayal yakıtı anlam arayışındadır. Dünyada kendisini bir yere konumlandırmak ya da koymak ister. Durum böyle olmamış olsaydı insanlık yerinde sayardı. Yol alamazdı. Öyle yollar almış ki Amerika’yı keşfetmiş, öyle yollar almış ki uzaya çıkmış, halihazırda Mars’a yol almış durumda... Bu gerçeklerin karşısında miniklerin ve küçüklerin önlerinde afaki aşılamayacak dağlar ve korku duvarları yaratanlar, gerçekliği dışlayarak minikleri ve küçükleri darboğazlarda kıvrandırıyorlar. Bir Truman Show’un figüranları yapıyorlar. Çıbanbaşı gibi bir algıyla manipüle ediyorlar.

Heyhat!

Bu korku duvarlarının ve afaki aşılamayacak dağların yaratıldığı yerler ise şu anki
okullardır. Bu okul ortamları kökten çözülmeden hiçbir sorun çözülemez. Zira iyi olanlar, kötü sistemin içinde ya kayboluyor ya da kötüyü kamufle eden kılıftan ibaret kalıyor.
Halihazırdaki okulların dayattığı sınavlar ise minikleri ve küçükleri boyunlarından zincirliyor.
Oysaki minikler ve küçükler zincirsiz yaşamak istiyor. Hakları değil mi büyükler?
Boynundan zincirlenen bir miniğin ve küçüğün kafasını çalıştırması düşünülemez. Nitekim miniklerimizin ve küçüklerimizin bu darboğazlarda meraklarını, keşif güçlerini, hayal yakıtlarını tüketiyoruz. Büyüklerin dediği okulları bitirdiklerinde ellerinde kendilerinden zerre bir şey kalmamış oluyor. Heyhat!

Halbuki anlamı arayarak başlamışlardı, dünyada kendilerini bir anlam noktasına yerleştireceklerdi, gel gör ki büyüklerin dayattığı okullara yerleşmek için girdikleri sınavlara hazırlık süreçlerinde kendilerini anlamsız çukurlara attılar. O çukurlarda Yusuf gibi beklediler. Olur da Yusuf’u kurtaracak bir el o çukura el uzatır ve oradan onları alır. Almazsa Yusuf orada iken babası Yakup ağlamıştı ona, bizim çocuklarımızın ise anası ağlar. Eee ne demişler:

‘‘Ağlarsa anam ağlar, gerisi playback yapar.’’

Çözüm ise ancak şöyle olur:

Okulları kökten düzenle...
Sınavları kaldır...
Miniklerin, çocukların, gençlerin anlamını bulacak muhtelif yolları koy sistemin içine.
Minikleri, çocukları, gençleri anlamsızlaştırma.
Minikler, çocuklar, gençler bir anlamın içinde kendilerini bulsunlar.
Mutatı sök at.
Dikiş tutmuyor işte.
Zorlama daha...
Olmuyor, olmuyor, olmuyor...
Yık şu eğitim sistemini...
Kur yenisini...

Saygılarımla...

Yusuf SEVİNGEN