LGS bitti.

Herkese geçmiş olsun.

Türkçe ve matematik sorularının belirleyici olacağına dair bir izlenim edindim.

Lakin ben işin burasında değilim.

Sınavın Türkçe soruları ilgimi çekti.

Bu sene ses getiren sorular Türkçe soruları oldu.

Ne diyor Fazıl Hüsnü Dağlarca:

‘‘(…) Türkçem, benim ses bayrağım.’’

Türkçe ile ses çıkarırız.

Türkçe ile söz oluruz.

Türkçe ile karışırız hayata.

Bu sefer LGS’de sesini duyduk.

Hiç bu denli ses getirmemişti Türkçe.

Düşünün ki sorularda bir aslan gibi kükrüyor.

Yaşam sahasında ise ekseriyetle ‘‘ııııı, şeyyy, yani, aynen’’ sözcükleri ile hayat buluyor.

Gelin görün ki LGS sonrası sosyal medyada fırtınalar kopardı.

Hal böyle olunca kalemimiz el verdiğince yönümüzü ses bayrağımız Türkçemize dönelim dedik.

Türkçe, esnekliği olan bir dildir, hepinizin malumudur.

Bu özelliğinden ötürü bırakın soruları günlük hayatta dahi Türkçeyi anlamada ve Türkçe ile anlatmada sıkıntılar yaşarız.

Yanlış anlamalara yer vermemek için kırk takla atar dilimiz.

Hatta dilden kaynaklı bir kusurun sonuçları karşısında: ‘‘Ayıkla pirincin taşını.’’ deriz.

Kelimeleri titizlikle seçeriz.

İnce eleyip sık dokumak da diyebilirsiniz buna.

Alimallah patavatsız, şom ağızlı falan oluruz, dilimizin kemiği de olmayabilir.

Ağzımızla değil, ses bayrağımız Türkçemiz yani ana dilimiz ile konuşmak isteriz.

Öyle ki dilimizden ağzımız yandığı için sözcükleri üfleye üfleye ağzımızdan çıkarırız.

Türkçeyi anlamak da Türkçe ile konuşmak da kuyumcu titizliğinde bir işçilik gerektiriyor görüldüğü üzere.

Ama gelin görün ki çocukluktan itibaren ağzımız sıkı, ağzımızda dil rahatlığı yok.

En sonunda da okulda öğretilen Türkçe ile kıstırılıyoruz.

Dil doğal akışına bırakılsa o denli rahat olacak ki…

Lakin sınavlar, ah şu sınavlar!

Hal böyle iken soru hazırlayanların, Türkçe sorularını çözecek olan küçükleri düşünmesi önem arz ediyor.

Küçüklerin hayal dünyasına ve ufkuna bazen dar gelir ses bayrağımız Türkçemiz.

Sözcüklerin taşıdığı anlamlar, küçüklerin dünyasından bambaşka görünebilir ve onların dünyasında bambaşka haller alabilir.

Çocukların Türkçenin esnekliğinin gazabına uğramasına mahal vermeyecek biçimde hazırlanacak sorular, her zaman yeğ tutulmalıdır ki çocuklarımız dilin tadına varabilsin. Hatta sorular olmadan dilimizi öğrensek… Sınavlardan bağımsız…

Diğer türlü çocuklarımız için Türkçe soruları dil yarası olarak kalıyor ve kalmaya devam edecek.

Can yaktığı için elbette…

Meselemiz çocukların dili anlamasını sağlamak mı yoksa dilin arapsaçına döndürülerek içinden çıkılmaz bir kıvama gelmesine sebebiyet vermek mi?

Soru hazırlayanların meselesi çocukları aldatmaya çalışmak mı, tuzağa düşürmek mi, kandırmak mı?

Soru hazırlayanların meselesi dili bulandırmak mı bulamaç kıvamına getirmek mi?

Soru hazırlayanların meselesi sihirbazlık mı, çocukların bu sihirbazlığın numaralarını çözmesini istemek mi?

Soru hazırlayanların meselesi sorularla donatılmış sınav kitapçığı sahnesinde kendi borularını mı öttürmek yoksa Türkçeyi mi konuşturmak?

ARTIK SINAV DÜZENİ BİTMELİ.

ARTIK BU ELEME YÖNTEMİ SONA ERMELİ.

ARTIK MESELEMİZ BOL DENEME YANILMANIN OLDUĞU, BOL YANLIŞIN YAPILDIĞI, BOL FIRSATLARIN VE ŞANSLARIN VERİLDİĞİ, HER ÇOCUĞA GÖRE BİR OKUL ÇEŞİTLİLİĞİNİN BULUNDUĞU (ANAOKULUNDAN ÜNİVERSİTEYE DEĞİN), SINAVLARIN HİÇ OLMADIĞI (SINAVIN OLDUĞU YERDE ÇOCUK HİÇTİR), TÜRKÇENİN BU RAHATLIK İÇİNDE ÖĞRETİLDİĞİ BİR DÜZEN YA BUGÜN OLMALI YA DA YARIN ÇOK GEÇ OLACAK.

Saygılarımla…

Yusuf SEVİNGEN