Eğitimin milli olduğu, herkesi, her siyasi görüşü birleştirmesi düşüncesinden yola çıkarak; “Eğitimde Yeniden Yapılanma” (2002) kitabımı yazarken birçok partinin eğitimle ilgili seçmenlere vaat ettikleri programlarını inceleyip, bu konuda yetkili kişileriyle konuşma imkânı bulmuştum. 

Bir partinin eğitimle ilgili yetkilisine, üzerinde çalıştığım yeni sistemi takdim ederken; 

- “Hocam, Ben, uzun süre Japonya’da kaldım, onların sistemini çok beğendim. Japon eğitim sistemini bizim ülkemize çok iyi uyuyor. Bizim partinin parti programında da bunu öneriyorum. 

- Sayın Hocam, parti programınızda her alanda millilik vurgulanıyor. Biliyorsunuz eğitim millidir. Yani başka bir ülkenin eğitim sistemi bize asla uymaz. Çünkü bizim milletimizin hasletleri farklı, dinamikleri farklı, imkânları farklıdır.  

Kitabım çıkmadan dile getirdiğim UZUN YAZ TATİLİNDEN ALINIP,SÖMESTRİYE İLAVE EDİLMELİ önerim Akşam Gazetesinde sürmanşetten verilmiş ve bir anda Türkiye’nin gündemine oturmuştu. Bu sırada dönemin Milli Eğitim Bakanıyla Başkent Öğretmenevinde bir toplantı sırasında karşılaştığımda; “Sayın Bakanım, gazete ve televizyonlarda manşet olan, uzun tatillerin kısaltılması, önerisini, pek çok sorunu ortadan kaldıracağı düşüncesiyle ben dile getirdim.” 

- Demek Hocam, siz dile getirdiniz. Peki, yazlıkları olanlar buna ne diyecek, hiç düşündünüz mü? 

- Sayın Bakanım, ben onları değil, sayısı milyonları aşan çocuk işçiliğini ortadan kaldırmayı düşünmüştüm.  

Hem seçimlerde vaat edildiği için, hem de benim de üzerinde durduğum konular olduğu için bu konuları aynı Bakanın göreve getirdiği Yüksek Öğretim Genel Müdürüne sordum.; 

- Sayın Hocam, kamuoyuna açıklanan, fırsat eşitliğini ortadan kaldıran, eğitimde iki başlılık yaratan dershanelerin kapatılması konusunda, üniversiteye giriş konusunda Genel Müdürlüğünüzce bir çalışma yapılıyor mu? 

- Hocam dershanesinin kapatılması nereden çıktı? Bunu yapınca, bizi bir gün iktidarda durdurmazlar, zaten zar zor bir iktidara geldik, üstelik koalisyonun diğer partileri buna sıcak bakmaz…!!!. 

Kitabım basımı aylarca engellemelerden sonra nihayet yapılmıştı. Kamuoyunda ve basında tanınırlığımız gittikçe artıyordu. Bu sırada ülkemizde yeni bir siyasi görüş yalnız başına iktidara gelmişti. Her alanda olduğu gibi eğitim alanında da çok hummalı bir reform çalışmaları başlatılmıştı. 

Milli Eğitim Bakanı olarak da, geçmiş siyasi popileritesi çok yüksek, radikal söylemleri olan, genç bir hukukçu atanmıştı. Kendisi işin uzmanı olmadığı için uzman kişilerle sürekli müşavere halindeydi. Bu bağlamda benimle de görüşmüştü. Ben kısa bir hoşbeşten sonra hemen konuya girdim; 

- Sayın Bakanım, eğer eğitimde bir reform yapacaksanız, ya devlet okullarını, ya da dershanelerin kapatılması gerekir. Çünkü bunlar devlet okullarına paralel bir iş yapmaktadır. Çünkü buralar üniversiteye girişte bir basamak olarak işlev görüyor, gidemeyenler üniversiteyi kazanamıyor. Yani anayasadaki fırsat eşitliği burada ortadan kalkıyor. Öğrenciler üniversiteye giriş öğretimini buralarda, diplomaları devlet okullarından almak için kullanıyorlar. 

- Hocam, tam anlayamadım, ne demek istediniz? İkisi bir arada olsa reform yapılmaz mı? 

Aslında Bakan Bey söylediklerimi çok iyi anlamıştı, ama radikal önerimin siyasi boyutunun hesabı O’nu tedirgin yapmıştı. Tekrar görüşmek üzere vedalaştık. İkinci görüşme 3-4 ay sonra gerçekleşmişti. Bu sefer biraz isteksizdi. Çünkü bir şeyi söylemek kolay, ama yerine getirmek hiç de kolay değildi. Yani kamuoyuna yaptığı radikal söylemleri icraata yansıtamamıştı. Bu durumdan kısa bir süre sonra Milli Eğitim ve Kültür Bakanları yer değiştirmişti. 

Eğitim, tıpkı dil gibi canlı bir süreçtir. Sürekli değişiklikler, yenilikler, reformlar yapılması gerekmektedir. Yani şimdi de eğitim-öğretim de eksiklik, noksanlık mevcuttur. Bunun için yeni değişiklikler yapılmalıdır.  

Yıllar sonra, şu an görev yapanlar da benim gibi sistemle ilgili farklı düşüncelerini, önerilerini dile getirecektir. O zaman tecrübeli, uzman eğitimcilerle müşavere etmek de fayda vardır. 

Kamu Ajansta köşemde daha önce birkaç defa dile getirdiğim bazı önerilerimi bir kez daha haykırıyorum; ortaokul son sınıfta yapılan ve 12 milyon öğrenci ve velilerini gereksiz masraf, panik ve strese sokan LGS sınavları kaldırılsın, onun yerine LİSE 1.sınıfta not durumuyla, -TLG -Tercihli Liselere Geçiş Sistemiyle girilsin. 

Daha önce ilkokullarda yapılan Anadolu liselerine ve kolejlere geçiş sınavı nasıl kaldırıldıysa, bu da kaldırılabilir. Çünkü her yıl iki milyona yakın öğrenci sanki YKS sınavı gibi bir hazırlık içine giriyorlar.  

Artık, EBA AKADEMİ PROGRAMI sayesinde tercihli-tercihsiz liseler arasında da pek fark kalmamıştır. Bundan dolayı da hem veliler,hem öğrenciler, hem de  Milli Eğitim Bakanlığı artık bu gereksiz yükten kurtulmalıdır.. 

Yine ortaokullarda ve sonra da liselerde sorun yaratan, az miktarda çürük elmanın milyonlarca diğer elmaları çürütmemesi için, okul değişikliği ve açık öğretime geçiş yetkili yeni DİSİPLİN KURULU getirilmelidir. Bu husus olmadığı için 12 yıllık zorunlu eğitim tartışılmakta ve bu şekilde sürdürülemeyeceği, bir işkence haline dönüşeceği endişesi konuşulmaktadır.  

Yine 12 yılı bitiren öğrencilerimize, kurallı İngilizce öğretimini öğretememek yerine 200-300 pratik konuşma cümlesini öğretecek bir teknik geliştirmelidir. 

Bazı bakanlar yaptıklarıyla zihinlere kazılmıştır. Mesela; Öğretmenler Günü Kutlamasını getiren Bakan Hasan Sağlam,  ÇPL’yi getiren Bakan Mehmet Sağlam, zorunlu eğitimi 8 yıla çıkaran Bakan Hikmet Uluğbay, zorunlu eğitimi 12 yıla çıkaran Bakan Ömer Dinçer, Dershaneleri kapatan Bakan Nabi Avcı vb. 

Güzel söylemleriyle toplumun büyük çoğunluğunun beğenisine mazhar olmuş, toplumun somut çok şey beklediği Milli Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk, akıllara kazılacak bir yeniliğe imzasını atması beklenmektedir. Bu da ortaokullarda LGS’ nin kaldırılması olabilir.  

Ayrıca, Talim Terbiye Kurulu, Temel Eğitim ve Orta Öğretim Genel Müdürlüğü yetkilileri, zaman kaybetmeden önerilerim üzerinde bir çalışma başlatmalı ve bunlar için gerekli yönetmelik değişiklikleri yapılmalıdır. 

Kalıcı bir icraat yapılmadığı taktirde, yukarda anlattığım bakan ve bürokratlar da ve olduğu gibi, “laf var, ama bir icraatı yok” olarak bir müddet kamuoyunun hafızasında yer alır. Sonra tamamen unutulur.  

Çünkü; ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. 

Şemsettin CERAN- 
“Eğitimde Yeniden Yapılanma” Kitabının yazarı