1911’de Trablusgarp’ta savaşıyor.

Sol gözünde savaşın izlerini taşıyor.

1915’te Çanakkale’de harp ediyor.

Cep saati canını kurtarıyor.

1919’da Samsun’a çıkıyor. 

Canını dişine takıyor.

Padişah, önderlik etmek yerine işgaller karşısında İstanbul’da eli kolu bağlı beklerken o Havza, Amasya, Erzurum ve Sivas’ta kurtuluş için adam topluyor. Kurtuluşa el atmış ve gövdesini koymuş. Velhasıl kurtuluş için bir serdengeçti.

Bilahare kurtuluşa önderlik etmekten aciz padişahın defterini dürüp milli iradenin önünü açmak için 1920’de TBMM’yi açmış.

1923’te cumhuriyeti ilan ederek padişahlığın defterini dürmüş. 

Milli iradeyi baş tacı etmiş. 

Kim mi?

Elbette M. Kemal Atatürk...

Ve Atatürk, kurtuluşa önderlik ederken kuruluş için de cumhuriyet devrimlerine yol vermiş. Zaten bu devrimler çoktan uç vermişti. Yani gelmişti ama geçmemeliydi. Kalmalıydı ve ülkeye yayılmalıydı.

1925’lerde, 1930’larda badireler atlatmış. Bir oh diyememiş hayatta. 

Selanikli bir yetim...

Hadi 1923’ü baz alın, kısmen oh diyebildiği 57 yıllık ömründe 15 yıl var o zaman. Bu süre de yeni kurulan bir devletin temellerini atma ile geçirilmiş zaten. Ne kadar oh denilebilirse artık.

10 Kasım 1938’de hayata gözlerini yummuş. Ardından Türk insanı, gözyaşı dökmüş. Serde vefa var. Çünkü giden bir değer Türk milleti için. Türk milleti de kadirşinas... O günden bugüne hep böyle.

Lakin fetvalarla gözdağı veren Mustafa Sabrilerle ve Dürrizade Abdullahlarla, Rıza Nurlarla, Ticanilerle, Nurcularla, Necip Fazıllarla, Kadir Mısıroğlularla, Nuri Pakdillerle, halihazırda mesihlik iddiasında bulunan bir dönemin milletvekili Hasan Mezarcılarla, FETÖ’nün Zaman gazetesindeki yazılarıyla parlayan ve bir dönem FETÖ’cülerin en çok okuduğu yazar olan alternatif tarihçi Mustafa Armağanlarla imalı ve imasız her türlü sözlü saldırıya, hakarete ve iftiraya maruz kalmış. Tabii bu kişilerin Atatürk’e kin dozları ve nefret dilleri değişkenlik gösterebilir. İçlerinde Atatürk’e zerre muhabbet besleyen de olabilir, zerre muhabbet beslemeyen de...

Atatürk, neticede bir insandır. Eleştirilebilir. İfade özgürlüğüne inanan birisi olduğum için de Atatürk’e karşı yapılan sözlü saldırılara hapis cezasından ziyade kadirşinas toplumun ayıplaması en büyük cezadır bence.

Filhakika üzerinde yaşadığımız devletin banisi yani kurucusu M. Kemal Atatürk’e, 83 yıl önce hayata gözlerini kapatan birisine dur durak bilmeyen bu çirkin ve kötü üslubu anlamıyorum. Yukarıdaki mezkur bağlamdan hareketle bu kimselere suç duyurusunda bulunmaya bile lüzum görmüyorum, ayıplamak ve kınamak yeterli olur kanaatindeyim. Atatürk’e dil uzatanlara, bizim gibi bir çift laf etmek kafidir. Yoksa gerisi onlar için primdir. Büyük Atatürk’e küfrederek yaşça büyüyen ama olgunluk cihetinde küçülen insanlardır bazıları.

Şunu ifade etmeliyim ki aslında Atatürk’ün büstlerine saldırıyı ilk başlatan 1950’lerde Ticaniler tarikatı idi. İşaret fişeği onlardan yani. Mesihlik iddiasında bulunan Hasan Mezarcıların Rıza Nur’un hezeyanlarını kaynak yaparak Atatürk’e attığı onca iftiraların da işaret fişeği Rıza Nur olmuştu. Neyse biz Ticanilerden devam edelim. Ticanilerin bu halleri üzerine dönemin Celal Bayarlı ve Adnan Menderesli DP hükümeti ülkede Atatürk büstlerini yaygınlaştırdı ve 5816 sayılı Kanun’u çıkarttı. Bakınız bunu CEHAPE yapmadı. Ve devletin kurucusunu koruma refleksi, böyle bir etki-tepki ile ortaya çıktı. O dönem biliyoruz ki Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve saldırı dedikoduları da tarih sayfamızda utanç duyduğumuz 6-7 Eylül Olayları’na yol açtı. Burada da bir etki-tepki söz konusu... Bu hassas noktaları kaşımak ülkemiz için gerçekten riskler barındırıyor. Kaçınmak lazım. Meraklılarına gelsin: 2009’da Tomris Giritlioğlu, 6-7 Eylül Olayları’nın da içinde yer aldığı ‘‘Güz Sancısı’’ filmini çekmişti. Hatırlayanlar bilir. 

Ve Atatürk’e küfürler yağdırmak isteyen şüreka, o günden bugüne Adnan Menderesli ve Celal Bayarlı hükümetin Atatürk’ü koruma altına alan 5816 sayılı Kanun’a mütemadiyen isyan bayrağı açtı. Bu isyan bayrağı, yeşil idi. Ve Atatürk’e her türlü lanet-hakaret dinin arkasına saklanarak imalı ve dolaylı bir şekilde yapılıyordu. Niye? Adamlar, Atatürk’e ağızlarına gelen her şeyi söyleyecekler ama söyleyemiyorlar da ondan. İsmet İNÖNÜ üzerinden Atatürk’e saldırı ise bir başka yolları idi. Adamlar, Atatürk’e hakaret için kaşif gibi değişik yollar arıyorlardı. Buna hayatını adayanlar bile oldu. 

Tamam, hiç kimse Atatürk’ü sevmek zorunda değil. Atatürk’ün yaptıklarından haz almak zorunda da değil. Lakin Atatürk öldü, ölmüş birisinin ardından atıp tutmak inandığımız kitapta var mı? İnandığımız din, ölünün ardından kötü konuşma diyor. Nereye koyacağız bu öğretiyi? Yoksa işimize gelince mi kullanacağız? Rafta dursun şimdilik öyle mi? Bizim hocalar kendilerini Allah yerine koyup neler diyor neler. Hem de öyle böyle değil. Ölünün arkasından kötü konuşma öğretisi bugün değil de ne zaman meydana çıkacak?

Bu bağlamda bazı hocalar, Ayasofya’nın açılmasıyla 5816’yı aşmanın bir yolunu daha keşfettiler. Müjdeler olsun(!) İmalı ve dolaylı saldırılardan, İsmet İnönü üzerinden saldırılardan sonra Ayasofya üzerinden Atatürk’e saldırı... Yeni buluşları bu, bu efendilerin. O kadar ilim, o kadar erkan, o kadar edep eğitimlerinden sonra Ayasofya’da ses getiren ilimleri, erkanları ve edepleri bu kadar işte... Atatürk’e lanet ve hakaret... O büyük mabet Ayasofya’yı bu kadar küçültmeyin yahu... Küçülttüğünüz dar kafalarınızda kalsın bazı sözler de... 

5816’dan dolayı bu efendiler, Atatürk’e karşı çok dolmuşlar. Onu anlıyoruz. Ayasofya’nın açılmasını da fırsat bellemişler. Ve fırsat buldukça da Ayasofya üzerinden Atatürk’e karşı dillerini sivriltip dişlerini göstererek deşarj oluyorlar. Gelinen noktada 5816’yı kaldıralım, ağızlarındaki baklayı görelim. Ağızlarındaki bakla ıslanmasın daha fazla bu efendilerin. Görelim dillerinin altında daha neler var neler... Görmüyor musunuz ne kadar dolular ülkenin kurucu lideri Atatürk’e! Yazık, yazık, yazık... 

Söylemeden edemeyeceğim.

Hoşgörü dinine inanıyorsunuz ama gelin görün ki dilinizin kemiği yok.

Kin ve intikam duygularınızın pençesindesiniz. Bu ağa düşmüşsünüz ve orada esir hem kalbiniz hem zihniniz. 

M. Kemal Atatürk’e nefretinizin gözü dönmüşlüğü kuşatmış sizi.

Bir çember gibi...

Farkındayım çok daralıyorsunuz çok.

Üstüne üstlük büyük mabet Ayasofya’yı da Atatürk’e beddua seanslarınıza alet ediyorsunuz.

Derin bir nefes alın verin. 

Ve artık kendinize gelin.

Bırakın 100 yıldır Atatürk’e direkt olmayan, imalı yolarla saydırmayı...

5816 sayılı Kanun’u kaldırın, dilinizin altındaki baklayı da çıkarmış olursunuz böylece.

Ne alıp veremediğiniz var rahmetli Atatürk ile anlamış oluruz hiç değilse. 

Yeter, dini ve dinsel sembolleri birilerine hakaret etmek için alet olarak kullanmalarınız!

Gerçekten baydınız efendiler!

Yeter!

‘‘Ya hayır konuşun ya da susun...’’

Saygılarımla...