Sosyal grupları ve örgütleri bir arada tutan ve aynı istikamette yürümelerini sağlayan, aslında ortak noktalarının,  yani ortak menfaatlerinin olduğu gerçeği malumdur. Bu da belki de insanın doğası gereği, ya da hayatın doğal akışı gereğidir denilebilir. Zira tek başına varlığını sürdürme imkânı olmadığı için “Sosyal bir varlık” olarak nitelendirilen ve bu niteliğinden dolayı insanın başka insanlarla yani bir sosyal grup içinde yaşamak zorunda olması bile görüldüğü gibi hayatını sürdürmek gibi çok ciddi bir menfaatingereğidir. Bu yönüyle insanların çeşitli ortak menfaatleri etrafında bir grup oluşturmalarının insani ve normal bir şey olduğunu kabul etmek belki de daha gerçekçi bir yaklaşımdır.

 

Dahası kalabalık gruplar içinde bireyin etkinliğinin koca bir “Hiç” mesabesinde olduğu, kendisini ancak bir sosyal grupla ifade edebileceği ve etkinliğini ancak bu yolla artırabileceği ve nihayet demokratik toplumun temelinde de örgütlü toplumunun yattığı yine bilinen olgulardır.

 

Bir başka olgu ise bütün örgütlenmelerin mutlaka bir “Zihniyet” ekseninde yapılandığı, en büyük örgütlerin de siyasi partiler olması nedeniyle diğer örgütlenmelerin adeta siyasi partilerin türevleri şeklinde resmi ya da gayri resmi olarak bir şekilde bir siyasi parti ile organik bağının ya da gönül bağının olduğu, genellikle işbirliği içinde oldukları ve aynı zihniyet istikametinde kol kola yürüdükleri ve daha da açıkçası kamu sendikaları ve cemaatler de dahil bütün örgütlenmelerin bir siyasi partinin şemsiyesi ya da gölgesi altında faaliyet gösterdiği gerçeğidir.

 

Bu olgulardan hareketle köy derneklerinden, sivil toplum örgütlerine; vakıflardan cemaatlere; sendikalardan siyasi partilere kadar bütün örgütlenmelerin mutlaka bir “Ortak menfaat ya da ortak fayda” etrafında toplandıkları malumdur ve işin doğası gereği normal, insani ve hatta belki de olması gereken bir durumdur.

 

Söz gelimi bir sivil toplum örgütü üyeleri, önemsedikleri bir konuda bir araya gelerek ortak bir güç oluşturup hizmet etmek suretiyle hedefledikleri toplumsal menfaati gerçekleştirmek isteyebilirler. Aynı şekilde bir sendika, üyelerinin haklarını ve ortak menfaatlerini korumak ve geliştirmek için pekâlâ faaliyet gösterebilir ve varlık sebepleri de budur zaten. Ve nihayet demokrasinin gereği olarak ülkenin yönetiminde söz sahibi olmak ve bu yöntemle hem ülkesine hizmet etmek hem de siyasal anlamda ortak hedeflerini gerçekleştirmek için bir araya gelmiş olan insanların kurduğu siyasi partilerin de en nihayetinde bir ortak menfaati gerçekleştirmek adına oluşmuş gruplar olduğunu söylemek mümkündür.

 

Bütün bunlar hayatın akışı içinde günlük hayata, insanın sosyal hayatta var olma mücadelesine, beklentilerine, daha doğrusu dünyevi menfaatlerine dönük olduğu için bu ortak menfaatler uğruna kadrolaşma isteği, işin doğası gereği anlaşılabilir ve insanın ruhunu ve toplum vicdanını “Kutsal değerler uğruna kadrolaşmak kadar” rahatsız etmeyebilir. Sonuç olarak “Ortak menfaat” denilen şey dünyevi amaçlara dönük olarak, sosyal, siyasal ya da insani beklentilere dönük olabilir ve sırf insan doğası ve hayatın gerçeği olması adına belli ölçüde anlaşılabilir. Nitekim çok derinlere dalmadan yüzeysel olarak bakıldığında Türkçemizde “menfaat” kelimesi içinde dünyevi istek ve arzuları barındırırken, “murad” kelimesi, irade edilen, istenen, arzu edilen şey anlamında, daha ziyade uhrevi bir anam içermektedir.

 

Ancak bu ortak menfaat ya da daha dini ifadeyle “Ortak murad” Allah Rızası ise bu durumda da yine kadrolaşma konusu masum karşılanabilir mi? Ya da belki başkasının daha çok liyakat sahibi olduğu bir konumu kadrolaşma sayesinde gasp etmekten kaynaklanan, kul hakkı gibi çok ciddi bir dini soruna yol açan bir durumun Allah'ın razı olabileceği bir davranış şekli olduğunu söylemek mümkün müdür? Daha da önemlisi kadrolaşma ile elde edilecek olan ortak murad ya da ortak menfaat dünyevi midir, yoksa uhrevi midir? Yani insanlar kutsal bir ideal uğruna mı kadrolaşır, yoksa dini duyguları kullanarak dünyaya dönük kendi şahsi arzularını gerçekleştirmek için mi kadrolaşırlar? Daha da geniş bir soruyla dini cemaatleri bir arada tutan çimento, dini duygular mıdır; yoksa güç birliği oluşturarak dünyevi beklenti ve arzuların gerçekleşmesini kolaylaştırmak mıdır? İşte tüm bu soruların cevaplarının sorgulanması kamudaki kadrolaşmanın gerçek amacını da ortaya çıkarması açısından önemlidir. Hele hele dini duygular, dünyevi hedeflere ulaşmak için bir basamak olarak kullanılıyorsa bu durum ahlaki midir? Daha da önemlisi böylesi bir yönteme, dünyevi menfaat için basamak yapılan dini duyguların kutsal bilgileri cevaz verir mi?

 

Aslında cevapları da içinde gizli olan bu soruların cevapları “Arif olan insan” için gayet açıktır. İnsanlığın ortak vicdani duygularına ve evrensel ahlak anlayışına göre bu durum hem insani açıdan hem ahlaki açıdan hem de dini açıdan yanlış bir durumdur. Bu nedenle de ortak menfaati gerçekleştirmek için illa da kamu kurumlarında kadrolaşmanın gerekli olduğu şeklindeki yanlış inancı biraz sorgulamak da ülkemizde gereklidir ve önemlidir. Çünkü kadrolaşmak beraberinde haksızlığı, adaletsizliği, liyakatsizliği, eşitsizliği, toplumda ayrışmayı, verimsizliği, kalitesizliği, çürümüşlüğü ve nihayet dini açıdan “Kul hakkı” gibi ciddi bir problemi beraberinde getirmektedir.

 

Yukarıdaki sorularımızın kapsamlı cevabı olması açısından şu gerçeği öncelikle ortaya koymak gerekir ki, “Allah Rızası!” için yola çıkan dini grupların varlığı tarihten günümüze her dönemde var olmuştur ve sayıları belki yüzlerle, belki de binlerle ifade edilebilir. Özellikle şu noktaya dikkat etmek gerekir ki dini grupların varlığı daha çok kısa zaman dilimlerinde kendini göstermekte ve içinde bulunduğu zamanın konjoktörüne göre yaşayıp varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Ancak asla mensubu olduğu din ile özdeş olmadığı gibi yine din gibi uzun ömürlü ya da kalıcı değildir. Kendi zamanının konjoktörüne göre rolünü yerine getirip ömrünü tamamlamaktadırlar.

 

Buradan hareketle günümüzde demokrasinin açtığı yoldan gidip ortak muradın ya da bireysel menfaatlerin kısa yoldan daha kolay gerçekleşmesi adına zamanın konjoktörüne uygun olarak diğer sosyal ya da siyasal gruplara benzer çabalar içine girmek gibi bir yanlış, ne yazık ki dini gruplar tarafından da yapılmaktadır. Bir başka ifadeyle tıpkı sendikalar ya da siyasal gruplar gibi dini gruplar da ne yazık ki kamu kurumlarında kadrolaşma hastalığına bulaşmış durumdadırlar.         

 

Ancak bu çok hassas bir konu olup, çok iyi bilinmelidir ki Allah rızası için kadrolaşmanın, sadece toplumun ve insanlığın sağduyulu vicdanında değil aynı zamanda dini literatürde ve temel dini kaynaklarda geçen hadislerde de kabul görmeyen, onlarla da çelişen bir durumdur. Yani daha açık bir ifadeyle Allah rızası için kadrolaşmak bizatihi Allah'ın razı olmadığı bir durumdur. Dahası Hz. Peygamberin, İslam Dini Literatürünün ve İslam ahlakının da yine reddettiği bir durumdur. Çünkü işin ucu bir şekilde “Şirkten sonra” affedilmeyen diğer bir günah olan “Kul hakkına” dayanmaktadır.

 

Zira bu konuyla ilgili olarak İslam Dininin en muteber Hadis kaynağı olan Kütübü Sitte kaynaklarına bakıldığında şu bilgilere rastlamak mümkündür: Altta belirttiğim Hadisi şeriflere göre kul hakkının ödenmeden cennete girilemeyeceği, dolayısıyla da affedilmeyen günahlardan olduğu vurgulanmaktadır.

 

Hadis-i Şerif: Müflis, şu kimsedir ki, kıyamette, amel defterinde pek çok namaz, oruç ve zekat sevabı bulunur. Fakat, bazılarına çeşitli yönden zararı dokunmuştur. Sevapları, bu hak sahiplerine verilir. Hakları ödenmeden önce sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları, bunun üzerine yükletilip Cehenneme atılır (Kaynak: Müslim)

 

Bir diğer Hadis ise: "Üzerinde kul hakkı olan, ölmeden önce ödeyip helâllaşsın! Çünkü âhırette altının, malın değeri olmaz. O gün, hak ödeninceye kadar, kendi sevâblarından alınır, sevâbları olmazsa, hak sâhibinin günâhları buna yüklenir." (Kaynak: Buhârî) Görüldüğü gibi bu iki hadisi şerif kul hakkının affedilmeyen günahlardan olduğunu belirtmektedir.

 

İbnu Amr İbni`l-As'tan rivayet edilen bir Hadis-i Şerif ise aynen şöyledir “Resulullah (sav) bir gün: "Size İran ve Bizans`ın hazineleri açılınca, nasıl bir kavim olacaksınız?" diye sormuştu. Abdurrahman İbnu Avf: "Allah`ın emrettiği şekilde oluruz!" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "Bilakis, sizler birbirinizle münafese (Menfaat yarışı) edecek, hasedleşecek sonra da birbirinizden yüz çevirecek ve kinleşeceksiniz..." (Kütüb-ü Sitte, Hadis No: 4784).

 

Yine aynı kaynakta Ebu Hureyre'den rivayet edilen bir başka hadisin konumuzla ilgili olan kısmı ise aynen şöyledir: “…sırf dünyevi bir menfaat için bir imama biat eden kimse, öyle ki dünyalıktan istediklerini verirse biatında sadıktır, vermezse sadık değildir. (Kütüb-ü Sitte, Hadis No: 5872) Bu iki hadis ise insan gerçeğine dikkat çekmenin yanında dünyevi meselelerde şahsi beklentilerin ön plana çıkabileceğini vurgulaması açısından önemlidir.

 

Görüldüğü gibi toplum vicdanı tarafından reddedilen dini duyguların dünyevi menfaatler için bir basamak olarak kullanılması şeklindeki gayri ahlaki durum İslam Dininin Peygamberi (S.A.V) tarafından da reddedilmektedir.

 

Bu hadisi şeriflerden ve açıklamalardan sonra üzülerek ifade etmeliyiz ki bu tür bir gaflet ve dalalet içinde olup, şahsi hırsları ve dünyevi ikballeri gözlerine perde çekmiş olan ve şahsi ikballerini dini grupların gizemli ortaklığında arayanlar, sadece kendi inançlarına değil her şeyden önce uzun vadede ne yazık ki kutsal ve güzel dinimize de zarar vermektedirler. İkinci olarak ise samimi olarak bu dine inanan ve Allah rızasından başka hiçbir amaç gütmeyen temiz inançlı insanların kafasında soru işaretlerine ve kuşkulara neden olup dinden uzaklaşmalarına neden olmaktadırlar.

 

Oysa illa da bir ideal ve ikbali olan varsa -ki gayet doğaldır olabilir- bunu dini duygulara ve dini gruplara bulaştırmadan hak, adalet ve liyakat ölçüleri içerisinde pek ala inançlı insanlar da yapabilir ve zaten tüm kapılar eşit şekilde bu ülkede herkese açık durumdadır. Kendi çabasıyla, gayretiyle değil de illa da sırtını başkalarına dayayarak ya da başka şeyleri basamak yaparak bir yerlere gelmek isteyen varsa dini duygular etrafında oluşan grupların gizemli ilişkilerinden değil de herkes gibi kendi emeği ve çalışmasından medet  umması hem dini hem de insani gerçeklere daha uygun düşmez mi?

 

Not: Daha önce ilk defa www.kamuajans.com'da yayınlanmış olan bu yazı önemine binaen güncellenerek okurlarımıza tekrar sunulmuştur.

Kamuajans.com/ÖZEL