MEB, ne yazık ki, bazı mevzularda dikiş tutturamıyor. Bunda sorunları çözmek için kullandığı yama atma ve devamlı zikzaklar çizme tekniğinin önemli bir role sahip olduğu kanaatini taşıyorum. Bu teknikle sorunlara, konulara ve olaylara yaklaşma, MEB’i kararlılıktan ve ilkesellikten uzaklaştırabiliyor. İlkeselliğin ve kararlılığın olmadığı bir yerde de, anlaşılmazlığın ve karmaşanın olması kaçınılmaz oluyor. Bu nedenledir ki, MEB dışarıdan bakıldığında ‘rotası belli olmayan bir gemi’ görüntüsü veriyor. Bu bakımdan, rotası belli olmadığı için de hiçbir rüzgar yardım etmiyor. Ve gelinen noktada, Sayın Cumhurbaşkanın dediği üzere son 14 yılda her alanda bir ilerleme kaydedilirken, eğitimde geri kalınmış olunuyor ve istenilen düzeye bir türlü erişilemiyor. Eğitimde bu geri kalmışlığın, çağı yakalayamamışlığın, çıtanın yükseltilmesine rağmen ileri bir atılımda bulunamayışın elbette sorgulanmayı, araştırılmayı ve üzerinde kafa yorulmayı bekleyen bir dizi nedenleri bulunuyor. Ama en önemli ve üzerinde durulması gereken neden; gelişimi, yenileşimi ve ilerlemeyi sürekli değişim olarak algılayan ve gören bir zihinsel yapıdır diye düşünüyorum. Bu zihinsel yapının bürokratik teoriğinin, retoriğinin ve pratiğinin MEB’i yap-boz/yaz-boz tahtasına çevirdiği ise hepimizin malumudur sanırım. Şöyle ki;

Eğitim sistemi içinde elbette dönüşümler olacaktır, elbette değişimler de olacaktır, ama bu dönüşümler ve değişimler sistem içerisinde adeta bir yıkım etkisi yapıyor. Ve bu yıkım etkisi iç ve dış paydaşların hepsine sirayet ediyor. Gelişim ve yenileşim için her yeni olan bile ‘bir gün yıkılacak’ düşünce ve duygusu içinde karşılanıyor. Halbuki, dönüşüm ve değişim yıkarak değil, yapa yapa, üzerine çıka çıka evrimsel bir şekilde ve esasta meydana geldiğinde anlam ve önem kazanır. Böyle bir evrimsel dönüşüm ve devamlılık ise MEB’in hiçbir döneminde olmamıştır. Sabırsızlık ve acelecilik gibi kalıtımsal özelliklerimiz, hemencecik ve şipşak ani ya da baskın değişimleri ve dönüşümleri meydana getirmiştir. Bu nedenle de, enkaz ve inşaat aynı anda ortaya çıkmıştır. Böylelikle, eğitimde süreklilik/devamlılık ilkesi, her dönem yıkılarak enkazlar içinde çiğnenegelmiş ve gözden kaybolmuştur. İşte, tam da bu nedenle eğitim alanında bir arpa boyu yol alınamıyor. Beklentilerimiz bir türlü yeni kuşaklarca karşılanamıyor. PISA’da ve diğer uluslararası yarışmalarda istenilen başarılar yakalanamıyor. Bilime ve insanlığa, Türk ve İslam Dünya’sı adına katkı sunabilecek bireyler yetiştirilemiyor. Olmuyor, olmuyor, olmuyor, bu öğrenilmiş çaresizlik içinde özgüveni ve özsaygısı olmayan kendine inanmayan, başarıya giden yolda kendine inanmanın nelere kadir olacağını, ne mucizler gerçekleştirebileceğini idrak edemeyen nesiller çıkıyor karşımıza. Ve ‘böyle gelmiş böyle gider’ anlayışı içinde arkadan gelen kuşaklar da heder ve heba oluyor. Bu müzmin illetin önüne ne yazık ki bir türlü geçilemiyor ve önü alınamıyor.

Bu kısır döngünün önüne geçebilmek ve önünü alabilmek için tarih akarken önce tarihe karşı üzerimize düşen misyonu yerine getirmeliyiz, sonra ise bir vizyon çizme mecburiyetindeyiz, yani rota... Klişeleşmiş, prosedür olarak görülmüş, kopyala-yapıştır teknikleri ile edinilmiş misyon-vizyon değil kastettiğim, tam manasıyla hem teorik hem retorik hem pratik olarak benimsenmiş ve özümsenmiş bir misyon ve vizyon... Bir şuur da, bir bilinç de katabilmek gerekir elbette. Önceden kopmadan, önceyi yıkmadan, önceden ders alıp önce ile bugünü muasır medeniyetler seviyesine uygun bir biçimde birleştirerek (tevhid ederek) ve yarın ufkunu geniş bir perspektifte görerek, tarihsel yükümlülüğümüz olan misyonu ve vizyonu tevhid-i tedrisat için kalarak çizmeliyiz. Dedim ya, ROTASI BELLİ OLMAYAN GEMİYE HİÇBİR RÜZGAR YARDIM ETMEZ. Ve NOBEL ödüllü, ABD’de yaşıyor ve bilim yapıyor olmasına rağmen milli-manevi değerlerine bağlı, Atatürk sevdalısı Sayın AZİZ SANCAR’ın aşağıdaki sözleri kulağımıza küpe olmalı:


Bu noktada, şunu da ifade etmeden geçemeyeceğim, edinilen bilgilere göre MEB, okul Müdür Yardımcısı görevlendirmelerinde yazılı sınav yolunu kaldırıp yalnızca mülakat ve Ek-2 yolunu kullanacakmış. 10-15 yıldır eğitim sistemi içinde MEB’in eli kolu olan yönetici görevlendirmeleri, üzülerek söylüyorum, bir raya oturtulamamıştır. Devamlı değişen yönetici kadroları da, eğitim sistemi içinde devamlılığın, kararlığın olmamasında bir etkendir aslında. Bakınız, MEB müdür yardımcısı inhasını, çok önceleri yalnızca yazılı sınav yaparak gerçekleştiriyordu. Sonra müdür yardımcısı görevlendirmeleri, sadece müdür inhasına bağlandı. Bu yol, mahkemeden dönünce, MEB mülakata döndü. Sonra sendikaların da baskısıyla yazılı sınava dönüldü, ama duyuyoruz ki, MEB yeniden mülakata dönme gibi bir çalışma içindeymiş. Yönetici görevlendirmelerindeki bu kadar zikzak, istikrar getirir mi okullarda? İstikrarı olmayan okullarda başarı ulusal ve uluslararası düzeye ulaşabilir mi? Soruyoruz, nasıl olacak bu kadar çok ve baş döndürücü zikzaklarla ve yap-bozlar ile İSTİKRAR VE ULUSLARARASI BAŞARI?

Biliyoruz, tedirginsiniz, devlet güvenliğini düşünüyorsunuz, elbette anlaşılıyor ve anlıyoruz, ama üç-beş dakikalık mülakatlar yolu ile yapılan seçimlerle de FETÖ’yü, PKK’yı, DEAŞ’ı, DHKP-C’yi gözden kaçırabilirsiniz ve acı şekilde devlet içinde görebilirsiniz. Ayrıca, salt mülakat seçimleri, Türkiye’de hiçbir dönemde, liyakatı getirmedi, bu nedenle de istismara çok açık ve müsaittir. Unutmayınız ki, mülakatlı Sözleşmeli Öğretmen seçimlerinde birçok olumsuz geri dönüş alınmıştır. Hatta, mülakatlarda az da olsa FETÖ sızmalarının olduğu söylentileri de bulunmaktadır. Mülakatlar; haksızlığı, hukuksuzluğu ve istismarı, iltiması beraberinde getirmektedir. Devletimiz, bir de bu tür olumsuz geri dönüşlerle uğraşarak meşgul olmaktadır. Aslında, bir iş yüküdür de... Başını ağrıtabilecek bir iş yükü... Onun için sendikalarında mutabık olduğu üzere yazılı sınav olmalı bu tip seçimlerde, Türkiye şu koşullarda mülakata hazır değildir, onun için mülakatların söz ettiğimiz üzere Türkiye şartlarında sakıncaları, endişeleri, kuşkuları ve riskleri vardır. Terör örgütlerinin ve dahili-harici bedhahların devlet içine sızmalarına karşı ise geniş kapsamlı güvenlik ve arşiv soruşturmaları yapılmalıdır. Bu soruşturmalar ile bu tür sızmaların önüne geçilebilir ve bu bakımdan ihtiyaten yeterlidir diye düşünüyorum. Salt mülakatlar ile terör örgütlerine ve dahili-harici bedhahlara devlet kapılarını tam manasıyla kapatacağız diye, haksızlıklara-hukuksuzluklara-iltimasa-zulme-istismara kapı aralanmış da olunabilir. Bu risk, Türkiye koşullarında, dün de vardı, bugün de vardır. Velhasıl, bu koşullarda ve durumda, bu bürokratik zihniyet yapısı ve bu dönen devlet mekanizması çarkları içinde, salt mülakat kimsenin içine sinmemektedir. HEM DE HİÇ KİMSENİN... VE MÜLAKAT DEVLET GÜVENLİĞİ İÇİN GETİRİLİYOR OLSA DAHİ, İNSANIMIZA ÜZÜLEREK SÖYLEMELİYİM Kİ GÜVEN VERMEMEKTEDİR. İdrak edilmelidir ki, insan, güvensiz ortamda hayattadır ama yaşayamaz. Ne demiş Şeyh Edebali:

“İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın!..”

UNUTULAN EĞİTİM SİSTEMİ İSTİKRARA KAVUŞMALIDIR ARTIK... ONUN İÇİN BİR SİSTEM ŞART MIDIR SİZCE? VE EĞİTİM İÇİNDEKİ, ‘gelişimi ve ilerlemeyi yıkım etkisine sahip evrimleşmemiş değişim ve dönüşüm’ olarak algılayan, gören ve anlayan KAFA YAPISI VE ZİHİNSEL YAPI DEĞİŞMELİDİR Mİ SİZCE?

BENCE: ‘EVET’...

Saygı ve sevgilerimle...

Yusuf SEVİNGEN
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.