Geçen gün bir arkadaşım ile hoşbeşten sonra eğitim üzerine hasbihal ettim.

Arkadaşım da benim kafadan olunca zihin dünyamız açıldı, fikirlerimiz özgürleşerek özgüleşti.

Şöyle ki;

Öncelikle ifade etmeliyim ki burada yazılanlar hayal dünyasından süzülenlerdir.

Gerçek dünyanın koşullarına, durumuna ve özelliklerine hiç mi hiç uymayan lakin zihin dünyasında keşfedilmeyi bekleyen bir vaha sanki.

Ama her sabahın bir akşamı, her yazın bir kışın olduğu gibi oraya gitmenin de bir külfeti var elbette.

Yok öyle üç kuruşa beş köfte. Biraz hareket gerek. Ama çok güzel ve farklı...

Bu diyarın kışkırtıcı bir yönü daha vardır. Hatta ‘yok daha neler!’ dedirtebilir size. Ağzınızı açık bırakabilir.

Ama insanoğlu öykünerek değil özgürleşip özgüleşerek tarihe not edilebilecek bir hikayeyi yazabilir. Yoksa tıpkıbasım olur, tekdüze sarmalından çıkamaz, kendi yağında kavrulur durur. Unutmayınız insanoğlu kavrularak değil savrularak evrilmeye yüz tutar. Durağanlık, sıradanlık insanı tür olarak yerinde saydırır, dönme dolap gibi yerinde döndürür yani insan bu ahval ve şerait içinde bir yere varamaz. Gelin görün ki derinliğin kaygısı ve korkusu, insanı sığlığa zorunlu kılıyor.

Tarihin bizleri aydınlatan sihirli hüzmesine bakınız bakalım, göreceğiniz şey: EVRİM MİRASIDIR. Bu değişimi sakın ola yozlaşma, kendinden kopma, kaypaklık olarak değerlendirmeyiniz. Elbette insanda bunlar da baş gösterebilir ama benim lügatımda evrimin tanımı içinde bunlara mahal yok. Evrim derinliğin alametifarikasıdır.

Herkesin bildiği bir kitap var. Bu kitapta anlatılan, insanoğlunun elinden çıkmış, zihin dünyasındaki o bahse konu vahadan kopup gelmiş bir hikaye insana örnek olabilecek türden. Kitap: Martı Jonathan Lıvıngston. Kendisini özgür hisseden bir martının hikayesi. Kendisini özgür hisseden bir martının, kararlılığı, yılmaz bekçiliği değil zorluklara ve engellere karşı yılmaz taarruzu ile kendi kendine özümseyerek nasıl öğrenebileceğinin, kılavuzu karga olmayınca kendisini nasıl açıp aşabileceğinin, en sonunda da özgüleşeceğinin öyküsü. Öykünmeden uzak bir öykü. Aslında insana yakışan, adeta evrime kök söktüren, insana kendi yaşamını kurma fikrini aşılayan bir öykü. Bu aşılama beraberinde bir insanın kendini bile aşabileceğini gözler önüne seriyor. İpini koparmak ya da kaçkınlık olarak görmeyiniz bunu lütfen. Ben, keşif için gezginlik diyorum. Tabii gerçek dünyanın kurallarından, koşullanmalarından, çıkmazlarından, koşullarından, algılarından, manipülasyonlarından soyutlanarak yapılan bir seyahat. Etkileyici bir seyahat. Şapka çıkarılacak hatta mevcudun albenisini dama atacak hatta ve hatta devinimin devrim gazıyla evrimi aydınlatacak bir seyahat.

Bakınız, İlber Ortaylı ‘Bir Ömür Nasıl Yaşanır?’ adlı son kitabında ne diyor:

“Cesur olun. Kendinizi rahat hissettiğiniz alanın dışında pencereler açın. Farklı dünyalarla ancak böyle tanışırsınız. Ben hep yerimde dursaydım, dünyamı değiştirecek insanları aramasaydım, bugün tanıdığınız ben olmazdım. Bir insanın bittiği an, miskinliğe esir olduğu andır. İnsan, konforundan vazgeçmeyi göze almalıdır. Kendi dünyasını yerinden kendisi oynatmalıdır.”

Öğretmenlerimiz de üniversiteyi bitirip akabinde -tabii şansı yaver gidenler için geçerlidir bu- atanınca öğrenme defterini kapatıyor. Doğal olarak öğrenme defteri kapanınca öğrenme yolculuğu da olmuyor. Halbuki öğretmenler, öğrencilere o yolculukta yarenlik yapanlardır. Bu durumda öğrencinin bu yolculuğu bir yalnızlıktır. Yapayalnızlık... İşte tam da bu noktada öğretmen, bu yolculukta kılavuz boşluğunu dolduran olarak tanımlanabilir. Bu bakımdan diyebiliriz ki yeni dünyada öğretmenin temsil ettiği, tanımı artık revize edilmelidir.

Bilinmelidir ki öğretmen kendini ve öğrenme defterini kapatınca bir kısırlığa, durağanlığa, sığlığa, darlığa, tekdüzeliğe mahkum oluyor. Bu mahkumiyet öğretmeni, öğrenme yolculuğundan mahrum bırakıyor. Bence öğretmen önce kendini açsa sonra açılsa buna mukabil özgürlüşse sonra özümsese en sonunda özgüleşecektir. Ama öğretmenin zihin dünyasındaki vahaya giden yol bazı barikatlarla kapatılmış. Hatta bazı düşünceler de öğretmen için bir mahzen gibi. Zihin dünyasının dört tarafını örüyor. Öğretmen işte bu ahval ve şerait içinde durağanlığa, kısırlığa, sığlığa, tekdüzeliğe şartlanmış. TIPKIBASIM BİR EĞİTİM DÜZENİ DE İYİ BİR İŞ ÇIKARAMIYOR.

Ziya SELÇUK da tam bu bahsettiğimiz noktaya parmak basmış ve öğretmeni şöyle görmüş:

“Öğretmen nitelikli olur, kaliteye önem verir, kendini yetiştirirse, öğretmenliğin bir öğretme değil temsil meselesi olduğunu, öğretmenin kendi öğrenme yolculuğu olduğunu fark ederse o zaman bir noktaya varacağız."

VARACAĞIMIZ NOKTA, ÖZGÜRLÜKLE ÖZGÜN YANİ ÖZERK YAŞAMLARI KURMAK OLACAK.

Gelecek, bize bu noktayı işaret ediyor.

O ZAMAN NE DURUYORUZ!


Saygılarımla...


Yusuf SEVİNGEN

 
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Misafir Avatar
Ali veli 4 ay önce

Çok güzel bir yazı,bir çok öğretmen okulu bitirdikten sonra bir kitap bitirmemistir,kendini yenileyen öğretmen de vardır,ama öğretmen öğrenciye Bilgi aktarabilen duruma gelmek için en az beş yıl öğretmenlik yapmalıdır,iki yıllık öğretmen torpil bulsa İstanbul a il müdürü olmak istiyor,olmaz ki, önce öğretmenliği öğren sonra on yıl geçsin ,yani diyeceğim siyaset elini okuldan çekmeden okul düzelmesi, selamlar,

Misafir Avatar
Orhan Ak 4 ay önce

Birazcik azcıkta öğrencinin öğrenme yolculuğundan bahsetsek. Birçpk öğrtmen yuksek lisans veya doktora yapmış durumda. Ortaokul veya lise öğrencisi icin prof mu olmak gerekiyor.