2017-2018 ders yılının başlamasına kısa süre kala yeni müfredatla ilgili tartışmalar hız kazanmaya başladı.

Yeni müfredat tartışmaları, ne yazık ki, siyasi-ideolojik bir kısır döngüde seyrediyor.

Bu tartışmalar, hem kapsamı daraltıyor hem de bu tartışmaların hiçbir sonucu ve yararı olmuyor.

Ahali, ya bunlar üzerinden birbirine kin-öfke biriktiriyor ya da ideolojik/siyasi üstünlüğünü kanıtlamaya çalışarak veyahut onunla övünerek kendisini tatmin ediyor.

Tartışmalarımız, bilimsel ve gerçekçi olmaktan uzaklaşıp ideoloji ve siyasi noktalara çekildiği ya da çekiştirildiği zaman kayıkçı kavgası ve kör dövüşü halini alıyor.

Halbuki, tartışmalar, bizleri ileri taşıyacak düşün alanlarını açıp ufkumuzu genişletmeli, ama bu böyle olmuyor.

M. Kemal ATATÜRK’ün, müfredatta eski zamanlarda olduğu gibi bıktırırcasına tekrarlanmamış olmasını çok olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyorum, zira bir insanı ölçüyü kaçırarcasına övmek ve her iyiliği direkt ona yüklemek ya da bağlamak, bizi ne birey ne de yurttaş yapabiliyor. Böylece, giderek özgür/eşit birey ve yurttaş olma bilincinden uzaklaşıyoruz, aidiyet bağlarımız da, kişiliğimiz de, akıldan ve bilgiden yoksun olarak yalnızca aşırı sevgi ve övme ile şekilleniyor. Halbuki, Atatürk, bizlere özgür ve eşit birey/yurttaş vizyonunu ve bilimin ve aklın yolunu telkin ederek göstermiştir.

Hatta, şöyle söyleyeyim, bir kişinin sürekli övülmesi ya da göklere çıkarırcasına yüceltilmesi ve ismen/resmen (resim olarak)/cismen (heykel vb... şekillerde) tekrarlanması, gözünüze gözünüze sokulması, özgür/eşit yurttaş ve birey olmaya aday milyonlarca insanı değersizleştiriyor, önemsizleşiriyor ve anlamsızlaştırıyor. Biz, asla ama asla, Allah’ın önem-anlam ve değer verdiği her bir insanı, yok sayamayız, Fransız İhtilalinin önde gelen ismi Danton’un şu sözleri bu anlatıklarımızla adeta bağdaşmaktadır:

‘HER BİR İNSANIN, MUHAKKAK Kİ, BİR ANLAMI VAR... BENİM DE ÖYLE... ONA DEĞER KATAN BİR ANLAM BU... ’

Onun için özgür/eşit yurttaşı ve bireyi DEĞERLİ kılarsak, onlar üzerinde DEĞERLER meydana getirip onları DEĞERlendirebiliriz. Onun için tarihsel kişilikleri anlatırken, tarihi olayları anlatırken, gereksiz tekrarlardan, hatta aşırıya kaçan münferit övmelerden kaçınmalıyız. Mesela, Osmanlı’yı da, Osmanlı padişahlarını da bu anlayış içinde tarih kitaplarında ele almalıyız. Eğer böyle yaparsak, tarihi bir denge ve ölçü içinde çocuklarımıza vermiş oluruz. Böylece, tarihe karşı ne çok yeren ne de çok öven (pohpohlama derecesinde), dengeyi ve ölçüyü ayarlayamamış bir kuşak farkı da olmamış olur. En azından iki cihette de abartılı bir tarih öğretimi ile de çocuklarımızı avutmamış oluruz. Ve onlara gerçekçi ve bilimsel bir bakış ve anlayış kazandırmış oluruz. Tarihi de örselememiş ve hırpalamamış oluruz ki, bence en büyük kazanım bu olur.

Şunu unutmayınız, Atatürk’ü en çok övenlerle en çok yerenler arasında tarihe bakış ve anlayış olarak bir fark yok, fark varsa o da yerme ile övme arasındaki anlamsal farktır. Biliniz ki, devlet başkanı olarak Atatürk’ü en çok öven, dilinden düşürmeyen KENAN EVREN olmuştur, ama gelin görün ki, Atatürk’e sevgi ya da saygı ve Atatürk’ü anlama Kenan EVREN’in bu tutumundan dolayı hiçbir zaman olumlu istikamette gelişmemiştir. Aksine, tam tersi istikamette gerilemiştir.

Bir an için şöyle düşünün, 15 Temmuz işlenirken sürekli BİR KİŞİNİN ismi, cismi ve resmi öne çıkarılıyor, o zaman o gün sokağa çıkan milyonlarca insan, öğrenciler nazarında önemsiz, anlamsız ve değersiz görülebilir. Öğrenci, bir kişiye, olmasaydı olmazdık, nazarında bakarken; milyonlara, olsa da olur olmasa da olur, gözüyle bakar. İşte bu bakış, sorunludur, kabul edilebilir değildir, bizlerin özgür ve eşit değerli yurttaş ve birey olmamıza engeldir, Bu hal, özgüvenimizi daha çocukken sıyırarak bitiriyor ve bize özgüvenden bir şey bırakmıyor, adeta özgüven süpürücü işlevi görüyor.

O zaman, bu konuya adil ve tarafsız bir bakış ile bakarsak, diyeceğimiz şu olur, BİR İNSANI GÖKLERE ÇIKARIP ONU GEREĞİNDEN FAZLA ÖVEREK YÜCELTİRSEK/KUTSARSAK, ONA TAPINMA POZİSYONUNA GEÇERSEK TANRISAL BİRTAKIM ÖZELLİKLERİ ONA YÜKLEMEYE DOĞRU YOL ALABİLİRİZ. Tarih sayfaları, bunun böyle olacağına dair derslerle ve örneklerle doludur. Onun için ölçülü ve dengeli bir müfredat anlayışı içinde değerlendirdiğimde, müfredata yönelik kamuoyunda baş gösteren M. Kemal ile ilgili eleştirileri doğru bulmuyorum. Bu bakımdan, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanının şu sözleri çok yerinde ve doğrudur:

’ ... Atatürk yerinde, gereğince ve anlamınca var ... ’

Müfredatla ilgili son tespitlerim ise şunlardır:

M. Kemal Atatürk: Gerekli ve gereğince.

Cihat: Gerekli, ama eksik ve yetersiz, yanlış anlamalara müsait.

Evrim: Gerekli, ama eksik ve yetersiz, önyargılı bir bakış ve anlayış algısına sahip.

6.Sınıf Türkçe Ders Kitabındaki ‘Kutup Ayısı’: Müfredat tartışmalarını daha da sulandıran ve müfredatı baltalayan bir olay.

DERSLER BAŞLAYACAK, MÜFREDAT, ARTIK SU GÖTÜRMEZ. PİŞMİŞ AŞA SU KATILMAZ.

YENİ DERS YILINDA UYGULANIP SONUÇLARINI GÖRELİM BAKALIM...

Tüm öğretmenlerimize ve öğrencilerimize ve iç-dış paydaşlarımıza yeni ders yılında başarılar dilerim...

Saygılar...

Yusuf SEVİNGEN
KamuAjans.com - Özel Haber
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.