Çağımız o kadar acımasız ki hayatları gazeller gibi bir oyana bir buyana sürüklüyor. Kimisi çok güzel yaşam içinde zevki sefa sürerken kimisi de günü kurtarmanın derdinde. Ne oldu bize bu kadar uçurum nerden çıktı etik düşünceler ve dini kuramlar yalnızca ağızlarda kaldı. Baba evladından kaçıyor evlat babasından çıkar ilişkisi çekirdek aileyi bile yok etti. Geldiğimiz son noktayı kitabımdan alıntı bir hikâyeyle pekiştirelim.
‘’Gök gürültüsü uykuda olan Safiye’yi korkutuyordu. Bir anda odanın içi bembeyaz oldu, arkasından kulakları sağır edecek kadar güçlü bir gürültü koptu. Bir anda yeşil gözlerini açan Safiye kalbinin yerinden çıkacağını sandı. Korkuyla annesine seslendi, ses yoktu. Şansını bir de babasından yana denemek istedi, seslendi: “Baba, baba!” Ama gelen giden yoktu. Tüm vücudu korkudan titriyordu. Ayağa kalkıp annesi ve babasının yanına gitmek istedi ama sanki kan damarlarından çekilmişti. Hareket edemiyor, kısık sesle ağlıyordu. Son kez şansını denemek istedi, anne ve babasına seslendi ama cevap alamadı. Dışarıda deli gibi yağmur yağıyor ve gök gürültüsü durmadan evin içini dövüyordu. Safiye titreyerek önce vücudunu kaldırdı. “Hadi kızım,” dedi içinden, “ayaklarını da kaldır.” Bir hamle ile ayağa dikilmişti. İçinde korku dolu bir sevinç vardı. Hemen hızlı adımlarla anne ve babasının odasına gidecekti. Hızlı adımlarla odasından çıkıp karanlık yoldan anne ve babasının odasına giderken dışarıda şimşek çakıyor, hol arada ışıklanıyor, duvarlarda değişik görüntüler yaratıyordu. Safiye korkuyor, kalbi deli gibi çarpıyordu. Korku dolu on saniye ona sanki yıllar gibi gelmişti. Odanın kapısına ulaştı, bir hışımla kapıyı açtı. Annesi yatakta yatıyordu. Babası yoktu yatakta, “Yine kavga mı ettiler?” diye geçirdi aklından. Korku, yerini hayal kırıklığına bırakmıştı. Bir an cesaretle doldu tüm vücudu. Geri dönüp oturma odasına geçti. Evet, babası kanepenin üzerinde yatıyordu. Odada derin bir koku vardı. Bu koku babasının devamlı içtiği içeceğin kokusuydu. O içeceği içince babası başka bir insan oluyordu. Safiye üzüntülü bir hâlde annesinin dırdırları, babasının ağır sözleri ile kavgalarına şahit oluyordu epeyce zamandır. Artık gök gürültüsünü umursamıyor, aklından geçen korkusu, anne ve babasının ayrılacağı düşüncesinde boğuluyordu. Safiye henüz on yaşındaydı, bu kadar sıkıntılı bir hayatın içinde yeşermeye çalışan bir filizdi. Safiye üzüntülü bir şekilde geri yatağına döndü. Artık korkusu kalmamıştı. Yatağına uzanıp battaniyesini kafasına çekip içten içe ağlamaya başlamıştı. Arkadaşı Aysun’un dedikleri aklına geldi. Babasıyla annesinin ayrıldığı, onun da annesi ile yaşadığı, bu durumun ne kadar yorucu ve üzücü olduğu aklına geldi. Safiye bu düşünce girdabında kayboluyor, ruhu acı çekiyor ve ağlaması şiddetleniyordu. Bu ruh hâlinde ağlarken uykuya yenilip uyuyakalmıştı. Derinden bir ses “Safiye, kalk!” diye sesleniyordu. Safiye yeşil gözlerini açtığında annesinin boğuk ve yorgun sesi ile karşılaştı. “Kalk kızım, sabah oldu, okula gideceksin. Kahvaltı hazır.” diyordu. Safiye annesini baştan aşağı süzdü. Kadın yorgun, bıkkın ve enerjisi düşük hâlde arkasını döndü gitti. Oysa eskiden daha mutlu ve sevgi gösterileriyle kaldırırdı kendisini. Üzgün bir şekilde yataktan kalkıp elini yüzünü yıkamak için lavaboya yöneldi. Tam o sırada babası ile karşılaştı. Babası “Günaydın kızım.” dedi ama cansız ve yorgun bir şekilde. Babasının gözleri kıpkırmızıydı ve yorgun gözüküyordu. “Günaydın babacığım.” dedi. Ama adam fazla oralı olmadan çekip yatak odasına doğru gitti. Neler oluyordu bu evde, bir türlü aklı ermiyordu Safiye’nin. Neden bu kadar umarsız ve soğuktular ki? Ellerini, yüzünü yıkadı, doğruca odasına gidip okul kıyafetlerini giymeye başladı. Okul onun için bir kurtuluş yeriydi. Bu evdeki soğukluk ve kavga onu bu evden soğutuyordu. Bu düşünceler içinde kıyafetini giymişti. Annesi seslendi “Safiye, hadi kızım, geç kalacaksın.” diye. Safiye mutfağa geçtiğinde babası yoktu. Annesi sessizdi, tezgâh üzerinde bir şeyler hazırlıyor ve sessizce sokranıyor, hâlinden mutsuzluğunu belli eden vücut dili kullanıyordu. Annesine seslendi Safiye, “Anne, babam nerede, gelmeyecek mi kahvaltıya?” dedi. Annesi sinirli ve dolu gözlere “Gitti baban kızım, işleri varmış.” dedi. Ama annesi bunu derken gözleri doluydu ve çaresizliğini görebiliyordu Safiye. Ağzına birkaç lokma atan Safiye dışarıdan gelen korna sesiyle kendine geldi, “Servisim geldi.” dedi sessizce. Annesi hiç seslenmiyordu, tezgâhtan arkasına dönmemişti. Sessizce evden çıkarken Safiye’nin içini umutsuzluk ve yalnızlık kaplamıştı bile çünkü hep annesi öperek uğurlardı. Yaklaşık üç aydır bu sevgi gösterileri yapılmıyordu. Safiye bu duygularla servise bindiğinde tanıdık bir göz ona gülümsüyordu. En sevdiği arkadaşı Aysun ona “Günaydın Safiyeciğim.” diye seslendi. Tanıdık bir yüz ve sevecen ses karşısında o da gülümseyerek “Günaydın canım arkadaşım.” dedi. Servisin arka tarafından birçok ses geldi: “Günaydın! Günaydın!” Hepsine gülerek “Günaydın!” dedi. Arkadaşları bir şeyler diyor, gülüşüyor ve sohbet ediyorlardı. Safiye evdeki karamsar havayı atmış, kendine gelmişti. Okula geldiklerinde her yer su altında kalmış, göl oluşmuştu. Üstünü kirletmeden, dikkatli adımlarla okula girerken birden arkadaşının attığı taş yere hızlıca düştü. Yerden sıçrayan çamurlu su üzerine gelmiş, üstü batmıştı. Canı çok sıkılan Safiye arkadaşına bağırdı. Bir anda hırslanarak ağzına gelen şeyleri söylemeye başlamıştı. Sınıf Öğretmeni Behiye Öğretmen dikkatlice olanları izliyor, Safiye’nin neler söylediğini duyunca hayretler içinde kalıyordu. Tanıdığı nazik, kibar, sevgi dolu Safiye gitmiş, yerini sinirli, asabi ve kaygılı bir kişilik almıştı. Behiye Hoca seslendi, “Safiye, yanıma gelir misin kızım?” dedi. Safiye yavaşça öğretmeninin yanına yaklaşıp olup biteni anlattı. Arkadaşının üzerini kirlettiğini şikâyet tarzında bir çırpıda anlattı. Behiye Hoca, “Kızım, bir sorunun mu var?” dedi. Safiye gözleri mat bir şekilde gülüş atmıştı. “Hayır öğretmenim, her şey yolunda.” dedi. “Hadi o zaman sınıfa koş kızım.” dedi. Arkasından izleyen Behiye Hoca üç ay içinde değişen Safiye’yi tanımakta güçlük çekiyordu. Safiye üç ay önceye kadar sevgi dolu, hayattan zevk alan, neşeli bir çocuktu. Bu kadar kesin değişimin nedenini düşünmeye başlamıştı. Tecrübesine güvenerek “Acaba ailede sıkıntılar mı var?” dedi. Ama ailesini tanıyordu, gayet iyi ilişkileri olan ebeveynlerden oluşuyordu. “Hayat dolu, ilişkileri kuvvetli bir aileydi.” dedi şaşırarak. Bu sorunu çözmeli, Safiye’nin hırçınlığının ve derslerde gerilemesinin sebebini bulmalıydı. Bu durumu Okul Rehberlik Öğretmeni Şükran Öğretmen’le görüşmek gerektiğini düşündü. Ders zili çalmış, tüm öğrenciler sınıflara girmişti. Behiye Öğretmen sınıfa girerek “Günaydın çocuklar! Dersimiz matematik. Ödevleri yaptınız mı?” diyerek söze başladı. Gözleri hemen Safiye’yi aradı. Safiye artık sınıfın en arka sıralarında oturuyor, derslere katılmıyor ve ödevlerini zamanında yapmıyordu. Behiye Öğretmen seslendi: “Safiye, ödevini yaptın mı?” Safiye kıpkırmızı olmuştu, heyecanlı bir ses tonuyla kaçamak cevap vererek “Hayır öğretmenim.” dedi. Oysaki Safiye sınıfın en başarılı çocuklarından biriyken üç ay içinde ne olmuştu?.. Behiye Öğretmen derse döndü. Arada gözleri Safiye’ye bakıyor, Safiye ise dalıp gidiyordu. “Bedeni sınıfta ama kendi nerelerdeydi?” diye düşünüyordu Behiye Öğretmen. Teneffüs zili çalınca Behiye Öğretmen direkt okulun rehberlikçisi Şükran Öğretmen’in yanında buldu kendini. Şükran Öğretmen iş arkadaşının dalgın yüzüne bakarak ne olduğunu anlamaya çalışırken Behiye Öğretmen bir öğrencisinin nasıl değişim geçirdiğini anlatmaya başlamıştı bile. Şükran Öğretmen dikkatlice iş arkadaşının anlattıklarını dinliyordu. Behiye Öğretmen öğrencisini okul çağından beri bildiği için tüm süreci anlatıyor, bu değişimin neden olduğunu anlamaya çalışıyordu. Şükran Öğretmen meslektaşına Safiye’nin ailesini sordu. Nasıl bir aileydi; ilişkileri ve maddi durumlarını sordu. Behiye Öğretmen yaklaşık dört yıldır tanıdığından, düzenli bir aile olduklarından bahsederken Şükran Öğretmen “Bir yerde sıkıntı var.” diye sessizce mırıldandı. Behiye Öğretmen, “Pardon, bir şey mi söylediniz öğretmenim?” dedi. Şükran Öğretmen, “Safiye’yi diğer teneffüste yanıma gönderir misin öğretmenim?” dedi. Behiye Öğretmen “Tamam.” diyerek odadan ayrıldı. Tam bu sıra ders zili çalmıştı. Sınıfa doğru ilerlerken Safiye bir köşede düşünüyordu. Son zamanlardaki gibi dalgın, üzüntülü ve çaresiz bir yüz ifadesi vardı. Yanına yaklaşıp “Kızım, diğer teneffüs Şükran Öğretmen’in yanına git, biraz seninle sohbet edecek.” dedi. Safiye biraz çekingen, biraz da korkarak “Neden hocam?” diyebildi. Behiye Öğretmen “Seninle sohbet etmek istiyor.” diyebildi… Ders başlamıştı, Safiye’de değişen bir şey yoktu, yine dersi dinlemiyor, gözleri bir noktaya bakıp dalıp gidiyordu. Teneffüs zili çalmıştı, öğrenciler dışarı çıkıyordu. Safiye, Behiye Öğretmen’in gözüne baktı. Behiye Öğretmen “Dâhi kızım, seni Şükran Öğretmen’in bekliyor.” diye cesaretlendirdi. Safiye pek de hoşnut olmayan adımlarla Şükran Öğretmen’in yanına gitti. Kapıyı çaldı. İçeriden nazik, kibar bir sesle “Gelin!” sesini duydu. İçeri girip “Öğretmenim, ben Safiye, beni çağırmışsınız.” dedi. Şükran Öğretmen bir anne edasıyla “Gel kızım, otur.” dedi. Safiye bulduğu bir sandalyeye oturdu. Sohbet sıradan bir şekilde kendiliğinden başlamıştı, öğretmen güzel şeyler söyledikçe Safiye’nin hoşuna gidiyordu. Safiye kendine bu kadar ilgi gösteren öğretmenine bakıyor ve kendini mutlu hissediyordu. Tam sohbetin ortasında öğretmen birden “Safiye Hanım, evde işler nasıl gidiyor?” diye soruverdi. Safiye birden “Öğretmenim, hiç iyi gitmiyor.” deyiverdi. Sonra kendini toparlayıp üstünkörü geçiştiren cümleler kullanarak konuyu kapatmak istese de Şükran Öğretmen bir anne edasıyla onun açılmasını sağlamıştı bile. Safiye evdeki gelişmelerden, anne ve babasının kavgalarından ve ona karşı ilgisiz olmalarından dert yanmıştı. Sohbet hedefine ulaşmış, öğretmen problemin kaynağını bulmuştu bile. Tam sohbet devam ederken zil çaldı, “Hadi kızım, dersini kaçırma.” dedi Şükran Öğretmen. Vedalaşan Safiye, üzerinden bir yük kalkmışçasına sınıfına koşarak gitti. Gün çok çabuk geçmişti, son ders zili de çalmıştı. Öğrenciler servise koşuyordu. Behiye Öğretmen eve gitmek için hazırlanırken Şükran Öğretmen geldi. Safiye ile olan sohbetini anlatıp ailesi ile görüşmeleri gerektiğinden ama çok dikkatli olunması gerektiğinden, evde bir çatışmanın olma olasılığının yüksekliğinden bahsetti. Bu konu çok hassastı, Safiye’ye zarar vermeden ailesi ile bu konunun görüşülmesi gerektiğinden bahsetti. Görüşmede kendisinin de olacağını dile getirerek vedalaşıp ayrıldılar. Safiye servise binmiş, eve doğru giderken içine bir ağırlık bastı. Ev onun için bir savaş alanı gibiydi. Servis evlerinin önünde durdu. Yavaşça araçtan inen Safiye eve doğru yavaş adımlar atarak ilerliyordu. Kapıya geldiğinde eli zile dokundu. Kapı zili acı dolu çalıyordu. Birkaç dakika sonra annesi kapıyı açtı. Annesinin gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Evde bir şeyler oluyordu ama bir türlü çözemiyordu. Annesi kapıyı açtıktan sonra arkasını dönüp gitmişti. Safiye bu duruma çok içlenmiş ve üzülmüştü. Eskiden sarılıp “Günün nasıl geçti kızım?” diye soran kadın gitmiş, yerini umursamaz bir kadın almıştı. İçeri girdiğinde annesi Safiye’nin elbisesindeki çamur kırıntısını görerek bir anda sinirlendi. Annesini hiç bu kadar öfkeli görmemişti. Anne bağırıyor, sinirleniyor, gitgide şiddetini artırıyordu. “Nasıl bir çocuksun, niçin dikkat etmiyorsun!”la başlayıp “Ben sizin için hayatımı verdim.” gibi genel sözlere geçmişti. Sanki babasıyla tartışıyor izlenimi veriyordu. Annesi Safiye üzerinden babasına kızıyordu oysaki. Küçük kız ağlayarak “Bir daha yapmayacağım anneciğim.” lafını söyleyip duruyordu. Bir an kadın kendine geldi. “Özür dilerim kızım.” diyerek sarılarak ağlıyordu. Anneli kızlı ağlaşmalar tüm odada yankılanıyordu. Anne özür dileyerek “En sevdiğin böreği birlikte yapalım mı?” dedi. Safiye yaşlı gözlerini silerek “Olur.” şeklinde kafasını salladı. Anneli kızlı birlikte hamurun içine gömüldüler. Ve birlikte zaman geçirmenin keyfine vardılar. Akşam olmuştu, hâlâ babası gelmemişti. “Her zaman bu vakitlerde gelirdi.” diye düşünürken evin telefonu çalıyordu. Annesi telefonu açıp “Alo!” demişti. “Buyurun öğretmenim.” diyordu, belli ki Behiye Öğretmen arıyordu. “Tamam, yarın gelmeye çalışacağım.” lafını duydu. Safiye korkuya kapıldı, “Acaba benim hakkımda kötü bir şey mi diyecek?” diye telaşlandı. Annesi öğretmenle vedalaşıp yavaşça telefonun ahizesini yerine bıraktı. Hiçbir şey olmamış gibi sofrayı kurup babayı beklemeye başladılar. Ama gelen giden yoktu. Anne, “Hadi kızım, sen yemeğini ye.” dedi. Safiye annesinin üzgün hâlini görerek, “Canım istemiyor.” diyerek sofradan odasına gidip ders kitaplarını çıkartarak şöyle bir baktı. Canı istemiyordu. Kaldırıp kenara koydu. Babası neden gelmiyordu? Merak ediyor, bir sorunun olduğuna artık karar veriyordu. Yatağına uzandı, yorganı kafasına çekti. Annesi bir süre sonra seslenerek “Kızım, uyudun mu?” dedi. Safiye bu sese gözünü kapatarak karşılık vermedi. Annesi Safiye’nin uyuduğuna kanaat getirerek kapıyı kapatıp dışarı çıktı. Bekleyecekti babasının gelmesini, annesi ile olan tartışmalarını dinleyecekti. Bayağı bir süre geçmişti ki evde hareketlilik başlamıştı. Annenin kızmaları, sokranmaları başlamış, baba ise yine içkili bir şekilde eve gelmişti. Anne bağırma tonunu artırıyor, baba ise aynı tonda karşılık veriyordu. Bir ara annesi “Yine o kadının yanına gittin, değil mi?” diye bağırdı. Baba ise “Gittiysem gitmişimdir. Kadın olsaydın da benim gitmeme sebep olmasaydın.” gibi bir cümle kurmuştu. Safiye’nin bir an “başka kadın” sözü beyninin içine kazınmıştı. Bağrışmalar geliyor ama Safiye’nin kafasının içinde “başka kadın” lafı dönüp dolaşıyordu. Başka kadın… Acaba babası başka kadınla mı evlenecekti? Korkuları gerçek oluyordu. En iyi arkadaşı Aysun’un başına gelenler kendi başına da mı gelecekti? Bu şaşkınlığın içinde yatağına girdi. Sessizce ağladı, ağladı ve uyudu kaldı. Yine sabah annesinin sesiyle uyandı. Annesine bir şeyler demek istedi ama söyleyemedi. Annesi “Kızım, bugün öğretmenin yanına geleceğim.” dedi. Servis arabasının kornasıyla evden fırladı ve okuluna gidene kadar kimseyle konuşmadı. Derse kendini zor attı. Bugün farklı dersler olduğu için Behiye Öğretmen kendi odasındaydı. Annesinin gelip ne konuştuğunu bilemeyecekti. Gün bir türlü bitmek bilmiyordu. Akşam olmuştu, eve korkuyla gelen Safiye evlerinin kapısının ziline basarken endişeli ve korkaktı. Annesi kapıyı açmış, zoraki gülümsüyor, “Hoş geldin kızım.” diye sarılıyordu. Bu garipti çünkü üç aydır kendinden bihaber olan annesi ona sarılıyordu. Garipti ama hoşuna gitmişti. “Öğretmenim iyi şeyler söyledi sanırım.” dedi içinden, o da annesine doyarcasına sarılıyordu. Artık annesi her gün onunla ilgileniyor, babasıyla kavgalarını gizliyordu. Dersleri orta seviyede gidip geliyordu. Zaman hızla geçiyor, annesi ile sevgi bağı gün geçtikçe daha sağlamlaşıyordu. Safiye babasıyla vakit geçiremez olmuş, bağları artık kopma noktasına gelmişti. Zaten babası eve artık fazla gelmemeye başlamıştı, eve gelmesi de haftada birkaç günden öteye varmıyordu. Geldiğinde de sarhoş gelip kanepede sızıp kalıyordu. Yıllar geçmiş, Safiye büyümüş, liseye giden koca bir kız olmuştu. Ama annesi gün geçtikçe eriyor, içine kapanıyor ve sessizleşiyordu. Bu durum Safiye’yi oldukça kötü etkiliyor, onu mutlu etmenin yolunu arıyordu. Çocukken ne mutlu bir ailesi vardı. Ama şimdilerde o büyü bozulmuştu, evde matem havası vardı. Babası onun için bir şey ifade etmemeye başlamıştı. Baba okul parasını veren, ihtiyaçları karşılayan bir kişiydi Safiye için ama bu süreçte annesi artık hayattan kopmuş, yalnız Safiye’ye yönelmişti. Safiye’nin babasını her gördüğünde içinden tiksinti geliyor, ondan nefret ediyordu. Son zamanlarda annesinde iyiden iyiye değişiklikler olmuştu, kadın evde ruh gibi gezer olmuş, artık eskisi gibi güler yüzü kalmamış, hayatı umursamaz bir ruh hâline bürünmüştü. Bu durum karşısında elinden bir şey gelmeyen Safiye kendi kendini yiyor, çaresizliğin ne demek olduğunu acı da olsa öğreniyordu. Bir ilkbahar sabahı her zaman olduğu gibi annesinin sesi ile uyanmayı bekleyen Safiye bir bağrışla uyanmıştı. Babası acı acı bağırıyor, feryat figan ortalığı kaldırıyordu. Telaşla bağırmanın olduğu yere doğru koştu, babası yatak odasındaydı. Safiye’yi gördü, “Gelme buraya!” dese de Safiye odaya hızlıca girdiğinde şoke olmuştu. Annesi kendini asmıştı, havada sallanıyordu. “Buraya kadarmış annem…” diyebildi. Babasına dönerek “Tüm bunların sorumlusu sensin.” dedi. Ve ağlamaya başladı… Safiye için yeni bir dönem başlıyordu. Acı dolu günlerin başlangıcıydı, acıların en büyüğünü tadıyordu. Annesi artık yoktu, kendi hayatına son vermiş ve geride kalanlara büyük bir acı miras bırakmıştı. Bu mirastan en çok alan da tabii ki Safiye olacaktı. Annesini kara toprağa teslim eden Safiye artık hayattan bıkkındı ve nefret ettiği babasıyla yaşamak zorunda olduğu için kendini iç dünyasına kapattı. Okul ev arası gidip geliyordu. Babası çoğu zaman eve gelmiyor, o meşhur kadının yanında vakit geçiriyordu. Safiye için her geçen gün biraz daha zorlu ve yalnızlıklar içinde geçiyor; konuşacak, derdini anlatacak kimseyi bulamıyordu. Zaten anlatacak ne vardı ki? İç dünyasında her şeyi kendi kendine anlatıyordu. Annesi öleli yaklaşık bir yıl geçmişti, Safiye artık hayattan kopuk bir yaşamda sürükleniyordu. Okul hayatı zaten bitme noktasındaydı. Tek başına hayatını idame ettirmeye çalışırken babasının ilgisizliği onu daha da yalnızlık çukuruna itmişti. Bir sabah babası Safiye’ye evleneceğinden dem vuruyor, onun fikrini soruyordu. Safiye acı dolu gülüş atarak “Ne biliyorsan onu yap, ben evi terk ediyorum. Seninle yaşamak için bir sebebim kalmadı.” dedi. Baba hiçbir tepki vermeden baktı, “Ne biliyorsan onu yap.” dedi. Zaman artık onları kızla baba arasında kin tohumlarının hasat vaktine getirmişti. Bu uçurum yıllardır açıldıkça açılmıştı, birbirlerini bile görmeye tahammülleri yoktu. Babasından nefret ederken bu evde kalmanın bir anlamı olmadığını düşünerek kendi için yaşayacağı bir yer aramaya başlamıştı bile. Aklına hemen Aysun gelmişti. Aysun’u arayarak durumu anlattı. Aysun zaten evden ayrılmış, okulu bırakmıştı, bir mekânda çalışıyordu. Sevinçle kabul etti. Safiye eşyalarını valize doldururken gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Annesi ile güzel günler ve acı dolu yıllar geçirmişti. Valizini çekerek evi terk etti. Babasına olan düşmanlığı ve nefreti asla bitmeyecekti. Dışarı çıktığında dönüp eve baktı. Akrabaları, komşuları hiç yardımcı olmamış, bilakis daha da kötülük için ellerinden geleni yapmışlardı. Bu çelişkiler içinde insanlardan da nefret ederek Aysun’un evine doğru yol alıyordu. Yeni bir yaşama merhaba diyecekti, hayatta tek başına kendi sorumluğunu kendi üstlenecekti. Çok genç olması onu korkutuyor, ayakları üstünde nasıl duracağını endişeli bir şekilde düşünüyor, hayat tecrübesinin olmaması onu tedirgin ediyordu. “Ne çıkar ki, babamdan uzak olsun da ne olursa olsun.” dedi içinden. Bu karmaşık düşünceler içerisinde Aysun’un evine ulaşmıştı. Kapıyı Aysun açmıştı. Sarılıp konuştular. Olan biteni tek tek anlatmıştı. Aysun da “Benim başımdan geçenler senden farksız.” dedi. Annesi bir adamla evlenmişti, bir gece vakti Aysun’un odasına girmeye çalışıp onu elde etmeye çalıştığını anlattı. Safiye hiddetle “Vay adi!” demişti. “Peki, bu durumu annene anlatmadın mı?” dedi. Aysun acı dolu bir gülüşle “Bana inanmadı. Beni kıskanmakla suçladı.” dedi. “Bir hafta sonu evde annem yokken zorla bana sahip oldu. Bunun utancıyla evden çıktım, bir daha da eve dönmedim.” dedi. Safiye çok üzülmüş bir şekilde arkadaşına sarılmıştı. “Peki, şimdi neler yapıyorsun, nerede çalışıyorsun?” dedi Safiye arkadaşına. Bir barda garsonluk yaptığından, mutlu olduğundan, yeni bir çevresinin olduğundan bahsedip arzu ederse patronuyla onun için de konuşacağını söyledi. Artık okula gitmeyecekti zaten, son sınıftı. “Yaşımız tutmuyor ama.” dedi Safiye arkadaşına, arkadaşı “Patron sağlam adam, devlette hatırı sayılır tanışları var, ayarlar.” dedi. “Bu konuyu düşüneyim.” dedi üzüntülü bir ses tonuyla ama önce kendisi normal bir iş aramalıydı. Bu evde kaldığı sürece arkadaşına ekonomik katkı sağlamalıydı, hayatını idame ettirmesi için çalışması gerekecekti. Evden ayrılalı tam bir hafta olmuştu, kendisini ne arayan vardı ne de soran. Zaten babasından da bir şey beklemiyordu. Safiye her gün sabah dışarı çıkıyor, kendine iş aramak için dolaşıyor ama bir sonuç elde edemiyordu. Gittiği birçok iş yeri yaşı küçük olduğu için iş vermek konusunda tereddüde düşüyor, “Sizi daha sonra ararız.” diyerek geçiştiriyordu. İş aramaya başlayalı iki ay olmuştu, hiçbir sonuç çıkmamış olmasına üzülüyor, Aysun’a yük olduğunu düşünüyordu. Bir akşam arkadaşına “Tamam, konuş bar sahibiyle, çalışacağım.” dedi. Arkadaşı çok sevinerek “Yarın ilk işim söylemek olacak.” diye lirik bir şekilde seslendi. Aysun ertesi akşam erken gelmişti. “Safiye, işe başlayacaksın, patronumla konuştum. Ama dikkatli ol, buralar çok tehlikeli.” dedi. Artık Safiye gösterişli bir barda garson olarak çalışıyordu. İnsanlar el kol şakası yapıyor, ha bire sıkıştırıyor, taciz ediyordu. Safiye çaresizlikten ses çıkarmıyor, bazı zamanlar sözlü olarak tenkit ediyor olsa da sarhoş adamların bunu anlamasının zor olduğunu biliyordu. Safiye her şeyden bıkkındı ama yaşamını kazanmaya çalışıyordu. Bir akşam Tanju adında bir gençle tanıştı. Çok yakışıklı bir çocuktu. Bu gencin ilgisi ve kendisine yaptığı iltifatlar çok hoşuna gidiyor, kendini ona yakın hissediyordu. Annesi öldüğünden beri kimse ona bu kadar ilgili yaklaşmamıştı. Kalbini heyecan ve mutluluk sarmıştı. Tanju bara her geldiğinde ayakları birbirine karışıyor, heyecanlanıyordu. İlk adımın yakışıklı çocuktan gelmesini bekliyordu. Yakışıklı çocuk Safiye’ye yaklaşarak ondan hoşlandığını, onu tanımak istediğini söylediğinde tarifsiz bir mutluluk girdabına girmişti. Yalnızlığın verdiği umutsuzluktan artık kurtulmuş, onu seven biri çıkmıştı. Yakışıklı gence “Tamam, ben de seni tanımak istiyorum.” deyiverince suratında yanma ve kızarma hissi oluştu. Gün geçtikçe boş zamanlarında Tanju’yla vakit geçiriyor, birbirlerini tanımaya çalışıyorlardı. İlişkileri gelişiyor, onunla vakit geçiriyor, bundan da zevk alıyordu. Bu durumdan bar sahibi rahatsız olmuştu. Güzel bir kız olan Safiye’ye göz dikmişti. Daha çocuk yaşta olmasını umursamayan bar sahibi bu kızı sahiplenmek istiyordu, onu kötü emellerine alet etmek düşüncesindeydi. Rahatsız olduğunu Safiye’ye belli etse de Safiye umursamıyordu. Barda aranan isim olan Safiye’nin artık belli bir müşteri kitlesi vardı. Bir gün bar sahibi Safiye’yi sıkıştırarak kendisinden çok hoşlandığını söyleme cüretini göstermiş, güzel kız bu olaydan sıyrılmayı bilmişti. Bar sahibine “Eşiniz bu durumu duyarsa çok sıkıntı yaşarsınız, ayrıca ben sizin kızınız yaşındayım, bunu düşünmeniz oldukça tiksinç bir durum.” demeyi bilmişti. Safiye bu diyalogdan sonra bara gidip birkaç kadeh içki içti, çakırkeyif olduktan sonra içkinin vermiş olduğu hazzı almıştı, kendini rahat hissediyordu. Alkolün acılarına iyi geldiğini hissetmiş, kısa süre de olsa da kafasından çekip aldığını, bu sürede kendini iyi hissettiğini keşfetmişti bile. Safiye artık içki içmeye başlamıştı, acılarını bu şekilde dağıtmak istiyordu. Arkadaşı Aysun ise her gece başka gençle iş çıkışı eğlence mekânlarına gidiyor, çoğu zaman eve gelmiyordu. Bir hafta sonu için Safiye patronundan izin isteyecek ve erkek arkadaşı Tanju ile gezecekti. İzin için bar sahibinin odasına giden Safiye odanın kapısını açtığında bir adamın ölesiye dövüldüğünü gördü. Bar sahibi kafasını kaldırıp Safiye’nin yüzüne bakarak “Ne istiyorsun?” dediğinde Safiye’nin dayak yiyen adama gözü kaydı. Babası olduğunu gördüğü an içinde fırtınalar kopmuştu. Bar sahibi Safiye’ye “Sonra gel.” dedi ve gözleriyle çıkması için kapıyı gösterdi. Safiye sessizce dışarı çıkmış, aklına babasının kendisi için geldiği gelmişti. İçinde heyecan fırtınası kopuyor, kalbi küt küt atıyordu. Kapının önünde bekleyen bar çalışanı bodyguarda yaklaşıp titrek sesle, heyecanla sordu: “Bu adamı niçin dövüyorsunuz?” Bodyguard kısık sesle “Kumar borcu var, ödemiyor. Ya canını alacağız ya da borcunu.” dedi. Safiye bir kere daha hayal kırıklığı içinde ağlayarak dışarı çıktı. Hayat nerede, nasıl karşılaşacağın konusunda tercih yaptırmıyordu. Dışarıda Tanju ile karşılaştı. “Beni buradan götürür müsün?” dedi. Tanju “Tabii ki.” deyip arabasına aldığı gibi kendi evine götürdü. Tanju güzel bir masa donatmıştı. Masada her şey vardı. Safiye oldukça fazla içki içmiş, kendini kaybetme noktasına gelmişti. Tanju’ya en son “Beni evime bırakır mısın?” dediğini hatırlayıp kendinden geçti. Gözünü açtığında kendini Tanju ile aynı yatakta bulmuştu. Çırılçıplak bir vaziyetteydi. “Aman tanrım, ben ne yaptım!” dedi. Tanju uyanarak “Dün gece çok güzeldi, teşekkür ederim sana. Masanın üzerine bir şeyler bıraktım, giderken al.” dedi. Safiye kendini çok kötü hissederek ağlamaya başladı. Tanju’nun sert bir tonla “Defol git, senin ağlamanı çekemem!” demesiyle üstünü giyinip kapıya doğru yönelirken masanın üzerinde para olduğunu gördü. Bir an içi tiksinti ve nefretle doldu. Kapıyı çarpıp ağlayarak eve gitmişti. Artık hayatta her şeyin başına gelebileceği konusunda bilgi sahibiydi. Eve ulaşınca kendini duşun altına attı; hüngür hüngür ağlıyor, yaşadığı olayın tiksintisinden bir türlü kurtulamıyordu. Yalnızlık ve garipliğin ne olduğunu anladıkça içi dalga dalga üzüntü ve kin doluyordu. “Rabb’im, ben neden bu duruma düştüm…” diye aklından geçirdi. Onun ismini zikretmeyeli yaklaşık on yıl geçmişti, Rabb’ini unutmuştu. Biraz sitemliydi, neden hiç yardım etmemişti? Ama annesinin ölümünden beri adını ağzına almadığı ve dua etmediği aklına gelmişti. Artık hissizleşiyor ve duygusuzlaşıyor, yaşamını devam ettiriyordu. Bu olanları kabullenmişti. Üzüntüsü gün geçtikçe azalıyor, yerini intikam ve öfke alıyordu. Zaten içine kapanık olan yapısı iyice saplantılı hâl almıştı. İçkinin tek dost olduğunu sanan Safiye yine rutin bir şekilde evde içerken arkadaşı Aysun birkaç misafirle eve geldi. Aysun’un yanında iki erkek vardı. Tanışma faslından sonra içkiler içildi. İsmini hayal meyal hatırladığı çocuk yanaşarak “Kızlar, sizi uçuracak bir şeyim var.” dedi. Cebinden hap benzeri bir şey çıkardı ve “Atın ağızlarınıza.” dedi. Hiçbir tepki göstermeden hapı ağzına atan Safiye bir an kendinde hafifleme hissetti ve bütün dertlerden uzaklaşma yaşadı. Bu arada hapı veren erkek vücuduyla oynuyor ama Safiye umursamıyordu bile çünkü tüm acılarını almıştı bu hap. Gözü arkadaşına kaydı; o da uçuyor, diğer erkekle oynaşıyordu. Bu nasıl bir hâl demeye kalmadan kendinden geçti. Kendilerine geldiklerinde erkekler gitmişti… Günler geçiyordu, bu hayat tarzı sanki rutine binmişti. Kendi benliğine ait hiçbir şey kalmamıştı. Çocukken kurduğu hayaller artık çok uzaklardaydı. Oysaki okuyup doktor olup hayat kurtaracak, insanlara faydalı olacaktı. Geldiği duruma iç çekerek bakarken annesinin gülüşleri aklına geliyor, acı dolu gülümsemesi dudaklarından dökülüyordu. Babasını asla affetmeyecekti, bir aileyi felakete sürüklemişti, bu hâlde olmasının tek sebebi babası idi. Niçin sahiplenmemiş ve annesinin ölümüne sebep olmuştu? Kalbinden bir ürperti geldi 282 283 “Neden böyle olduk?” diye. Artık ağlamaktan göz pınarları kurumuş, bakışları matlaşmış, hayat dair hiçbir beklentisi kalmamıştı. Safiye nasıl bir yaşam içine düştüğünü, artık yapılacak bir şeyin kalmadığını anlamıştı. Artık hayatları gündelik ilişkilerle geçiyordu. Safiye kendinden tiksinir bir hâl almıştı. “Hayat beni unuttu.” derken insanların ne kadar ikiyüzlü ve riyakâr olduklarını çok erken yaşta öğrenmenin acısını yaşıyordu. Bu hayatta kendini anlayacak bir insan bulamadığını, bu hayatın anlamsızlığını düşündü. Kısa hayatında mutlu olduğu zamanlar ne kadar da azdı. En güzel çağlarında hiç tanımadığı insanlarla aynı yataktan kalkmak kadar iğrenç bir şey yoktu. Safiye yaşamının anlamsız ve gereksiz olduğunu, acılarının dinmesi gerektiğini düşündü. Bir an şuuru dağıldı, acı çekiyordu. Titreyen elleri ile çantasını karıştırdı. Çantasının gizli bölümünden renkli hapları aldı, önce bir tane içti, sonra haplardan dört beş tane ağzına atarak ölümü beklemeye başladı. Artık hayatta son anlarıydı. Odasının kapısını kilitledi. Son kez derin bir nefes aldı, “Rabb’im, beni affet, bu acıya dayanamayacağım.” dedi. Annesiyle geçirdiği güzel günler aklına geldi. Hafifçe dudakları birbirinden ayrıldı, bembeyaz dişleri ortaya çıkmıştı. Gözlerinden akan yaşlar ağzına kadar ulaşıyor, tuzlu göz damlasının tadını hissediyordu. Vücudu tepki vermeye başladığında gözü bir noktaya kaymıştı. Annesinin intihar edişi gözlerinden geçip insanoğlunun ne kadar acımasız olduğu dudaklarından dökülürken son kez babasından nefret ettiğini söyleyerek gözleri sonsuzluğa bakar vaziyette öldü… Polis olay yerine gelerek incelemelerde bulundu. Nöbetçi savcı gelerek olay mahallini inceleyip Safiye’nin genç bedenine bakarken “Niye yaptın be kızım?” der gibi mimiklerle üzüldü. Otopsi için Adli Tıp Kurumuna götürülen Safiye otopsisi yapılıp morga kaldırıldı. Otopsi raporunda yüksek dozda sentetik uyuşturucu çıkmıştı. Cesedi kimse tarafından alınmadığı için belediyenin kimsesizler mezarlığına sessiz sedasız gömüldü. Maalesef canlıyken kimse sahip çıkmamıştı bu küçük kıza. Toplumun değer yargıları içinde kaybolup giderken kimse elini uzatmadı Safiyelere, Aysunlara, yalnızca “Vah, yazık olmuş!” gibi acınacak kelimeler kullandı toplum.’’



‘’ TANRILARA KURBAN EDİLEN İNSANLAR’’
Yasin ERDEM
 
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Misafir Avatar
BAYRAKTAR 3 hafta önce

BU UZUN YAZIYI KİM OKUYACAK MODERN ÇAĞIN KİLER PARA İÇİNDE YÜZENLER YADA PARA TAŞIMAYANLAR HER HALUKARDA MUTLULAR. OLAN GARİBANA OLUYOR. ZATEN SESİNİ DUYANDA YOK. HERKES MUTLU UMUT İSE YOK ZENGİN MAHKEMEDE HER YERDE GEMİSİNİ YÜZDÜRÜYOR. GARİBANMI ODA KİM.