Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin ilk Millî Eğitim Bakanı olarak Prof. Dr. Ziya SELÇUK atandı. Kendisi daha önce Talim Terbiye Kurulu’na başkanlık yapmış, akademisyenlik birikimi de bulunan bir eğitimci. Böylece; yıllardır dillendirilen “öğretmen kökenli, eğitim kökenli maarif bakanı” isteğine bir anlamda karşılık verilmiş oldu. Çiçeği burnunda bakanımız; okulu, öğretmenler odasını bilen ve o günleri daima hatırlayan biri olarak sizleri en kalbi duygularla selamlıyorum diyerek hem mektubuna hem de memleketin en zor işlerinden biri olan görevine başladı.

Sayın Bakanımız mektubunda; “Sizler gibi meslek hayatıma ben de öğretmen olarak başladım. Daha sonra akademisyen ve yönetici olarak çeşitli üniversitelerde, kurumlarda görev yaptım. Kısacası ömrüm okullarda, eğitim ortamlarında geçti. İçinizden bazı öğretmen arkadaşlarımla birçok çalışmada aynı havayı teneffüs ettik, aynı mekânları paylaştık. Sizlerin neler hissettiğinin, neler düşündüğünün farkındayım. Şimdi, Millî Eğitim Bakanlığının koridorlarında benim şahsımda temsil edildiğinizi; aklımda, düşüncemde, gönlümde, duygularımda hissiyatınızın taşındığını bilmenizi isterim.

Samimiyetle ifade etmek isterim ki görevimi ifa ederken en önemli güvencem siz değerli meslektaşlarım olacaktır. Başarılı olacaksam bu, sizlerin sayesinde; desteği, duası ve katkılarıyla olacaktır…

Sevgili öğretmenlerime şu hususu ifade etmek istiyorum. Sizler bizim için çok değerlisiniz. Çünkü bugünü ve geleceği sizler yeşertiyorsunuz. Verdiğiniz emeğin, çektiğiniz sıkıntıların farkındayız. Bu meşakkatli görevi ifa ederken karşımıza çıkan engelleri elbirliği ile aşma gayreti içinde olacağız. Öğretmenlik sadece öğrencilere bazı bilgileri öğretmek değil, daha ziyade öğretmenin kendi kemalatını tamamlama ve olgunlaşma yolculuğudur. Büyük ve fedakâr MEB ailesi olarak bu yolculukta, ülkemizin bütün çocuklarını kuşatacak ve inşallah bu yolda emin adımlarla yürüyeceğiz. İyiye, güzele ve hakikate dair ne varsa ülkemiz ve çocuklarımız için birlikte başaracağımıza olan inancım tamdır…” diyor. Bize de Sayın Bakanı, bu nazaketinden, öğretmene verdiği değerden ve motive edici yaklaşımından dolayı, tebrik etmek düşüyor.

İnsan ilişkileri, gelişim ve öğrenme, dikkat eksikliği, sınıf içi uygulamalar başta olmak üzere eğitim ile ilgili birçok kitap yazmış olan Sayın Bakanımızı, genç bir öğretmen olarak 2005 yılında Yalova İlimizde bir haftalık bir seminerde tanıdım. Her şeyden önce beyefendi kişiliği, konuyla ilgisiz sorulara dahi sabırla verdiği cevaplar, mütebessim çehresi, alçak gönüllüğü, uyaroğlu oluşu, eğitim alanında hem ulusal hem uluslararası alandaki yetkinliği, etkileyici anlatımı ve esprileriyle hatırlıyorum kendisini.

Bugünlerde eğitim camiasının kahir ekseriyeti çok umutlu. mebeöğretmenbakan istiyoruz hashtagleriyle twiterda binlerce kez mesaj yazanlar zafer kazanmış kumandan gibi mutlular. Ziya Selçuk’un sınıf öğretmeni kökenli olması nedeni ile eğitim camiasının pek memnun olduğunu görüyoruz. İnşaALLAH bu mutluluk daim olur. Fakat beklentinin yüksek olması, bazı hayal kırıklıklarına da neden olabilir. Bu nedenle sabırlı olmakta yarar var.

Yukarıda, Milli Eğitim Bakanlığı görevinin memleketin en zor işlerinden olduğunu ifade etmiştik. Öyle ki; Milli Eğitim Bakanlığı görevlerinde bulunan, sayın bakanın selefi olan bakanların çoğunun son görevleri Milli Eğitim Bakanlığı olmuştur. Hatta eğitim bakanlığına getirilen bir siyasinin, aslında siyasi hayatının bitirilmek istendiği şeklinde şaka yollu değerlendirmeler de yapılır. Sayın bakanın işi gerçekten çok zor. Çünkü Sayın Ziya SELÇUK: “adalet, liyakat, kariyer” diyor. Bu durum nepotistleri fevkalade rahatsız edecek ve Sayın Bakana yergiler başlayacaktır. Bakanın “liberal olduğundan,” herhangi bir vakfa-derneğe-sendikaya ünsiyetinin bulunmadığından, “kimin adamı olduğunun belli olmadığına” kadar eleştiriler yapılacak; bazı gruplar ise ısrarla “bakanın kendi adamları” olduğunu hararetle savunacaklar ve suyu bulandırmaya çalışacaklardır.

Bakan Ziya Selçuk’un ilk icraat olarak ALO 147 Şikâyet Hattı Kapatacağını söylemesi, “Öğretmen performans değerlendirmesinin işlevsel olduğunu düşünmüyorum ve böyle bir şeyi bakanlık olarak uygulamayacağız” demesi, bakanlığı 1 milyon öğretmenin temsilcisi olarak görmesi, asıl yatırımın öğretmene yapılması gerektiğini ifade etmesi, en büyük sermayelerinin öğretmenler olduğunu defaten vurgulaması ile eğitim camiasının gönüllerine girmiş oldu. Bakanlığı öncesinde ifade ettiği, eğitime dair görüş ve önerileri öğretmenler tarafından paylaşılmaya başlandı. Sıkça paylaşılan fikirlerinden bazıları söyle:

“Eğitim emzirmektir. Yani şefkat, temas ve paylaşım olmadan eğitim olmaz. Şefkatsiz bir emzirme düşünebilir misiniz?

Eğitim ihraç edilebilir ama ithal edilemez. Kes yapıştır bir sistemle medeniyet tasavvuru mümkün değildir.

Oyunun sonunda ve ortasında asla kural değişmeyecek, adaleti şiar edineceğiz.

Öğretmen kalitesiyle uğraşmak yerine, bilgisayar alımı, sınav sayısını artırma, öğretmene sınav koyma gibi gereksiz işlere yöneldik.

Bazı öğretmenler iklim oluşturur. Bazıları da sadece hava durumu sunar. Bu iki öğretmen tipi mutlaka ayrı değerlendirilmeli ve kıymetlendirilmeli.

Araçları amaç kıldık; sınav kazanmayı sistemin ana gayesine dönüştürdük…

İyi yapamadığımız şeyleri daha çok yapmaya çalıştık. Hiç kimsenin İngilizce öğrenemediği bir sistemi on binlerce yeni öğretmen atayarak devam ettirdik.

…Okullar robotların beceremeyeceği alanlara, yani temel insani özelliklerin geliştirilmesine yoğunlaşmalı.”

… Bizim tüm üniversitelerimiz tek tip. Hiçbir bölgesel özelliği olan üniversitemiz yok. ...Üniversiteler kendi sınavlarını bireysel olarak ya da gruplar halinde lokal olarak yapacak. Bu sınavlar yılda birkaç kere olacak. Böylece dershaneyi besleyen sınav yapısı başka normlarla değişecek…”

Sayın Bakanın diğerleri kadar sık paylaşılmayan ve “dindar nesil” tartışmaları bağlamında eleştirilen fikirleri de var. “Ben dindar olmayı bu ülkenin ortak paydası olarak görmüyorum. “Dindar değilim” diyor bazıları. Bunun yerine insanların ortak paydasıyla ilgili bir arayışa girmek lazım ki bu ahlak anlayışıdır… “Sosyal bütünlüğü sağlamaya hizmet eder İmam Hatip yapısı. Fakat İmam Hatipler yeni bir medeniyet tasavvuruna hizmet etmeyi bırakın, onu engelleyen bir işleve sahiptir. Dini tefekkürün, dini düşüncenin yeniden inşası için, yeni bir felsefe alanının açılabilmesi için bizim geleneğin bürokrasisine sokulmuş olan din algımızın dönüştürülmesi lazım. İmam Hatipler din alanındaki müesses nizamdır. Bu nizam kendini korumaya çalışırken aslında dini tefekkürün tekâmülünü engeller.”

Sayın Bakanın bazı fikirlerine yer verdikten sonra gelelim kendisinden bazı beklentiler ve önerilerimize. Çoğu insan eğitimden bahsederken, eğitimin asli unsuru çocukları kastederek “yarış atı” benzetmesinde bulunuyor. Aslında eğitimin kendisini bir ata benzetmek daha doğru olur kanaatindeyim. Bizim “eğitim atımız” diğer ülkelerin “eğitim atlarıyla” bir yarış içerisinde fakat bu yarışın gerisinde kalmışız ya da bırakılmışız. Eğitim atımızı öne geçirmek için pasa kamçılıyoruz. Fakat bu kadar kamçının atımızı çatlatabileceğini de düşünmeli ve bakanlık olarak buna göre tedbir almalıyız.

Bundan sonra, eğitim kararlarının “kervan yolda dizilir” mantığıyla, deneme-yanılma yoluyla alınmasının önüne geçilmelidir. Eğitim konusu, ülkemizin hâlâ en önemli işi ve maalesef sorunları çözüm bekleyen bir alanıdır. Son 15 yılda diğer tüm alanlarda gözle görülür bir iyileşme görülürken eğitim alanında onca plana projeye, teknolojik iyileşmeye rağmen, beklenen gelişme yaşanmamıştır.

Türk Eğitim sisteminin sorunu sadece müfredat sorunu değildir. Hatta müfredat tâli bir sorundur bile denebilir. Çünkü hangi sistemi, hangi müfredatı getirirsek getirelim o müfredatı yine aynı eğitimcilerimiz aynı yöneticilerimiz tatbik edecek, edemeyecek ya da etmeyecek. Sadece müfredat iyileştirmesiyle eğitim sorunlarının sorun olmaktan çıkmayacağı bilinmelidir.

Profesyonel öğretmenlik uygulaması başlatılmalıdır. Öğretmenlik, sıradan bir memuriyet veya herkesin yapabileceği basit bir iş değil; profesyonel bir meslektir. Öğretmeni onure ederek, motivasyonunu artırarak, öğretmen akademisinde bilmediğini öğreterek, kendini geliştirenlerin yükselebileceği veya ücretlerinin artabileceği, işini iyi yapmayanların ders ücretlerinin kesileceği bir sisteme doğru gidilmelidir.

Sabahçı, öğlenci uygulamasını ortadan kaldıran önlemler alınmalı ve mümkünse tam gün eğitime geçilmelidir. Böylece; ikili eğitim mağduru öğrenci ve öğretmenler rahatlayacaktır. Öğrencilerimiz, saat 7 de başlayan ders için saat 6 da yollara düşmekten kurtulacaklardır.

Rotasyon uygulaması ile öğretmen kadroları da yenileneceği için bazı okullarda öğrenci yığılması da olmayacak, ikili eğitime gerek kalmayacaktır. Rotasyonun uygulamasının yerinde olacağını düşünenlerdenim. Fakat 12 yıl olarak ve aynı eğitim bölgesi içerisinde uygulanmazsa küçük bir kavimler göçüne aynı zamanda da büyük sıkıntılara neden olabileceği için dikkatli olmak gerekir.

64.Hükümetin başbakanı Sayın Ahmet Davutoğlu, “Beyannamemizde de var Öğretmen Akademisi kuracağız. Yani öğretmenleri tekrar meslek içi eğitimden geçireceğiz ve öğretmen kurmayları yetiştireceğiz” demişti. Öğretmen Akademilerinin kurulması önemli bir yenilik olacaktır. Türkiye´de öğretmen akademileri konusunu en çok işleyen kişilerden biri olarak(bkz: Sivas´a Öğretmen Akademisi- Öğretmen Akademisi ve Güncel Eğitim Tartışmaları…- Yazar Muhammed Enis´in yazılarını da anmak gerekir.) bu konunun da önemini inananlardanım.

Bununla birlikte; veli değerlendirmesi, öğrenci değerlendirmesi gibi şeyler, öğretmenin saygınlığını kaybettiren absürt uygulamalardır ve bu türlü yaklaşımlar bir daha gündeme gelmemelidir. Çalışan ve iyi çalışmayanın belirlenmesi amacıyla bir değerlendirme yapılacaksa bu kişiler asla veliler ve öğrenciler olmamalıdır. İşin garipliği şu ki; akşam-sabah azarladığımız, strateji belgeleriyle “sen yetersizsin” dediğimiz, Mebim şikâyetleriyle öğrencinin ve velinin maskarası haline getirdiğimiz muallimlerin bir de performansını değerlendirmesinden bahsedilmektedir. Prof. Dr. İbrahim DELİCE´nin dediği gibi; “Öğretmeni yapılandırmacı sistemle etkisiz eleman olarak yapılandırdıktan sonra onlara hesap sormakta ne ola ki!.. Tam demokratik bir değerlendirme isteniyorsa; kantin görevlisi, müstahdem, imam, muhtar, ebe, olmadı mahallenin delisi de değerlendirsin öğretmeni.

“Eğitimde başarılı olmak her şeyden önce öğrencinin, öğretmenin ve eğitim yöneticisinin motivasyonunun arttırılmasıyla doğrudan ilişkilidir. Lakin bu motivasyonu, öğretmeni her dört yılda bir sınava alarak, sürekli “sen yetersizsin, git kendini geliştir” diyerek, “sizin beğenmediğiniz maaşın yarısına çalışmak isteyen, dışarıda binlerce öğretmen adayı var” diyerek yapmanın imkânı da bulunmamaktadır. Öğretmeni dört yılda bir sınava alacağımıza, dört yılda bir psikoteknik değerlendirmelere alalım.

Bir başka husus, bazı kesimlerce eğitimin dokunulmazları olarak görülen alanlara dokunulmasıdır. Örneğin; karma eğitim konusu. Madem demokrasiden bahsediyoruz, o halde eğitim konusunda da insanlara seçme hakkı verilmelidir.

Medya Okur-Yazarlığı dersi zorunlu hale getirilmelidir. Çünkü günümüzün en etkili hocası-öğretmeni-eğitmeni; ne camideki imam, ne okuldaki öğretmen, ne üniversitedeki profesör, ne de evdeki anne-babadır. En büyük ve en etkili öğretici medyadır. Haftada, çoğunda gayri meşru ilişkilerin konu edildiği yüze yakın diziyle öğrencilerimiz ifsad ediliyor. “Sorgulayan gençlik”, özgür gençlik yetiştireceğiz diye hiçbir değeri olmayan “mankurtlaştırılmış nihilist gençlik” yetiştirmeyelim.

Eğitimcilerimizin morali yüksek tutulmalı, doktora ve yüksek lisans yaparak kendilerini geliştirmeleri özendirilmelidir. (Örneğin; ders ücretleri eskiden olduğu gibi yüzde yirmi beş artırımlı ödenebilir.) Kırk dereden su getirtmeden, tezli yüksek lisans yapan öğretmenlerimizin uzmanlığı hemen verilmelidir.

Herkes evine en yakın olan mahallesindeki okula gitsin anlayışını Ziya Bey’in de paylaştığını Gazeteci Tuğba TEKEREK’e 2013 yılında verdiği röportajdan anlıyoruz ki bu anlayıştan vaz geçilmemelidir.

Tevhid´i tedrisat yapılmalı, “adalet”tesis edilmeli, ücret farklılıkları ortadan kaldırılmalıdır. (Sınıf Öğretmeni maaş karşılığı 18 saat derse girmek zorunda olmasına rağmen, branş öğretmeni arkadaşı 15 saat derse girmesi v.b) .

Öğretmeni ya da idareciyi sınıfından-dersinden-okulundan alarak yoğun toplantılar düzenlemek, evrak tanzim ettirmek, modüller ve programlar üzerinden sürekli olarak veri verişi yaptırtmak, anket doldurtmak ve bu konuları sıkı sıkıya takip edip ısrarcı olmak bizleri amaçlarımıza ulaştırmayacağı gibi rutini dahi yakalayamamıza neden olabileceği için bu gibi işler asgariye indirilmelidir.

“Bir yerde işler iyi gitmiyorsa toplantı sayıları artar” şeklinde bir söylem vardır ve böyle bir duruma düşmekten kaçınmak gerekir. Bütün bu işleri toplantı sarmalına dönüştürmeden, tüm toplantı katılımcılarının gündemi ve alınan kararları tek tek ve sistem üzerinden onaylamasına gerek kalmadan sade bir şekilde yapmak çok daha faydalı olacaktır.

Öğretmenler en fazla hakarete uğrayan meslek gruplarının başında gelmektedir. Yeni amirleri “veliler” tarafından hakaret, tartaklanma, öğrenciler tarafından sövülmek hatta sınıfta vurulmak, öğretmenlerimizin sıkça karşılaştığı bir durum olmaya başladı maalesef. Artık silahı eline alıp, okul basıp, öğretmenlerini öldüren psikopat ergenler sadece garp memleketlerinde değil... Bizim ülkemizde de her yıl öğretmen cinayetleri işlenmeye başladı. Maktulü öğretmen, katili öğrenci olan cinayetler. Bu nedenle eğitim çalışanlarına yapılan saldırılarda, şikâyete gerek kalmadan direk kamu davası açılmalı ve saldırganlar ağır şekilde cezalandırılmalıdır. Ben bugüne kadar, en azından kendi ülkemde, ÖĞRENCiSiNi ÖLDÜRMÜŞ BiR ÖĞRETMEN DUYMADIM. Ama evladını doğramış çok anne bana duydum. Annesini babasını doğrayan genç daha da fazla.

Öğretmenlerin derdi sadece para pul değildir. Hattı zatında, öğretmenlik para için yapılacak iş değildir. Biraz aklı olan bir kişi ayda iki bin –üç bin lirayı limon satarak, ayakkabı boyayarak da kazanır. Öğretmen olduğuna ve genel toplum zekâsının ilk yüzde beşine de girdiğine göre, bu parayı zaten kazanabilirsin... Öğretmenlik mesleğinin ederi, şu-bu mesleklerden, imza atmayı bilmeyenlerden de mi düşüktür? Hiç değilse psikolojik olarak, bilgiye verilen değerin bir göstergesi olarak, öğretmenlerin biraz daha yüksek ücret almaları sağlanmalıdır.

Maarif davamız, nev-zuhur uygulamalarla saç-baş yoldurmaya devam etmemelidir. Problemin kaynağını yanlış yerde teşhis eden eğitim bürokrasisi, yarım doktor candan, yarım hoca imandan eder düsturu mucibince eğitimimizi öğretmenden-öğrenciden eden uygulamalardan vaz geçmelidir.

Eğitimin sorunu eğitimcilerin kayıtsız kalmaları-ellerinden geleni yapmamaları değil; yüzde doksanı eğitim dışı konular olan yüzlerce şeyi birden yapmalarının istenmesidir.

Çok uzaklarda aramaya gerek yok. Her iyiden alacağımız bir şeyler vardır. Osmanlı mekteplerinde her çocuk kendi ilgi alanı ve yeteneğine göre değerlendirilir, ona göre eğitilirmiş. Bütün öğrencilere aynı dersler verilmez ve mektebin duvarında şöyle yazarmış: “Burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanmaz.” İşte ölçümüz bu anlayış olmalıdır.

Destekleme ve Yetiştirme Kursları 4. Sınıf, 8.sınıf, 9.sınıf ve 12. Sınıflarda açılmalı diğer sınıflarda daha çok sanat ve spor kursları açılmalıdır. DYK ücretleri İYEP kursları için de ödenmeli bu haksızlık kaldırılmalıdır.

“Ölçemediğin şeyi, yönetemezsin” aforizmasını şiar edinen eğitim bürokrasisi, tüm eğitim iş ve işlemlerini elektronik ortama aktarmakta kararlı görünmektedir. Olaya kendileri açısından baktığımızda haklı olduklarını söyleyebiliriz. İşte bu nedenle eğitim yöneticileri ve öğretmenler hemen her dönem yeni modüllerle tanış oluyorlar. Elbette; bu yeni elektronik modülleri öğrenmek zaman alıyor. Öğrendiklerinde de yine öğrenmeleri gereken yenileri çıkıyor. Devletin diğer memurları yalnızca kendi alanlarıyla ve görevleriyle ilgili birkaç program kullanarak görevlerini yaparken; asıl işlerinin öğretmenlik olduğu sık sık hatırlatılan eğitim yöneticileri, tam sayısını çıkarmak için bile ayrıca çalışma yapılması gereken ve asıl işleri öğretmenlik ile çok da ilgili olmayan birçok interaktif sistemi öğrenmek-kullanmak zorunda kalmaktadırlar. Bu nedenle yeni uygulamalar önceden beri bilinip kullanılan modüllere entegre edilmelidir.

Öğretmenlik daha çok sınıfta öğrenildiği için, alanında iyi olan idareci ve öğretmenlerden azami yararlanılmalı, iki yıl öğretmenlik bile yapmamış asistan ve akademisyenler hizmetiçi eğitim programlarında görevlendirilmemelidir. 10 yıllık eğitim geçmişi olmayanlar okul müdürü olamamalıdır.

Medyanın öğretmenlerle ve eğitimle ilgili olumsuz haberleri “insanın köpeği ısırması” kabilinden değerlendirip, ısıtıp ısıtıp haberleştirmesinin de bir sınırı olmalıdır. Kutad-gu Bilig´de Yusuf Has Hacib: “Bilgisiz kişiye, bilgisiz sıfatı yeterli bir hakarettir” der. Öğretmenlerin işi cehaletle, bilgisizlikle değil mi ki? Kalem ehli olan bu kesimi örselemek için adeta yarış halinde olan toplum kesimlerine de “dur” denmelidir.

Öğrencilerin sadece test çözmeleri değil; sorun çözmelerini istenirse, eğitimde materyalist bakış açısı, Evrim Teorisi müfredattan çıkarılırsa, okul idarecileri eğitim dışı bürokratik kırtasiyecilikten kurtarılırsa, öğretmenlik sınavları öğretmen olduktan sonra değil, öğretmen olmadan önce yapılırsa, idarecilere “sen lidersin” diye gaz verilmezse, eğitimciler sadece eleştirilmeden, eleştirildikleri mevzularda çözüm de söylenirse, Türk Eğitim Sistemimizi, Türk ve Müslüman olmadığı için bizi anlamayan John Dewey değil de bizlerden biri organize ederse, öğretmenlerin idealistliği törpülenmez ise, eğitimciler resmi tarih ile gayri resmi tarih öğretileri arasında bocalamazsa “müzmin muhalefet istemezük lobisi” dâhil sesini kesecek ve ilerleme başlayacaktır.

2017 güzünde bakanlık tarafından basılan kitaplarda bile millete operasyon çekilebiliyorsa bakanlık personeline dikkat edilmesi, personelin de dikkat etmesi gerekir.

Prof. Dr. Servet ÖZDEMİR, “ÖĞRETMENLER MUTSUZ OLURSA, TOPLUM YATAĞA DÜŞER” demişti. Aklımızın yettiği budur. İsmet ÖZEL´in dediği gibi; “Duvara konuşalım ki, kapı duysun.”

Et-tekrarü ahsen, eğitim asli unsuru olan öğretmen hoşnut edilmeden başarı gösterilecek bir süreç değildir. GÖNÜL ALMAYI BİLE BİLMEYENLERE NE YAZIK… Hiç bir şey vermeden eğitim camiasının sırtına her gün yeni yükler yükleyerek eğitimin sorunları çözülemez. Öğretmenler üzgün, bezgin, kırgın olsalar da din-iman toz-duman olduğu şu ahir zamanda, sanırım şu ayet meali morallerini düzeltecektir. “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu”(Zümer:9)

Temennimiz; Sayın Bakanın 2013’te bir gazetecinin “Diyelim ki Milli Eğitim Bakanısınız…” sorusuna “ALLAH korusun” cevabını bir kez daha vermemesidir. Hayırlı uğurlu olsun.

Es-selam…

Not:(Son 7 yılda yazdığımız eğitim yazılarının bazılarından alıntılar yapılarak yayımlanmıştır.)

Geniş bilgi için bkz:www.egitimradyosu.com/bakan-selcuk-un-cok-konulan-roportajinin-tam-metni

Ömer Emir Doğan
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Misafir Avatar
mmm 4 ay önce

bu güne kadar hep tersi oldu. ekonomist başbakan ekonomiyi batırdı. maarifçi avni geldi eğitim en çok onun zamanıda zarar gördü, ömerbey de aynı idi ama bir eseri olmadı inşAllah şimdi tersi olur.

Misafir Avatar
talip 5 ay önce

eyvAllah müdürüm güzel bir yazı inşAllah diyelim

Misafir Avatar
hakan karahan 5 ay önce

öğretmen kökenli bir bakan geldi beklentiler büyük başarılar dilerim.