Bir Londra havası var İstanbul’da…

Günlerden pazartesi ancak ortam Pazar modunda…

Hava kapalı..

Sokaklar Dead Walking…

Senaryo Netfliks dizilerini andırıyor..

Moraller bozuk..

Virüs ve ölüm kol geziyor boş İstanbul sokaklarında…

Fonda Kurtuluş çalıyor;


Söyleyin sevgilim nerde

İstanbul sokakları

Söyleyin sevgilim nerde

İstanbul sokakları.

Çare bulun bu derde

İstanbul sokakları

Çare bulun bu derde

İstanbul sokakları..

Onu benden siz aldınız

Onu benden siz çaldınız

Onu benden ayırdınız

İstanbul sokakları..
 

İki yüzlülerin maskelerini sıyırdığı bu günlerde pandemi nedeniyle dağıtılan maskelere mahkumuz bizler de..

Velhasıl moraller bozuk..

Evcilik oynamak için fazla yetişkin kaldık.

Dijital bir kalabalık yaşıyoruz konaklarımızda..

Hava gibi ruhum da arabesk..

Fonda Müslüm çalıyor

Diğerleri gayrımüslüm..

“Wuhan garip yatağı

Bülbül derdim ortağı.

Virüs öldürür beni

Feryaat feryaat..”


Müslüm Baba’nın ruhu şad olsun..

A dostlar!

Bu coğrafya neler gördü,ne badireler atlattı ve de ne salgınlar..

Bu da geçer!
 

Bakın Neşet Baba  ne diyor?


Darda kaldım diye

Umutsuz olma

Yok iken dünyayı

Var eden vardır..
 

O zaman ümitsizliği kovarken umuda fısıldayalım ve bir muhasebesini yapalım ömrümüzün.

 
Dostoyevski keşke demenin ağırlığına şöyle değiniyor: “Aslında insanı en çok acıtan şey, hayal kırıklıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklardır.”
 

Haydi keşkeleri gerçeğe çevirelim..

Stresimizi yönetmeyi öğrenelim.
 

Bu virüsle mücadelenin seyrini bedenin direnci kadar psikolojik direnç de etkileyecek. Virüse karşı mücadelede en ihtiyaç duyduğumuz şey bağışıklık sistemi. Stresi yönetememek bağışıklığımızı engeller. Bu sebeple de mutlak anlamda bir stresi yönetme süreci yaşamamız gerekiyor.
 

Sigara içiyorsak bırakalım örneğin..

Ailemize kaliteli zaman ayırmayı öğrenelim…


Klavye mücahitliğini bırakalım.

Her gün en az 3 büyüğümüzü, 3 sevdiğimizi arayalım..

Bir masa etrafında oturabildiğimiz günlere şükredelim.


Paranın mideyi doyurduğunu ama gözleri doyuramadığını daTolstoy’un şu öyküsü ile  hatırlayalım..

Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir.

Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım.” der. “Yoksa bütün hakkını kaybedersin.”

Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takâti. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz…

Reis olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u bu mezara gömerler. Reis Pahom’un mezarının başında durur şöyle der: “Bir insana işte bu kadar toprak yeter!”

Öyle değil mi dostlar?

Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev… Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük… Halbuki verdiğin senindir,biriktirdiğin değil..

Ve insan yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını. Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır. Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından…

Tüketmeye de çok meraklıdır insan. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın-mülkün yanında zaman tüketir, söz tüketir… Benlik biriktirirken, benliğini tüketir…

Sofraya koyabildiğimiz bir bardak çayın, zeytine, ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz.

Doldurabildiği bir cüzdanı olmasa da, bir evi muhabbetle, kanaatle dolduran bir kadının, akşamları evine gelen, ekmek getiren, eline sağlık diyen bir erkeğin, zenginlik olduğunu ne zaman anlayacağız?

Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar aslında fakiriz hepimiz.

O zaman bu salgın bize bir ders olsun, dertlerimize şükretmeyi öğrenelim. Derdim bana ders olsun..

Ha başlıkta da söylediğim gibi..

23 nisan Çocuk bayramı, peşinden Ramazan Rayramı..

Korona gitti attaa..

Sabır vesselam!


Erhan Ziya SANCAR
Eğitimci Yazar