Hayat, akıp giden ömrün her deminden, kemirgen bir canlının yaptığını yapıyor tüm âlem-i beşere. Azar azar hissettirmeden tüketiyor zamanı. Önce çocukluğumuzu alıp gidiyor. O, sarmaş dolaş hayatın yumağı olan ve her yere yuvarlanabilen umarsız, çıkarsız, günahsız çocukluğumuzu… Tüm hevesimizi ömür boyu hatırlayacağımız şekliyle kursağımıza tıkayıp giden o çocukluk yıllarını ne yazık ki sona erdiriyor. Bütün özgürlük alanları yeknesak oluyor bir anda. . Kitabın sayfalarındaki çocuk siluetleri kayboluyor birer birer… Ve hayat yeniden başlıyor. Durmak bilmeyen bir koşuşturmacanın içine sürüklüyor hepimizi… Olağandışı dediğimiz her ne varsa çocukluğumuza dair büyüdükçe olağanlaşıyor, sıradanlaşıyor. Yumuk yumuk gözler, sıcacık gülüşler, sevgi çeperlerinin yerini kasvetli dumanlar alıyor. Zaman öğütüyor insanı kendi değirmeninde un ufak ediyor. Ve bir anda okul yıllarında buluyoruz kendimizi.
Okul yılları, yaşanması gereken adrenali yüksek, duyguların çorbaya döndüğü ve ergenliğe geçişin sancılarını yüklendiğimiz o gençlik çağları… Önce tebessümümüzü çalıyor yüzümüzden sonra sırasıyla bütün maceraperest çocukluğumuzu alıp götürüyor. Bize bizden bize ait hiçbir şey kalmıyor. Aile içi ve toplumsal sorumluluklar, sosyal çevre oluşumundaki ikircikli yapılar sarıp sarmalıyor bütün benliğimizi. Hayat, daha ömrün baharında yazın sıcağıyla kavuruyor ruhumuzu ve bedenimizi. Sorumlulukların peş peşe sıralandığı ve bu sıralamalar altında yaşam mücadelesini sürdürmesini beklediğimiz gençliğimizle yüzleşiyoruz. Bu hızlı devinim aslında kulağımıza bir şeyler fısıldıyor. Dur ve dinlen, biraz da düşün!
Çocukluktan gençliğe ve oradan da olgunluğa evrilen ömrümüzün her deminde durup düşünmelere-dinlenmelere yer vermek gerekiyor. Biraz limon çiçeği, biraz yayla kekiği belki bir derenin kenarında kurbağanın sesi, bir su yılanına eşlik ettiğimiz o sükûnetin şehrinde dinlenmek! Tabiatla geçen ya da geçmesi gereken bir ömrün apartman dairelerine sıkıştırılmış hallerine şahitlik ediyoruz maalesef. Bir yığın insanın içinde yalnızlığın hüküm sürdüğü bir çöl fırtınasına yakalanmışçasına kuruyan insanlığımız… Bir yudum suya hasret kır çiçekleri gibi solmaya yüz tuttu umutlarımız. Dillere pelesenk edilen doğruluk, adalet, liyakat hak ve hukuk kavramlarının yüreklere bir zerre dokunmadığı, toplum içinde uygulanma alanının yok edildiği bir dönemden geçiyoruz. İnkârlarımız isyanlarımızın içinde saklı. Sözcüklerimiz sustuklarımızın çeyiz kutusunda… Akıp gidiyoruz zamanın içinde…
Bakıyorsunuz ki, hayat yarım asırlık çınara denk bir zamanın koynuna taşımış sizi. Eşi benzeri olmayan çocukluk döneminin hatıralarını canlandırmaya çalışırken gözünüze inen orta yaş sis perdesi bölüyor bu güzel duyguları. Ne nazenine dokunduk zülfü yârin ne de birilerinin tekerine çomak soktuk. Ne oldu böyle? Aslında olan bitenden şikâyetçi değiliz, biliyorum. Hepimizin yüreğinde yeşerttiği güzellikler uygulamada hayatın içinde yer bulsun, insanların yüzü gülsün, evi-eşi dostu aşı hâsılı hayatın bereketi olsun istiyoruz. Ne bir nefes öncesi ne de bir nefes sonrası için garanti veremediğimiz hayatın yüzüne söylenecek en manidar olan “son nefes havaya kavuşmadan ey insanoğlu yap yapabileceğin kadar güzel olan ne varsa”, demek istiyoruz.
Yaşlılığa geçiş süreci kolay olmayacak. Daha da kötüsü belki yaşlılığın kendisi geçmişin bütün yaşanmışlıklarına ağır prangalar vuracak. Öyleyse, gerek çocukluk döneminde gerekse gençlik –olgunluk, orta yaşlılık döneminde hayata “ney”in sesiyle es vermek gerekiyor. Yani iyi üflemek ve hayata anlamlı bir es vermek gerekiyor. Ney, insanın başını simgeler. Yedi delikten oluşur insan başında olduğu gibi. Bu bağlamda hayatı okuyan, yorumlayan anlayan kısmın beyin olduğundan hareketle ömrün her demine bir “ney”in gölge izdüşümünü yerleştirelim istiyoruz.
“Ey hayat sen şöyle bir köşede dur biraz” ben yapabileceklerimin hepsini yapayım ondan sonra birlikte akar gideriz diyemiyoruz. Akıp gittiğimiz zamanın gelip geçtiğimiz ömrün her deminde yapabileceğimiz kadar insani duyguları hayata geçirmek zorundayız. Dünün geçtiğini yarının garantide olmadığını bilen bizlerin, bugün sıkı sıkı birbirine sarılıp sevgi yumağından büyük çığlar oluşturması lazım. Ve böylece ne kadar kötülük varsa önümüze kattığımız gibi hepsini ezip geçelim. Sonuçta çocuklarımızın yüzüne bakarken aslında bir parça kendimizi görüyoruz. Baktığımız yüzlerde pus olmasın, berrak ve duru olsun mutluluk tebessüm ve yaşama sarılma aşkı olsun. Bunun için ey hayat sen şöyle durmayı bırak demek yerine birlikte seyri sefere çıkalım sözü doğru olacak kanaatindeyim. Keşfine doyamadığımız yaratılma mucizemizin en anlamlı ifadeleri ve ipuçlarının saklı olduğu kitaplara sarılma vakti. Zaman bizi kitaplarla yoğursun. Çocukluktan başlayacak bu kültür ömrün son deminde son nefes havaya kavuşana kadar sürsün… Ve akıp giden ömrün en güzel yoldaşı kitaplar olsun, olsun ki hayat bedenle ruhun murada erdiği mekânda bulsun kendini. Hürmetle
İrfan Ertav
Eğitim Uzmanı Eğitimci Yazar
irfanertav@gmail.com

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.