Ocak ayı, ramazanın son günleri…
Hava soğuk…
Doğuda kış çetin geçer sözünün doğruluğunu ispatlar niteliğinde.
Akşam 20.00’ da otobüsümüz. Üniversite bayram tatiline giriyor. İçimde aileme kavuşma sevinci ve heyecanı. Dile kolay 10 günlük bayram tatili.
Anneannemle iftarda bir araya geliyoruz, yaptığım öğrenci işi makarnanın ne denli lezzetli olduğunu döne döne dile getiriyor. Övgülerle dolu bir iftar yapıp aceleyle çıkıyoruz evden.
İki küçük el çantasına sığdırdığımız kıyafetlerle. Ben okumak için bu şehirde, o ise kaybettiği bir yakınının cenazesine katılmak için.
Otogara giriyoruz…
-Kocaman bir otogar yapmışlar diyor, eski otogar ile karşılaştırma yapıyor.
Anıları canlanıyor sanki gözlerinde.
-Hangisi bizim otobüs? diye soruyor.
Arayıp buluyoruz otobüsü.
Bagaja yerleştiriyoruz el çantalarını ve geçiyoruz otobüse. Hemen şoförün arkasındaki koltuk bizimkisi.
Cam kenarına geçsin diye bekliyorum geçmiyor, kolumdan tutup sen geç diyor korumacı bir tavırla.
-Ben koridor tarafında oturacağım diyor.
Hareket ediyor otobüs.
Muavin çay ve kahve servisi için hazırladığı masayı koridorda ön kısımlara doğru sürüklüyor.
-Çay mı? kahve mi? Diye soruyor, çay diyoruz. Kağıt bardaklara doldurduğu sıcak su ile birer poşet çayı elimize tutuşturup diğer koltuğa yöneliyor.
-Allah razı olsun oğlum diyor anneannem inşallah sende şoför olursun.
Çocuğun yüzü birden asılıyor, ‘’Allah korusun teyze ya ben mühendis olacağım, amcama yardım ediyorum tatillerde’’ diyor. Yüzlerde gülümseme, poşet çayın bardakta dem almasını bekliyoruz.
1100 kilometrelik yolculuk başlamış oluyor.
Anneannem anılara gidiyor yine ve anlatmaya başlıyor…
-Evlendikten sonra İstanbul’a gitti deden. Senenin belli zamanlarında gelirdi memlekete.
Bekar odasında kalırdı. Eminönü yokuşunda yük taşır, kazandığı para ile oralarda yeni ne çıkarsa alır gelirdi. Her şeyin en iyisi, en yenisini benim çocuklarım giysin, yesin derdi.
O geldi mi ev de bir bayram havası, herkes bizde toplanırdı. Sofra kurdurtmadan, yemek yedirmeden göndermezdi kimseyi.
Bizde boş durmazdık memlekette. Bağ bahçe işleri eksik olmazdı.
Gözleri doluyor, sesi titreyince çayından bir yudum daha alıp devam ediyordu.
-Bir gün haber geldi. Deden çok hastaymış, hastaneye yatırmışlar doktor ameliyat demiş.
Kimi kimsesi yok gurbette.
Çocuklar da küçük ama gitmem gerek. Annene bıraktım çocukları ve bindim otobüse geldim İstanbul’a. Okuma yazmam yok, nasıl gittim? günlerce nasıl kaldım? Oralarda.
Gençlik işte demek ki diyor. Bir taraftan da kendisine hayret ediyor.
-Yıllar sonra çocuklar büyüdü evlenmeye başladılar. Deden de temelli dönüş yaptı.
Akciğer kanseri demiş doktor, ilerlemiş 6 ayı geçmez demiş doktor yaşaması. Öyle de oldu bir sabah çarşıya gidiyorum akşama bir şey lazım mı diye çıktı evden sonra haberi geldi hastanede diye.
Gittiğimizde vefat etmişti diyor ve gözlerindeki yaşları siliyor.
-Hazıra dağ dayanmıyor. Elde avuçta ne varsa çabuk tükenmeye başladı.
İki dayın da İstanbul’a geldiler çalışmaya. Biz memlekette kaldık teyzenlerle…
Bir gün büyük dayın aradı;
Ne yapıyorsunuz oğlum diye sordum, ne yiyip ne içiyorsunuz?
Ne bulursak artık anne dedi. İçime bir ateş düştü sanki. O gün dedim ki benim burada ne işim var? gideyim çocuklarımın başında durayım, sahip çıkayım. Yapamazsın dediler, çocuklarım için yaparım dedim. İşte böyle geldik bu memlekete.
Çocuklar işe gidip geldi, ben her öğlen yemek taşıdım. Bir arada varlıkta da yoklukta da beraber olduk. Çok şükür geldik bu günlere.
Saatin ilerlemesiyle otobüs şoförü ışıkları söndürüyor ve yolculuk karanlıkta devam ediyor…

5 yıl önce bir gün…
Ortanca teyzemde toplanıyoruz… Teyzem birçok hazırlık yapmış.
Anneannemde geliyor. Biraz sıkıntılı, hayırdır inşallah diyoruz.
Başlıyor ağlamaya.
-Her şeyi unutuyorum diyor, yemeklere bakarak tarifleri bile hatırlamıyorum.
Bir şaşkınlık herkeste, kimse ne diyeceğini bilemiyor.
Unutmalar sıklaşmaya başlayınca doktora gidiyoruz, Alzhemier başlangıcı diyor doktor.
Unutacak diyor yavaş yavaş, zamanla unutacak.
İlaçlar sadece hastalığı yavaşlatır, iyileştirmez diyor.
Dediği gibide oluyor, yavaş yavaş unutuyor Anneannem…


3 gün önce…
Kapıdan içeri giriyorum teyzeme eğilip bu kim? diyor. Torunun diyor teyzem, hatırlamıyor ama
hım deyip geçiştiriyor. Biraz zaman geçiyor yabancı bakışlarını yakalıyorum.
-Çocuğun var mı? senin diyor
-Var diyorum, iyi diyor ve gözlerini halının bir noktasına dikip öylece bakıyor.
Sorgulamıyor, sohbete katılmıyor çünkü hatırlamıyor…
Ve bizler öylece bizi unutuşunu izliyoruz, hiçbir şey yapamayarak…

Bazen öyle anlar var ki geçirdiğin kötü günü, olumsuzlukları, kavgaları, kötü sözleri, incinmelerini, kalp kırıklıklarını, seni terk edeni, üzeni, hayatından çıkarıp unutmak istersin.
Unutunca her şey geçecek zannedersin.
Ama bazen de öyle bir an gelir ki keşke hatırlasa da üzülse dersin.
Hatırlasa da anlatsa, hatırlasa da gözlerinden yaş gelse, hatırlasa da yine kahkahalarla gülsek.
Hayat denen bu koşuşturma içerisinde, bir ömre sığdırabildiklerimizle acısıyla, tatlısıyla hatırlanabildiği ölçüde her şey güzelse… Biz hep hatırlayanlardan, unutulmayanlardan olalım…
 
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Misafir Avatar
Recep YEŞİLYURT 1 ay önce

Teşekkürler