Ilımlı İslamdan Eli Kanlı Terör Örgütüne

“Akıl tutulması”,Frankfurt Okulu’nun kurucularından Yahudi asıllı ünlü Alman felsefeci Max Horkheimer’in literatürümüzekazandırdığı önemli bir kavramdır. Her ne kadar Horkheimer bu kavramı Amerikan pragmatizmini ve pozitivizmini eleştirmek amacıyla kullanmış olsa da günümüzde tartışmalı pek çok olayı analiz ederken bu kavramın referans değerini yeniden hatırlıyoruz. 15 Temmuz akşamı Türkiye, demokrasi tarihinin en kanlı akıl tutulmalarından birine sahne olmuş gibi gözükse de yaşananlarısadece “akıl ve vicdan tutulması” olarak izah etmek mümkün değil. Türk Silâhlı Kuvvetleri üniforması giymiş “Fetullahçı Terör Örgütü” (FETÖ) mensubu bir grup asker, akıl almaz bir katliama imza attı. Devletin en stratejik kurumlarının, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın doğrudan hedef alındığı terör saldırılarında yüzlerce masum sivil ve polis hayatını kaybetti. Devletin zirvesinin kararlı duruşu, milletin vekillerinin demokrasiden yana ortaya koyduğu takdir edilesi tavır, tankların altına bile yatmayı göze alan kalabalıkların destansı cesaret ve şecaati, darbecilerin hayallerini suya düşürürken, bir milletin bütün farklı renkleriyle tan yeri ağarıncaya kadar büyük bir demokrasi destanı yazmasını sağladı.

Pensilvanya’dan talimat alan bir grup Türk Silâhlı Kuvvetleri mensubu asker görünümlü teröristin neden olduğu katliamla ilgili cevaplanmayı bekleyen onlarca soru var. Kalkışmanın perde arkası, Amerikan ve Batı siyasetçilerinin darbe sonrası ikircikli beyanatları, istihbarat zafiyeti, uluslararası bağlantıları, TSK’nın komuta kademesinin çelişkili ifadeleri, Büyükada’da “kalkışmadan” bir gün önce gerçekleşen gizli toplantıda konuşulanlar, Dedeağaç’a kaçırılan helikopterin içindeki gizemli istihbaratçının kimliği, bütün bu istifhamlar ilerleyen günlerde Meclis Soruşturma Komisyonu ve yargı marifetiyle mutlaka açıklığa kavuşturulacaktır.

Darbe girişiminin zamanlama ve stratejisi olayın perde arkasına ilişkin çok net detaylar barındırıyor. Ancak üzerinde derinlemesine durulması gereken önemli bir noktayı da gözden kaçırmamak lâzım. 1980 sonrası Amerikan stratejik aklının tedavüle soktuğu “Ilımlı İslâm” söylemi üzerinden yaklaşık son 40 yılda ulusal ve uluslararası alanda siyasî, iktisadi ve sosyal güç devşirmiş bir yapının acımasız, eli kanlı bir terör örgütüne nasıldönüşebildiğini göz ardı etmemek gerekiyor. Bu arada “Ilımlı İslâm” projesinin Soğuk Savaş sonrası İslâm ülkelerinde artan radikal hareketlerle ilişkili istikrarsızlığın getireceği siyasî sonuçların Batı’nın menfaat kayıplarına yol açmasını önlemek üzere geliştirilmiş, istihbarat uzantılı Amerikan “tink-tank” kuruluşlarına ait “modernist ve “protestan” bir İslâm yorumu olduğunu unutmayalım.

Vaizlikten örgütü liderliğine

İzmir’in Kestanepazarı semtinde sıradan bir Diyanet vaizi olarak başlayan Amerika’nın Pensilvanya eyaletinde terör örgütü liderliğine uzanan uzun ve maceralı yolda teröristbaşı Gülen ve yakın ekibinin stratejik kodları ve hücre yapılanması, projeninarkasında saklanan üst aklın ve küresel uzantılarının ipuçlarını ele veriyor. 28 Şubat askerî darbesi sonrası cunta destekçiliğine soyunan, askerin baskı ve zulümlerini tevile kalkışarak İslâmî camianın kendisine yönelik antipatisini bir kat daha artıran, darbeye destek beyanlarına rağmen Türkiye’den kaçmak zorunda kalan Gülen’in 12 Eylül askerî darbesinin hemen ardından döneminGenel Kurmay Başkanı Kenan Evren’e hitaben kaleme aldığı ve “medyunu şükran” olduğunu ifade ettiği mektubu hafızalardaki tazeliğini koruyor.

12 Eylül’de Amerikan “Yeşil Kuşak ve İslamizasyon” projesinin güçlendirilmiş önemli bir aktörü olarak sahneye çıkanGülen’in Ergenekon, Balyoz dava süreçlerine kadar askerlerle çok yakın diyalog ve işbirliği içerisinde olduğu bilinen bir gerçek. Kenan Evren’e ve darbecilere selâm duran, mektubunda “İşte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin ümit ışığı saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selâm duruyoruz.” deme cesaretini hiç çekinmeden gösteren teröristbaşı Gülen’in, 28 Şubat askerî darbesinde isemuhafazakâr kesime karşı uygulanan ayrımcı politikaların baş aktörü, dönemin Genel Kurmay İkinci Başkanı Çevik Bir’e yönelik kaleme aldığı mektupta da darbe yanlısı duruşuna bir kere daha şahit oluyoruz

12 Eylül ve 28 Şubat gibi Türk demokrasi tarihine kara leke olarak geçmiş kanlı darbeleri destekleyen, askerî kalkışmalara ayakta şapka çıkartan, saygıyla darbecilerin önünde eğilen teröristbaşı Gülen’inErgenekon ve Balyoz davalarında asker ve darbe karşıtı duruşunu “Ilımlı İslâm” projesinin felsefî temelleriyle ve sözde cemaatin ontolojik karakteriyle nasıl ilişkilendirmek gerekiyor?

Bu soruya doğru cevap verebilmek için, 1 Mart 2003 yılında Birleşik Devletler’in bütün ısrarlarına rağmenIrak’ın işgalini kolaylaştıran, Türk askerini Irak’ta kara savaşının içine sürükleyecek tezkerenin reddedilmesi sonrası yaşanan tartışmalara yeniden uzanmak gerekiyor. Hatırlanacağı gibi baştan beri Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin komuta kademesinin mesafeli durduğu 1 Mart Tezkeresi’nin TBMM’de reddedilmesi ABD’nin menfaatlerine büyük ölçüde zarar vermişti. Türk hava sahasını, liman ve topraklarını kullanamayan, Türk askerini kara harekâtının içine çekemeyen Birleşik Devletler’in işgal sırasında siyasal, askerî ve ekonomik hezimete uğradığını savaşın sonuçları itibarıyla biliyoruz. Bu nedenle tezkerenin reddiTürk Amerikan ilişkilerinde önemli bir kırılma noktası olarak kayıtlara geçti. Tezkere sonrasında yaşanan”Çuval Olayı” kırılmanın ne denli büyük olduğunun ispatıydı. Buraya kadar ülkelerin ikili ilişkilerinde yaşanması muhtemel siyasî bir kırılma gibi gözüken bu kriz, uluslararası ilişkiler açısından belki olağandı. Ancak dönemin Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, yakın zamanda kaleme aldığı anı kitabında yaşanan kırılmayı, utanç olarak tanımlamayı tercih etmiş. “Amerikan yönetimi emindi. Ancak TBMM, jilet farkıyla ABD’nin geçiş talebini onaylamamıştı. Bölgedeki kilit bir NATO müttefikinden destek alınamaması, operasyonel açıdan ciddi terslik olmasının yanında, siyasî bir utançtı.” Dönemin şahin politikalarının neredeyse hepsinin altında imzası bulunan Rumsfeld’in bu ‘utanç’ çıkışı, Amerikan Genel Kurmay Başkanı Richard Myres’in, Türk mevkidaşı ile yapmış olduğu görüşme esnasında telefonu fırlattığı iddiaları krizin Beyaz Saray’a yansımasının ne denli büyük olduğunu gösteriyor. 1999’da Pensilvanya’ya kaçmak üzere sahte belgelerle elde ettiği yeşil pasaport ile ülkeden çıkış yapan, daha sonra ABD Merkezî İstihbarat Teşkilâtı’nın (CIA) eski Millî İstihbarat Konseyi başkan yardımcısı Graham E. Fuller’in kefaletiyle süresiz oturum alabilen teröristbaşıGülen’in 2003 krizinde Amerika’da FBI gözetiminde bir çiftlikte faaliyetlerine devam etmiş olması dikkate alınması gereken bir başka ilginç ayrıntı.

Ümraniye Baskını ve sonrası

5 Mayıs 2007’de Başbakan Erdoğan ile dönemin Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt Dolmabahçe’de içeriği özenle gizlenen bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşmenin muhtevası o denli gizliydi ki ne Başbakan Erdoğan ne de Büyükanıt Paşa içeriğe ilişkin bilgi verdi. Ordu içerisindeki “paralel yapılanmanın” ulaştığı endişe verici boyutlarla ilgili raporların masaya yatırıldığı tahmin edilen görüşmeden yaklaşık bir ay sonra 12 Haziran 2007’de İstanbul Ümraniye’de bir gecekonduya yapılan baskında yakalanan mühimmat, Türkiye gündeminde bomba etkisi yarattı. İlerleyen günlerde ise İstanbul Beykoz’da TSK’nın envanterine kayıtlı farklı mühimmatların çeşitli arazilere gömüldüğü anlaşıldı. İddiaya göre ordu içerisinde üst düzey komutanların da aralarında bulunduğu bir cuntanın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a ve Fetullah Gülen’e yönelik hazırladıkları suikast plânları deşifre olmuş, darbe yanlısı askerlerin varlığı ayyuka çıkmıştı. BöylecePensilvanya uzantılı oldukları daha sonra tespit edilen hâkim ve savcıların başlattığı yargılama süreciGenel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasına kadar uzanmıştı. Suikast plânları kapsamında Genel Kurmay Başkanlığı’na ait kozmik odada incelemeler yürüten savcıların muvazzaf subayların tasfiyesine kadar giden süreci başlatması gerçekte ordu içerisindeki FETÖ bağlantısı olmayan millî subayların ihracı olduğu daha sonra anlaşıldı.

İşler yolunda gitseydi ordu içindeki pek çok üst düzey general itibarsızlaştırılarak hem 1 Mart tezkeresinin intikamı alınmış, hem de Pensilvanya merkezli Gülen Örgütü’nün orduyu yeniden ve rahatlıkla dizayn etmesine olanak sağlanmış olacaktı. Ancak Başbakan Erdoğan’ın Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanarak cezaevine gönderilmesine verdiği tepki FETÖ’nün gizli plânlarını alt üst etti. Sürece ilişkin detaylar uzun bir kitap çalışmasının malzemesi olarak değerlendirilirse başlıkların sayısını arttırmak mümkün. Şimdilik ana hatlarda iktifa edelim.

FETÖ’ye bağlı hâkim ve savcıların MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a yönelik ramak kala engellenen 7 Şubat 2012 girişimi Başbakan Erdoğan’ın sözde cemaate yönelik erken aksiyon almasına neden oldu. Böylece sözde cemaatin en büyük finans kaynaklarının başında gelen dershanelerin kapatılması çalışmaları başlatıldı. Dönemin gazete kupürleri dikkatle tarandığında FETÖ’ye bağlı basın yayın kuruluşlarının yayın politikalarındaki dönüşüm, başlayan savaşın boyutlarını da gözler önüne seriyor.

Teröristbaşı Gülen, en can alıcı olduğunu düşündüğü darbesini ise 17 Aralık 2013 sabahı vurmayı denedi. Aralarında bakanların çocuklarının da olduğu çok sayıda ünlü isim bir sabah operasyonuyla evlerinden alındı. Türkiye, birbirinden farklı ama ortak paydaları belli olan ünlü isimlerin gözaltına alınmalarını anlamlandırmaya çalışırken 25 Aralık 2013’te içlerinde Başbakan Erdoğan’ın oğlunun ve Türkiye’nin son dönemde kalkınmasına ve büyümesine katkı sağlayan büyük projeleri yöneten iş adamlarının da olduğu onlarca isim hakkında iddianame hazırlandığı ortaya çıktı. Yargı içerisinde Pensilvanya’dan talimat alan bir grubun kalkışması olarak kayıtlara geçen olaylar döneminBaşbakanı Erdoğan’ın kriz yönetimindeki kabiliyeti ve ferasetiyle engellenmiş oldu.

Yeni Türkiye hedefine doğru

Türk halkı, teröristbaşı Gülen’in talimatlarıyla iş yapan, devlet içinde kümelenmiş “bürokratik oligarkların” Ergenekon, Balyoz ve 17/25 Aralık davalarında muhataplarına karşı ne kadar acımasız ve gaddar olabildiklerini bir kez daha gördü. Montajlanan ses kayıtları, mahremiyeti ihlâl eden otel odası gizli kamera görüntüleri, masa başı üretilen sahte belge ve deliller üzerinden isnat edilen suçlarla itibar suikastına maruz bırakılan insanlar, arazilere gömülen mühimmatlar, suikast ve cinayetler bu yapının gerektiğinde nasıl vahşi bir suç makinesine dönüşebileceğinin en net delili. 15 Temmuz gecesi halkın üzerine tanklarla ateş ederek vahşette sınır tanımadıklarını da gözler önüne serdiler.

Türkiye, 15 Temmuz’daki darbe girişimi sonrasında FETÖ belâsından kurtulmak hiç olmadığı kadar kararlı bir döneme girdi. Hiçbir siyasî aktörün mücadele etmeye cesaret edemeyeceği istihbarat uzantılı, bütün demokratik kazanımları istismar eden cemaat görünümlü örgütün ve “bürokratik uzantılarının” tasfiyesininyine Türkiye’nin demokratik kazanımları uğruna yoğun mesai harcayan, özgürlüklerin önündeki en büyük engelleri kararlılıkla kaldıran Cumhurbaşkanı Erdoğan’anasip olması biraz da cilve-i Rabbanîolsa gerek.

Artık Türkiye’de hiçbir şeyin 15 Temmuz öncesi gibi olmayacağı kesin. Siyasetteki normalleşme, toplumsal uzlaşı ve bütünleşme sürecinin başladığı yeni bir evreye girmiş bulunuyoruz. Farklılıkların birbirini özümsediği, ortak paydanın millî ve manevî değerler olduğu, milliliğin ve yerliliğin öneminin yeniden kavranacağı gelecek adına ümit veren bir süreç bu. Yalnız dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta daha var; ABD ve Batı’nın Türkiye’ye yönelik örtülü yahut doğrudan tehdit ve baskıları artarak devam edeceğe benziyor. Batı medyasında darbe sonrası tersine dönen yayın politikaları geleceğe dönük ipuçları veriyor.

Üst aklın, Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerinden güçsüzleştirmek için fırsat kolladığı Türkiye’ye karşı mücadele edecek yeni iç hainler üretmesi zor olmayacaktır. O nedenlevatanperverlik ortak paydasında birleşen Yeni Türkiye’nin sloganı inadına birlik ve beraberlik, inadına cumhuriyet ve demokrasi, inadına tam bağımsızlık ve özgürlük, inadına bağımsız yargı ve adalet olmalı.

15 Temmuz Demokrasi Bayramı kutlu olsun.

(Meşru hükümeti ve vatanını savunurken hayatını kaybeden başta Erol Olçak ve oğlu Abdullah Tayyip Olçak olmak üzere bütün aziz demokrasi ve bayrak şehitlerine rahmet niyazıyla.)

akadir137@gmail.com
star 

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.