Muharrem Ayının Fazileti Ve Yapılması Gerekenler Nelerdir?
Kamuajans.com - Bu yıl Muharrem Ayı 21 Eylül 2017 tarihinde başladı. Muharrem Ayının ilk günü Hicri Yılbaşıdır. Muharrem Ayının 10. Günü olan Aşure Günü 30 Eylül 2017 tarihine denk gelmektedir. Muharrem Ayının İslam inancı ve Alevi inancı için önemi büyüktür. Alevi vatandaşlarımız Muharrem Ayında yapacağı ibadetleri haberimizde derledik.

Muharrem ayının başlamasıyla, Alevi toplumunda yas ve matem söz konusu olur. 12 günlük yas-ı “Matem” orucu, Kerbela’da İmam Hüseyin ile birlikte şehit edilen 73 Can içindir. 3 gün Masum-u Pak aşkına oruç tutanlar da vardır. 12 günlük yas-ı “Matem” orucunda insan nefsini ıslah etmesi, kendisi tokken aç ve susuz (Kerbela’da 73 Şehid-i Şüheda aç ve susuz kalması gibi...) olanın halinden anlaması, inandığı tanrısal varlıkla kendisi arasında bağ kurup vijdani muhasebe yapması maksadıyla, arınarak oruç tutar. Muharrem Orucu'nun sonunda Aşure'nin pişirilerek dağıtılın bir sevinç anlamı da içermektedir. aş pişirilir, bütün herkese, komşulara dağıtılır. Aynca şükür kurbanı tıglanır.

Aleviler’in ibadetlerinin adına Cem yada “Halka Namazı” adı da verilir. ve ibadetler Cemevinde yapılır. Aleviler’de ibadeti yöneten kişiye yada din adamına da “Dede” adı verilir. 

Aleviler camide yapılan ve 5 vakit namazdan ibaret olan ibadetin İslam’ın ilk yıllarında ve Kur’an-ı Kerim’de olmadığına inandıkları için camiye gitmezler ve beş vakit namaz kılmazlar. Aleviler; Kur’an-ı Kerimde 5 vakit namazın olmadığını bunun camide kılınmasının da zorunlu olmadığına inanırlar. Aleviler; Cami geleneğinin ve 5 vakit namaz geleneğin Hz. Muhammed’in vefatından sonra esas olarakta Emeviler zamanında uygulanmaya başladığına ve kurallaştığına inanırlar.


Aleviler; Kuran-ı Kerim’de şart olan ibadetin perşembe akşamları yapılan ibadet olduğuna inanırlar. Bunu Sünni müslümanların Cuma namazı olarak eda edildiğini kendilerininde Perşembeyi, Cuma’ya bağlayan gece yapılan “Cem İbadeti” yada “Halka Namazı” olduğuna inanırlar ve bu ibadeti eda ederler. Bu ibadetinde Hz. Muhammed’in Miraç’tan dönüşte yapılan “Kırklar Cemi” olduğuna inanırlar.

Aleviler; çeşitli nefeslerinde de ifade ettikleri “Miraç’taki Muhammed”ten bu yana Kırklar Cemini ve Kırklar Semahı’nı yaşatırlar.
İslam tarihine çok mezhebi bir bakış açısı ile bakılıp İslam’ın orjinal bilgi kaynakları yok edildiğinden Miraç, Kırklar Cemi, Kırklar Meydanı vs. dendiğinde bu kavramlara çok yabancı gözlerle bakılmaktadır. Halbuki Miraç olgusu İslam tarihinde ne denli gerçek kabul ediliyorsa, Kırklar Cemi ve Aleviler’in ibadeti olan cemin miraç kaynaklı olduğunda bu denli gerçek kabul edilmek zorundadır.

Aleviler bir ibadet biçimi olarak oruç tutarlar ama Ramazan orucu tutmazlar. Ramazan Orucu’nun Kur’an Kaynaklı farz bir ibadet olduğunu kabul etmezler. Ramazan Orucu’nun da 5 vakit namaz gibi Emeviler döneminde İslamiyet içine sokulduğuna inanıyorlar.

Aleviler, tüm peygamberlerin ve Hz. Muhammed’in de tuttuğu Muharrem Orucu’nu tutarlar. Bu oruca Kerbela Olayı nedeniyle iki gün daha ilave ederek 12 gün olarak tutarlar. Buna matem, yas orucu da denir. Ayrıca bazıları bu orucu 3 günde Masumu Pakları (Masumlar) yani savaşlarda öldürülen çocuk yaştaki suçsuz, masum temiz çocuk şehitler için tutulan orucuda ilave ederek tutarlar. Bu tutulan 3 günlük ek oruca; “Masum-u Paklar Orucu” denir. Böylece 10 Muharrem orucu 15 gün olabilir.


Oruç sonunda ise; 12 çeşit kuru meyve ve tahıl çeşidinden oluşan Aşure yemeği pişirilir ve herkese lokma olarak dağıtılır. Bu orucu 12 yıl tutanlar 12 kazan aşure pişirerek törenle Aşureleri dağıtırlar.


Aleviler’in tuttuğu orucun özelliklerinden biri; akşamdan niyet tutulup ertesi gün oruç tutulur. Oruç günbatımında açılır. Sahurda yemek yemek yoktur. İftarda ise özel bir hazırlık adeta yemek şöleni yoktur. İftar sofrası her günkü akşam yemeğinin özelliklerini taşır.
12 günlük oruç boyunca; eğlence yoktur. Kavga, gönül kırmak, yalan söylemek, insanları üzmek vs. yoktur.Hatta zevk ve sefa kapsamına girdiği için sakal kesilmez. Kerbela olayı anısına su içilmez et yenmez. Kesici aletler ele alınmaz. Herhangi bir müzik aleti çalınmaz. Nefes söylemek için bile bağlama ele alınmaz. Aletsiz nefesler, mersiyeler okunur. İbadet, dualar bağlamasız yapılır.

Alevilerde Cem ibadetini dede yönetir. Yani din adamına dede denir. Dedelerin soyunun Hz. Muhammed’e dayandığına inanılır. Soyu peygambere ulaşmayan kişi Alevilere dedelik yapamaz. Dedelik babadan oğula geçer. Bir babanın birden çok erkek çocuğu varsa onlar içinde babanın uygun bulduğu ve elverdiği oğlu dede olur. Tüm çocuklar dede olmaz.

Hz. Muhammed’in soyu kızı Fatıma ile Hz. Ali’nin evliliğinden olan Hasan veHüseyin’den devam etmiştir. Hz. Hasan’ın soyuna Şerif, Hz. Hüseyin’in soyuna Seyit denir.


Alevi dedelerine; “Seyidi Saaddet evlad-ı resul” denilir. Hilafetin başından beri Hz. Muhammed’in soyunun nüfus kütüğünü “Nakibul eşraflık” adlı kurum tutmaktadır. Bu nakibal eşraflık kurumu hilafetin Osmanlı’ya geçmesi ile Osmanlıya geçmiştir. Bugün bizdeki dedelerin elindeki secerdelerin çoğu bu nakibul eşraflık kurumu tarafından düzenlenmiş orjinal belgelerdir.


Dede soyluluk, Kerbela Olayı’ndan sonraTürk illerine geçmiştir. Bugün birçok Türkmen dedesinin peygamber soyundan olması bu kanaldan gelmektedir. Bu nedenleTürkmen Alevi dedelerin soylarının evlilikler yolu ile peygamber soyuna ulaşması olasıdır.

Cemi dede yönetir. Dedeler peygamber soyundandır. Bunun isbatı secereler ile, birde bu hizmet yüzyıllardır süren bir hizmettir. Her toplum kendi dedesini tanır. Dedesoylu olmayan birinin dedelik yapması oldukça zordur. Aleviler kapalı bir toplumdur. Dışardan içlerine girip dede olmadığı halde kendini dede kabul ettirmesi biraz zordur. Her insan ağzı ile kuş tutsa Alevi Cem’ini yürütemez. Dedenin peygamber soyundan olması şarttır.


Cem’e kavgalı, küslü, suçlu kimse alınmaz. Varsa ibadetten önce onlar barıştırılır. Alevilik yola bazı uğraşlarda bulunanlar alınmaz. Bunlar; Avcılar, kasaplar, görevi işkence yapmak veya adam öldürmek olanlar yola alınmaz. Cem’e katılıp birbirinden davacı olanlar için katılan tüm Cemaatin jüri olduğu bir yargılama olur. Bundan aklanınca Cem devam eder.


Alevilikte ilk etik kural; eline, diline, beline sahip olmaktır. Alevilikte vahim hatalar işleyen kişiler yoldan atılır. Düşkün edilir. O kişi toplum dışına itilir. Toplumdan izole edilir.


Cem’e gelen lokmalar eşit dağıtılır. Az bulana tekrar verilir. Bu dağılımda eşitlik sağlanır. Cemde cinsellik yoktur. Tüm katılımcı canlar insandır. Erkek yada kadın değildir. Cinsellik ibadet sırasında yoktur. Böyle bir duygu unutulur. Tüm canlar başka bir dünyaya yolculuk eder. Transa geçer. Kadın, erkek yoktur. Can, canlar, eren, erenler vardır. Cem Töreninde cinsellik yoktur.

Alevi ibadetine Cem denir. Çocukların ve yetişkinlerin birlikte katıldığı birazda eğitim amaçlı olan cemlere Birlik Cemi denir. Buna bazı yörelerde; Abdal Musa Cemi yada Kısır Cem’de denir.


Bunun dışında sadece müsahip ve evli çiftlerin katıldığı ve her çift için yılda bir yapılan ceme görgü cemi denir. Bu cemde görgüsü yapılan Canlar özünü dara çeker. Kendilerini gönüllü olarak dârâ çekerler, yargılamaya tutarlar. Şikayeti olan canlarda şikayetlerini dede önderliğindeki canların huzurunda ifade ederler. Görgüsü yapılan canların bir yıllık yaşamları mercek altına alınır. Adeta rehabilitasyon yapılır. Ruhsal bir temizlik yapılır. Bir yıllık yaşam gözden geçirilir. Kişilik rehabilite edilir ve yola devam edilir.


Bu cem daha disiplinli yapılır. 12 hizmetin tüm kuralları uygulanır. Bu cemin süresi yoktur. Yaklaşık akşam 5 de başlar. Sabaha kadar sürdüğü gibi bir günden fazla sürdüğüde olur. Katılan canların ruhsal birlikteliği adeta yenilenir. Ruhsal bir yenilenme sağlanır.

Kırklar Cemi, AleviBektaşi ibadetinin esası olarak kabul edilen Cem ve Semah dönmenin mitolojik kaynağı varsayılmaktadır. Bu efsanevi anlatım; katı, kuralcı, şekilci ibadet biçimi olan İslamın Sünni (Hanefi, Şafii v.s.) yorumuna karşı alternatif bir ibadet biçimidir.


Müsahiplik, Aleviler’de yol kardeşliği anlamında kullanılır. Bu kardeşlik “kan kardeşliği”, “Kan yolu ile akrabalık” dışında kurulan sosyal-toplumsal bir akrabalıktır. “Kan bağına” dayanan “akrabalık” bir anlamda zorunlu akrabalık iken, bu türdeki akrabalık tamamen gönüllülük esasına dayalı bir akrabalıktır. Aleviler’in temel ibadeti olan Cem törenleri esas olarak iki türlü yapılır: Birincisi yediden yetmişe herkesin katıldığı cemlerdir. Bunların sınırı oldukça geniştir. Adına “Birlik Cemi”de denir. Bu cemler daha çok gençlere (kız ve erke öğretmek amacıyla yapılır. İkinci tür Cemler ise daha dar bir kesimin katıldığı cemlerdir. İşte bu cemlere sadece evli veya müsahip olan çiftler katılır. Bu cemlere “Görgü Cemleri” de denir. Bu Cemlerdeki katılımcılar bir anlamda müsahip olmuş yola girmiş olanlardır. Burada herşey daha disiplinli ve kuralcıdır. Müsahip olmayanlar bu cemlere alınmazlar. Müsahip olma bunun ön şartıdır.


Müsahip ise şöyle olunur: İyi anlaşan iki arkadaş “Yol kardeşi” olmaya karar verdiklerinde önce ailelerinin ve eşlerinin bu konuda rızalarını almaları gerekir.


Müsahiplik taraflardan biri ölmedikçe bir kere yapılır. Hayatta sadece bir kişi ile yapılır. Evli olunması ve eşlerin de benimsemesi, anlaşması şarttır. Eğitim düzeyleri, sosyal-toplumsal konumları ve ekonomik yapılarının birbirleriyle uyumlu olmaları gerekir. Bu uyum sağlanmazsa ileride sorun çıkabilir. Tabi en önemlisi de iki müsahibin ve eşlerinin çok iyi anlaşması gerekir.


Müsahip eşleri birbirinin kardeşi, çocukları da kendi çocukları sayılır. Kan bağı ile olan amca çocukları, teyze, hala çocukları birbirleriyle evlenebildiği halde müsahip çocukları asla birbirleriyle evlenemezler. Onlara evlilik düşmez.


Müsahipler arasında hem dinsel anlamda yol kardeşliği hem de toplumsal anlamda yol kardeşliği vardır.Kan bağı ile oluşan kardeşlikte aileler ayrı evlerde oturduklarından birbirlerinden sosyal ve toplumsal olarak sorumlu değillerdir. Yani kardeşler birbirinin hatasından sevabından sorumlu değildirler. Cüzdanları ayrıdır. Yardımlaşma olur. Ama müsahiplikteki gibi ortak değildirler. Müsahiplikte ise; iki taraf birbirinin hatasından ve sevabından sorumludur. Namus dışında neredeyse herşey ortaktır. Yani kurulan bu kardeşlik toplumsal sorumluluk ve paylaşım açısından kan kardeşliğinden daha kapsayıcı ve sorumluluk gerektiren bir işleve sahiptir. Kan kardeşleri arasındaki ilişkide cüzdanlar ayrıdır. Ama müsahiplikte cüzdanlar aynıdır. Ayrı düşünmek en büyük zaaf sayılır.


Bu sorumlulukları gönüllü olarak kabul eden iki aday dedelerine mürşitlerine başvurur. Niyetlerini ifade ederler. Dede de onlara müsahip olmanın koşullarını tanıklar huzurunda arar ve sorar. Dede şartları uygun görürse onları huzura alır. Dua alma vaziyetini alarak dua okur. Arkasından da müsahip olmanın zorluklarını anlatır. Özetle;

“1- Birbirinize ölünceye kadar yardımcı olacaksınız.

2- Yalan söylemeyecek, haram yemeyeceksiniz.

3- Elinize, dilinize, belinize sahip çıkacaksınız.

4- Birinizin günahından hatasından diğeriniz sorumlu olursunuz. O nedenle birbirinizin suç işlemesine engel olacaksınız.” der.


Dede sonra bu gönüllülere bir yıl süre vererek; bu kardeşliğin sürüp sürmeyeceğini hayatınızda deneyin der. Bu süreden sonra hoşnut olarak müsahiplikleri sürerse gene dedeye başvururlar. Bu kez dede perşembeyi cumaya bağlayan bir akşam cem yapar. Bu iki istekli veya başka istekli varsa onlarla birlikte yapılacak müsahip cemine katılırlar. Ceme müsahip adayları eşleriyle birlikte katılır. Beyaz renkli dikişsiz, süssüz elbiseler giyerler. Yapılan törenle müsahip olurlar. Bir Alevi yerleşmesinde örneğin köyde oturan herkesin müsahip olduğu düşünülürse ve müsahiplerin de bu ilkelere bağlı yaşamı olursa, gerçekten o yerleşme toplumsal anlamda birliğin, kardeşliğin hoşgörünün, toplumsal barışın, iktisadi bölüşümün, hakça yapıldığı bir toplumsal yapı oluşmuş olur.

Aleviler ibadetlerine CEM adı verirler. CEM; toplanmak, bir araya gelmek, topluca davranmak anlamlarına gelir. Ayrıca; “Cem Ayini” veya “Ayini Cem” adı da verilir.


Aleviler, Anadolu’da Osmanlı döneminde, Osmanlı şeriatla yönetilen Sünni bir din devleti olduğu için ibadetlerini yüzyıllarca saklı, gizli yapmışlardır. Bu nedenle cami veya kilise gibi geliştirilmiş bir dinsel mekan mimarisi, Cemevi mimarisi v.s. oluşmamıştır.


Aleviler, yüzyıllarca ibadetleri olan cemleri köyün veya yerleşmenin en büyük evinde yapmışlardır. Evlerin dışında ibadetlerini, açık bulundukları sürece tekke ve dergahlar ile son yıllarda yapılan CEMEVLERİNDE yapmaya çalışmışlardır.


Aleviler, yaptıkları ibadet biçimi olan CEM’in kaynağının, Hz. Muhammed’in Miraç’tan dönüşte uğradığı dergahtaki topluluğun birlikte yaptığı ve adına KIRKLARCEMİ denilen ibadetten geldiğine inanırlar. Bu mitolojik meclis, kendisini şöyle ifade ediyor: “Bizim küçüğümüz, büyüğümüz yoktur. Küçüğümüz de uludur, büyüğümüz de uludur. Birimiz kırkımız, kırkımız birimizdir.”


Bu anlayıştan kaynaklandığı kabul edilen Alevi ceminde kapıdan içeri giren her can, kadın olsun, erkek olsun birdir. Dışarıda toplumsal unvanı ne olursa olsun her kişi cem erenleri meclisinde eşittir.


Alevilerde cemi dede yönetir. Dedenin yanında bağlama eşliğinde nefes söyleyen bir veya birden fazla zakir bulunur. Bazen bağlamayı çalıp nefes söyleyen, cemi yürüten dede de olabilir.


Dede, cemin yapıldığı yerde kapıdan içeri girenin rahatça görebileceği bir yerde oturur. Kapıdan giren canlar, önce orada bulunan toplumu niyaz anlamında, toprağı niyaz eder. Arkasından dedeye niyaz eder. Sonra dedenin karşısında; eşi veya çocukları ile ayakta öne eğilerek selamlama vaziyetinde durarak dededen dua alırlar.


Ceme lokma getirmek diye bir adet de vardır. Herkes kesesine göre evinden cem için bir lokma getirir. Bu bir kilo elma da olabilir. Birkaç kurban da olabilir. Gelen lokmalar, görevli tarafından toplanır ve cem sonunda tüm canlara eşit olarak dağıtılır.


Cem, Aleviler’de geçmişte kırsal kesimde genellikle üretimin olmadığı, herkesin zamanının daha uygun olduğu kış aylarında ve haftada bir gün perşembe akşamları yapılırdı. Tabii son yıllarda ülkemizde göçler nedeni ile bu takvime uymak, şartlar nedeni ile zorlaşmıştır. Son yıllarda büyük kentlerde ibadetler cumartesi veya pazar gününe kaymıştır.


Alevi ibadetine kadın-erkek birlikte katılır. Haremlik-selamlık yapılmaz. Cemevinin kapısından içeri giren her can cinselliğinden arınır ve kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın insan olarak, can olarak görülür.


Alevi cemine katılan insanlar anne, baba ve çocuklar temiz elbiselerini giyerek lokma veya kurbanlarını alarak bir bayram sevinci ile ceme gelirler.


Ceme, küskün ve dargın olanlar alınmaz. Cemde suçlular bulunamaz. Örneğin, hırsız, katil vs. ceme alınmaz. Ceme katılıp çeşitli nedenlerle kırgın, dargın olan canlar varsa onlar barıştırılmadan cem başlamaz. Üstünde “kul hakkı” olan kişi Ceme katılamaz.


Kırgın, dargın veya birbirinden davacı olan canlar var ise, onlar toplum huzurunda dedenin hakemliğinde cemde kurulan adını HallacıMansur’dan alan “dar”da kurulan divanda yargılanma olur ve aklanmış olanlar ceme katılabilir. Bu adeta bir mahkemedir.

Yargılamada tüm canlar jüri üyeleridir. Karar, halkın tümünün katıldığı bu yargılamada topluca alınır.


Şeriatla yönetilen Osmanlı’nın mahkemelerine 700 yıl boyunca gitmeyen Anadolu Alevileri mahkemelik sorunlarını cemlere taşımış ve orada çözmeye çalışmışlardır.Bu yargılama biçimi daha başarılı olmuş ve bugün çağdaş adalet sistemine adeta örnek oluşturmuştur.
Orada her kişinin görgüsü de yapılır. Bu her kişinin kendi isteği ile bir yıl boyunca kendini eleştiriye açmasıdır. Bir önceki görgü ile bu görgü arasında işlediği hataların ister görülen olsun, ister hiç görülmeyenler olsun meclise açıklanması yani “kendini dara çekmesidir.” Kendini gönüllü olarak yargılamasıdır. Buna “görgü” denir.


Alevi cemleri genellikle akşam yapılır. Akşam yaklaşık saat 7 civarında başlar. Gelecek olanlar tamamlandıktan sonra cem başlar. Cemi dede yönetir. Cemevinin sorumlusu gözcü vardır. Bir de dış tehlikelere karşı dışarıda bekçi bulunur. (Geçmişte Alevilerin ibadetleri yasak sayılırdı ve gizli yapılırdı. Bu nedenle köyün ve mahellenin girişine ve çıkışına bekçi konurdu.)


Cemlerde hizmetler 12 İmamlar adına görüldüğü için ceme “12 hizmet” adı da verilir. “12 hizmet” sahipleri şunlardır:


1) MÜRŞİT: Cemi yöneten kişidir. İnsanı kamildir. Hz. Muhammed, Hz. Ali veya Hünkar HacıBektaş Veli makamlarını sembolik olarak temsil eder. Onların adına cemde bulunur. İkrar alır. Nasip verir. Mürşitlik, dedelik kurumunun en üst makamıdır. Kendisinin soyunun Hz. Ali’ye dolayısıyla Hz. Muhammed’e dayandığına inanılır.


2) REHBER: Mürşide, dedeye yardımcı olan kişidir. Yol ve erkan konusunu iyi bilen, yol gösterendir.


3) GÖZCÜ: Cemde rehberin yardımcısıdır. Cemin düzenini sağlar.


4) ÇERAĞCI: Cem evinin aydınlanmasından sorumludur. Bazı yörelerde “delilci”de denilir.


5) ZAKİR: Cemde, dede bağlama çalmazsa, bağlama çalıp nefes, duvaz, mersiye okuyan görevlidir.


6) SÜPÜRGECİ: Cemevinin temizliğinden sorumludur.


7) BEKÇİ:Cemevinin dış güvenliğini sağlar.


KURBANCI-LOKMACI: Cemevindeki kurban ve lokma işleri ile ilgili görevlidir.


9) SAKA: Cemevinde, su, şerbet, dolu sunan görevlidir.


10) PERVANECİ: Cemevinde “semah” dönüldüğü zaman ilgili hizmet görevlisidir.


11) PEYİKÇİ: Cemden önce ve cem esnasında haberleşmeyi sağlayan görevlidir.


12) MEYDANCI: Ceme katılanlara yer gösteren, meydan görevlerini yapan, meydanevi yani cemevinin hizmet görevlilerinden birisidir.
İbadetlerin evler dışında yapıldığı cemevlerinde “12 İmamlar’a” atfen 12 post bulunur. Bu postlara Alevi büyüklerinin adları verilmiştir. Bu post sahiplerinin makamları bugün de sembolik olarak Alevi-Bektaşi geleneğinde yaşamaktadır. Bu postlar cemevinde mürşit ve rehber postları dışında mürşit (dede) postunun sağına ve soluna, yani ocak makamının sağına ve soluna serilir. Bunların adları sırası ile şöyledir:


1) Horasan postu (Hacı Bektaş Veli Makamı)
2) Aşçı postu (Seyit Ali Sultan Makamı)
3) Ekmekçi postu (Balım Sultan Makamı)
4) Nakip postu (Kaygusuz Sultan Makamı)
5) Atacı postu (Kamber Ali Makamı)
6) Meydancı postu (Sarı İsmail Sultan Makamı)
7) Türbedar postu (Karadonlu Can Baba Makamı)
Kilerci postu (Hacım Sultan Makamı)
9) Kahveci postu (Şeyh Sazeli Sultan Makamı)
10) Kurbancı postu (Halil İbrahim Makamı)
11) Ayakçı postu (Abdal Musa Sultan Makamı)
12) Mihmandar postu (Hızır Makamı)

Dedenin duası şöyledir.


“Bu post, Şahı Merdan Ali postudur. Bu post, üçlerin, beşlerin, 12 İmamlar’ın Kırkların postudur. Bu post Hünkar HacıBektaş Veli’nin postudur. Bu posta oturmak için, bu demi sürmek için, sırrı hakikate varmalı, Dört kapı Kırk makamı bilmeli, vahdet-i vücuda ermeli… Ele, dile, bele sahip olmalı. Her türlü kötülüğü, kini, kibri ve düşmanlığı gönülden uzak tutmalı.


Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ali! Üçler, Beşler, Yediler, On İkiler, On Dört Masumlar, On Yedi Kemerbestler, Kırklar, Pirimiz Hünkar Hacı Bektaş Veli yardımcımız, bekçimiz ve gözcümüz ola… Cemimiz bizi birleştirici ola, dil bizden, uymak canlardan, yardım Allah’tan, nefes Pir’den hizmet bizden ola… Gerçeğe hü hiyelim hû…”


Dede ve katılan konuklar ibadet başlamadan önce toplumun sorunları ile, ülkenin ve dünyanın sorunları ile ilgili sohbet yaparlar.Bu sohbetlerde çok verimli canlı üretken tartışmalar olur. Toplumsal ve dinsel konular tartışılır. Karşılıklı bilgi alışverişi yapılır. Bu sohbet bazen Ceme katılan fertlerin katılımı ile saatlerce sürer.


Ceme katılan kırgın ve dargınlar da ibadetten önce barıştırılır. Bunun işareti olarak cem başlamadan önce her can yanındaki canı niyaz eder. Cemde herkes yüzyüze bakacak tarzda halka şeklinde oturur. Bunu, “duvara değil, didara cemale yüze bakmak”olarak ifade ederler.


Dede cemaate, “edep erkan” diyerek duayı okur ve Cem başlar. Dede, “ey canlar aranızda birbirinden incinen, gücenen, bilerek veya bilmeyerek hata etmiş olan varsa meydana gelsin, şikayetini söylesin” der. Şikayeti olan varsa çıkar, yoksa cem başlar. Dede arkasından; “Bu cem, barışıkların cemidir. Burada kinin, kötülüğün yeri yoktur. Eline, diline, beline sahip olmayan nefsine hakim olmayan bu ceme giremez” der. Devamında ise, “Yolumuz; sevgi, barış, kardeşlik, dostluk yoludur” der.


“İçinde kötülük olanlar kötü huyları olanlar bu yola gelmesin” der.


Bu sırada zakirler; bağlamaları ellerine alırlar, bağlamaları niyaz ederler. Dededen duasını alır ve oturdukları yerde bağlama çalmaya başlarlar. Bu çalınan nefesler, Duazı İmamlar ve mersiyeler esas olarak; Şah Hatayi, Pir Sultan, Virani, Fuzuli, Yemini gibi Alevi ozanlarının Hz. Ali, Ehlibeyt, 12 İmamlar, Kerbela Olayı vb. ile ilgili söylenen nefeslerdir.


Ozanların çalıp söylemeleri saatlerce sürer. Arada dede dua okur, katılan canlar toplu halde secde ederek niyaz ederler. Halkadaki oturuş tarzı ile edilen secdeye “halka namazı” adı verilir.


Bağlama eşliğinde kadın ve erkek canların katıldıkları bu ibadette o denli duygulu anlar yaşanır ki, bazan tüm toplum dede ile birlikte ağlar. Adeta ayrı bir dünyaya yolculuk yapılır. Cemde duygunun, sevginin dorukta olduğu bir anda ise, dedenin işareti ile birlikte; kadın-erkek canlar “turnalar gibi semah dönmeye” başlarlar. Kendilerinden geçercesine müziğin ritmi ile döner dururlar.


Nefeslerin söylenmesi ve semah dönülmesi ortalama 5-6 saati alır. Arkasından getirilen ya da pişirilen lokmalar dağıtıldığında çoğu kere cemevinde sabah olur.


Cem bitirme duası (gülbengi) dede tarafından okunarak ceme son verilir. Bu dua ise şöyledir:


“Bismi Şah. Allah Allah.
Oturana, gidene, kazasız, belasız evine varana, eşine niyaz edene, sağ yatıp selamet kalkana, Allah, Muhammed, Ali, Pirimiz Hünkar HacıBektaş Veli demine, devranına hü… Ali haldaşınız, Hızır yoldaşınız ola… Gerçeğe hü…”Böylece cem bitmiş olur.

Aleviler’in temel ibadeti olan Cem ayinlerinin ayrılmaz bir parçası da Semah dönmektir. Semah, Cem’in belli bir aşamasında bağlama eşliğinde kadın ve erkek canların çalınan ezgiler eşliğinde birlikte yaptıkları dinsel danslardır. Semah dönülmeyi, Cem ayininden ayırmak olası değildir. Semah dönmek, Cem ayini içinde yapılan 12 hizmetten birisidir.

Cem ayini sırasında törenin bazı bölümlerinde ve özellikle son bölümünde dedenin işareti ile kadın ve erkek canlar semaha kalkarlar. Semah dönen canlar duygunun, sevginin, aşkın, dorukta olduğu duygulu bir an yaşarlar.


Semah dönenler adeta kendinden geçercesine büyük bir aşkla, şevkle huşu içinde ayrı bir dünyaya yolculuk ederecesine, izleyen canları da büyüleyecek tarzda su gibi akıp giderler.


Aleviler, Cem ayininin olduğu gibi semahın da kaynağının Hz. Muhammed’in, Miraçtaki Kırklar Cemi’nden kaldığına inanırlar. Semah’ın kültürel kaynağının izlerini Orta Asya ve Anadolu medeniyetlerinin derinliklerine götürmek olasıdır.


Aleviler’in döndükleri semahı onların ibadeti olan Cem ayinlerinden ayrı düşünmek ve yorumlamak yanlıştır. Aleviliğin kutsal kitabı olan, İmam Cafer Buyruğu ve halk arasında yaşayan mevcut inançta semah 12 hizmetten biri olarak yapılır. Yani Semah, Aleviler’in yaptıkları ibadetin bir parçasıdır.


Ülkemizde son üç beş yıldır Alevilik kendisini tanıtmaya başladığından beri, semah dönmek daha da bir güncellik kazanmıştır. Yüzyıllarca gizli-saklı yapılan Cem ayinlerinin bir parçası olan semah, yapılan çeşitli törenlerde, şenliklerde folklorik gösteriler içine konmuştur. Bu durum ilk başta Aleviler’in hoşuna gitmiş. Kendi kültürlerinin tanınmasına hizmet eder düşüncesi ile seyirci kalınmıştır. Yapılan semahlar Alevi olan ve olmayan kesimlerce tanınmış beğenilmiştir.


Çünkü Alevi ana,babadan doğup da bugün Cem görmemiş bir kuşak oluşmuştur. Bu kuşak bir anlamda semahları dışa açık alanlarda yapılan etkinliklerde izleyerek Aleviliği görmeye, öğrenmeye çalışmıştır.


Ama dışa açılmanın sınırı içkili toplantılarda semah dönmek olmaya başlayınca iş bir anlamda çığırından çıkabilir.


Bu nedenle semahlar, Aleviler’in ibadeti olan Cemin bir parçasıdır. O’nun yeri orasıdır. Semah ibadetin bir parçasıdır. Semah dönmek eğlence aracı olamaz. Semah içkili, eğlenceli toplantılara asla meze olamaz. Semah dönmek Cem ayininin dışında, olsa olsa çok ağırbaşlı bir biçimde özüne uygun bir tarzda; Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri, Abdal Musa Anma Törenleri gibi törenler ile ağırbaşlı etkinlikler dışında yapılmamalıdır.


Arapça “Sema” köküne dayanan Semah sözcüğü Türkçe’de “Sema” ya da “Semah” biçimlerinde iki ana söylenişe ayrılır. Her söyleniş birbirinden ayrı iki farklı özellikte uygulanır. Sema, Mevlevi ya da bazı Sünni tarikatlarının, Semah ise Aleviler’in dinsel törenlerinin bir parçasıdır.


MevleviSemah’ı ile Alevi Semah’ının ayırdedici özelliği, dönenlerin Mevleviler’de esas olarak sadece erkekler olmasına karşılık, Aleviler’de kadın ve erkek canların birlikte olduğudur. Mevlevilerin Sema’nın müziğini esas olarakTürk Sanat Müziği besteleri oluştururken, Alevi Semah’larındaki müziği halk müziği ritimleri oluşturur. Semahlarda çalınır. Çepni Aleviler’de, Cemde 12 çalgı bulunur.

Bu on iki saz aynı türden olabileceği gibi değişik türlerden de olabilir.Semahlar da bağlama belirleyici olmasına karşın, Çepniler’de on iki çalgı ile dönülür. Ama günümüzde yaygın olarak gözüken durum, cemlerde esas olarak bağlamanın belirleyici olduğudur.


Semahın belli sayıda kişilerce dönülmesine özen gösterilir; 2, 4, 8, 10, 12, olduğu gibi 3, 5, 7, 12 gibi sayı kümelerine denk düşürülmeye çalışır.Bu sayıların kutsallığına inanılır. “Üçler, Beşler, Yediler, On İkiler”den yardım ve şefaat dilenir.


Semah dönülmeye genellikle şöyle başlanır: İlk önce dört can semaha kalkar. Bu, açılış semahıdır.


Semah dönülürken canların üstündeki giysiler son yıllardaki folklor giysileri gibi özel giysi değildir. Semah dönmek için özel giysi hazırlanmaz. Canların üstündeki giysiler çok renkli ve değişiktir. Daha doğrusu halkın özel günlerde giydiği temiz ve bakımlı giysilerdir.Belli bir şekil sözkonusu değildir.


Bu erler için de, bacılar için de geçerlidir. Kurallarda biçime değil öze önem verilir. Giysilerde yerel ayrıcalıklar görülür. Bazı yörelerde semah dönülürken erkekler şapkalarını çıkarırlar, bazı yörelerde başı açık semah dönülmez. Semah dönen erler genellikle şapka yerine mendil, başörtüsü gibi aksesuarlar giyerler ya da baş açıktır. Ama ayak kesinlikle çıplaktır.Baş açık, ayak çıplak biçiminde semah dönmek en yaygın olan biçimdir. Tabii bacıların başı örtülüdür.


Canlar, Cem ayininin belli bir yerinde Semah’a kalkınca dedeye niyaz ederler. Semah dönüldüğü sırada, (halka tarzında dönülen semahta) köşede oturan dede makamına asla sırt dönülemez. Semahta ritim ister yavaş ister hızlı olsun, dede makamı kutsal makamdır, Ali makamıdır, oraya sırt dönülmez, mutlaka her seferinde selamlama biçiminde niyaz edilir.


Hiçbir semah türünde elele tutuşulmaz. İster kadın erkek karışık olsun, ister sadece erkek ya da kadın olsun, elele tutuşma biçimi yoktur.
Semahta esas figürler el ve ayak figürleridir. Eller ve kollar kuşun uçuşunu simgeler. En çok görülen figür ise sağ elin ayası yukarıdan alır, sol el de yere dönüktür. Bu figür; “Haktan alınanın halka verilmesini” simgeler.


Semah deyişlerinin bir bölümü doğrudan semah sözü olarak yazılmıştır. Semahlar genellikle Türkçe sözlü deyişlerle dönülür. Semah’ın dönme biçiminde olduğu gibi söz ve müziğinde de yörelere göre değişiklikler vardır. Bu o yöredeki kültürel farklılığın semahlara yansımasının ifadesidir. Semah dönülürken yaratılmak istenen ortamı bozucu davranışlarda bulunmak hoş karşılanmaz. Örneğin; sigara içilmez, içki içilmez, dizüstü ya da bağdaş kurularak oturulur gürültü edilmez. Semah dönenlerin ritmini izleyenler de; “Allah, Allah”, “Ya Şah,’ “semahınız saf ola, günahlar af ola”, “seyir için olmaya, Hak için ola…” gibi ifadelerle katılırlar. Bazı yörelerde ise, Miraçlamaya iki yaşlı bacı ve bir erkek kalkar.


Anadolu’da Aleviliğin yaklaşık sekizyüz yıllık bir tarihi var. Anadolu’da bir dizi uygarlık yaşamış. Kimi uygarlıkların izleri kaybolmuşken kimi henüz yanıbaşımızda yaşıyor. Ülkemiz çok renkli bir kültüre sahip. Bu durumdan Aleviliğin de nasibini almaması olası değil. Semahlara; Şaman danslarının Anadolulaşması denilirse haksızlık edilmez. Semahlardaki bazı figürlerde, şaman törenlerindeki fikirler nerede ise tıpa tıp aynısıdır.


Semah’ın İslam coğrafyasında sadece Türkler’de olmasıda bu fikri destekliyor.


İşte Anadolu’daki Alevi semahlarının çeşitliliği bu kültürel izlerin semahlara şu ya da bu tarzda yansımasıdır. Biçimde Aleviler’in Cem ayinlerinde ve semahlarda bazı farklılıklar almasına karşın özü birdir. Semahlara değişik yörelerde değişik adlar verilmesinin nedeni bu özellikte aranmalıdır. Bildiğimiz semah adlarından bazıları şunlardır:


Ali Nur Semahı, Kırat Semahı
Turnalar Semahı, Kırklar Semahı
Gönüller Semahı, Ya Hızır Semahı
Alaçam Semahı, Nevruz Semahı
Çapraz Semahı, Çorlu Semahı
Dem Geldi Semahı, Ladik Semahı
Çark Semahı, Yatır Semahı
Muhammed-Ali Semahı, Cebrail Semahı
Erzincan Semahı, Şiran Semahı
Sarıkız Semahı, Hubuyar Semahı
HacıBektaş Semahı, Silifke Kırtıl Semahı,
Fethiye Semahı, Rodos Semahı vb.

Alevilik’te, Sünniliğe kıyasla insana olağanüstü bir sevgi ve saygı vardır. Sünnilikte insan “kul”dur. İnsan için; günahlar, yasaklar, cinler, periler, binbir çeşit korku vardır. Allah’a ulaşmak için bile insanın önüne konan çeşitli tuzaklar başarı ile aşılarak gerçekleşebiliyor.
Halbuki Alevilik’te Allah korkusu, din korkusu, cennet, cehennem vs. korkusu yoktur. Allah sevgisi vardır. Herşey insandadır. Herşey insanın kalbinde saklıdır. İnsanı sevmek, inancın esasıdır. “Hak ademdedir.” Ademden başka yerde Hak aramak nafiledir. “İnsan kıbledir” “Secde edilecek makamdır mihraptır.” “İnsan konuşan Kuran’dır”.


Alevi yolunun önemli halkalarından biri olan Hallacı Mansur’un “Enel Hak” diye ifade ettiği için ölümüne neden olan anlayış; “insanı Tanrılaştıran sevgi anlayışıdır.”Hak ademdedir” anlayışıdır. İnsanı yücelten anlayıştır. Bakara Suresi’nde “Meleklerin secde etmesi” gereken insandır. “Size şahdamarınızdan daha yakınım” diyen ayetteki anlayıştır.


Alevilik’te sevgi özellikle insan sevgisi o denli yüceltilmiştir ki, o Alevi inancının temelini oluşturmuştur. Sevgisiz hiçbir şeyin yaşamayacağı gibi inancın da yaşayamayacağından hareketle; sevgi adeta” din derekesinde” ifade edilmiştir. Halk ozanları bu anlayışı; “Benim dinim sevgidir” diye ifade etmişlerdir.


PirSultan Abdal, insan Allah ilişkisini bakın nasıl anlatıyor:


“Sen Hakk’ı yabanda arama sakın
Kalbini pak eyle Hak sana yakın
İnsana hor bakma gözünü sakın
Cümlesin insanda bulduk erenler…”

XVII. Yüzyılda yaşamış tasavvuf eri Niyazi Mısrî, bakın Tanrı’ya ulaşmak için yapılan ibadeti nasıl değerlendiriyor:

“Savm-ü Salat hac ile sanma biter zahit işin
İnsan-ı kamil olmağa lazım irfan imiş…”

Yani; namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek ile işin biteceğini sanma, insan-ı kamil olmak gerekiyor. Yoksa şekilci ibadetler nafile diyor.


Alevilik’te insana yabancı olan hiçbir şeyin inançta yeri yoktur. Herşey insan içindir. Bu nedenle Alevi felsefesinin, Alevi inancının özü insan sevgisidir, hoşgörüdür.


Hz. Ali gibi, HacıBektaş Veli gibi insanlığa örnek olmuş kişilikleri “Tanrı katında görme” anlayışı bu coşkun sevgi anlayışından kaynaklanıyor olsa gerektir.


Yunus Emre’nin, HacıBektaş Veli’nin, Pir Sultan Abdal ve bu geleneğin sözcülerindeki taşan insan sevgisi, kaynağını bu sevgi okyanusundan almaktadır.


Bu sevginin yolu da “gönül kâbesi”nden geçmektedir. Yunus’un dediği gibi:

“Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil.”

Yunus, Tanrı insan ilişkisini de:

“Yeri göğü aradım
Hiç mekanda bulmadım
Buldum insan içinde…”
diyerek Allah’ın yerinin yerde gökte değil, insanın kalbinde olduğunu ifade etmiş oluyor. İşte Alevi yolunda buna; “gönül kâbesi” deniyor.

Aleviler’de kadın-erkek ayrımcılığı yapılmaz. Alevi meclisinde kadın-erkek yoktur. İnsan vardır. Can vardır. “Can”, “canlar”, “erenler” ifadesi sadece kadın veya erkek için kullanılmaz. Her iki cins için ortak olarak kullanılan deyimlerdir.


Ailede, toplumda, dinsel hayatta kadın-erkek ayrımı yapılmaz. Kadın ve erkek toplumun her alanında eşittir.


Örneğin, evde anne ve babalar çocukları arasındaki kız-erkek ayrımı yapmazlar. Mirasta kadın ve erkek eşit paya sahiptir. Evlilikte kadın ve erkek hakları eşittir. Erkek, toplumu ikna etmeden eşinden boşanırsa, o haksızlık sayılır ve erkek “yol düşkünü” kabul edilir. Erkek haklı nedenler olmadıkça eşini boşayamaz. Sünni geleneğinde olduğu gibi; “Boş ol” gibi kadını aşağılayıcı bir anlayış yoktur.


Aleviler’de boşanma konusunda kadına, erkeğe kıyasla daha toleranslı bakılır. Erkek haklı bir neden olmadan eşini boşayamaz. Ama kadın ayrılmak isterse neden göstermeden eşini boşayabilir. Bu konuda kadın zorlanamaz. Bu, kadın haklarını koruyan bir gelenektir.
Dinsel olarak bakıldığında da; dede toplumda saygın bir yere sahiptir. Aynı saygınlık dedenin eşi için de gösterilir. Ona da “ana” denir. Bektaşilikte dedebaba eşine büyük bir saygı ifadesi olarak, “ana bacı sultan” diye hitap eder. Muhiplerde dedebabanın eşine “ana bacı” derler. Bektaşiler kadını erkekten hiç ayırmazlar. Erkeklere olduğu gibi kadınlara da dinsel statülerden olan “dervişlik” payesi verilir. Derviş giysileri olan, “taç, hırka, kemer vs.” giydirilir.


Alevi ve Bektaşiler’de kadınlar Cemevlere, nasip alma törenlerine katılırlar. Muhabbet toplantıları ve diğer dinsel törenlere erkeklerle eşit koşullarda katılırlar.


Dede veya baba olmadığı zamanlar onun işlerini dede veya baba eşi olan ana veya ana bacı vekâleten yürütür. Erkekler olduğu gibi dedeliği kadınlarda yapabilir. Şu anda bile posta oturup yol süren kadın dedeler bulunuyor.


Alevi Cemlerine kadın ve erkek birlikte katılır. Orada kadın erkek ayrımı yapılmaz. Herkes “can”dır. Cemlerde müzik eşliğinde dönülen semaha kadın ve erkek birlikte kalkar. Semah birlikte dönülür.


İşte bu ibadet biçimi tutucu, yoz, softa dinsel kesimin Aleviler hakkında “mum söndü” vs. gibi dedikodular çıkarmalarına neden olmuştur.
Alevi geleneğinde Hz. Ali gibi Fatma’ya da yoğun bir sevgi ve saygı vardır. Ona “Fatma Ana” adı verilir. Cem ayinlerinde onun adı geçtiğinde kadınlar saygılarını ayakta durarak gösterirler. Gene HacıBektaş Veli’nin Hacıbektaş’a geldiğindeki ev sahibi “Kadıncık Ana”dır. Kadıncık Ana’nın Alevilik’te özel bir yeri vardır.


Hacı Bektaş Veli aşağıdaki dörtlükte Aleviler’in kadın-erkek anlayışını şöyle ifade etmiştir.


“Erkek dişi sorulmaz, muhabbedin dilinde
Hakk’ın yarattığı herşey yerli yerinde
Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok
Noksanlıkla eksiklik senin görüşlerinde.”

Alevilik’te tek eşlilik esastır. Kadın ikinci sınıf bir insan değildir. Bakın Türkmen Kocası Pir Sultan Abdal bir dörtlüğünde Aleviler’deki kadın sevgisini nasıl anlatıyor:

“Gel benim ey güzel servi çınarım
Yüreğime ateş düştü yanarım
Kıblem sensin, yüzüm sana dönerim
Mihrabımdır kaşlarının arası…”

Anadolu Alevileri Allah’a inanırlar. Allah’ın birliğine, Hz. Muhammed’in peygamberliğine veHz. Ali’nin veliliğine inançları tamdır. Hatta bunu “Allah-Muhammed-Ali” üçlemesi ile ifade ederler.

AyrıcaKuran’ı kutsal kitapları olarak görürler. Kuran, Hz. Muhammed zamanında değil de daha sonraki halifelerden, önce Ebubekir, sonra Ömer tarafından sahabelerden alınan bilgilerle yazıya geçilmesi sırasında tartışmalar nedeni ile toplanan bazı ayetlerin ve hadislerin yok edildiğini, yakıldığını da iddia ederler.


Eldeki Kuran’ın 3. Halife Osman zamanında oluşmuş olduğundan bazı çekinceleri vardır. Bu düşüncelerini eskiler: “Kuran’a kalem karıştı” diye ifade ederler.


Ayrıca, 620 yıllarının Bedevi Arap toplumunun sosyolojik yapısına uygun getirilen kurallarla değişen sosyal ve toplumsal şartlara rağmen dünyanın sürgit bu kurallarla yönetilmeye kalkılmasının sıkıntılar yaratacağını düşünürler.


Bu nedenlerle Allah’ın dünyamız ve insanlık için söyledikleri Kuran ile sınırlı olamaz derler. Kuran’ı Batıni yoruma tabi tutarlar. Kuran’ın ilham kaynağı olması gerektiğine inanırlar. Bu nedenle de Hz. Ali’yi “Kuran’ı Natık” yani “Konuşan Kuran” olarak değerlendirir ve buyruklarına önem verirler.


Namazın 5 vakit veya 3 vakit olmasını, 30 gün tutulan Ramazan orucunu, İslamın 5 şartından biri olarak görmezler.


Örneğin, Kuran’da 5 vakit namaz kılmanın ne sayısı, ne şekli, ne de yeri olmadığına inanırlar. Namazın bu biçimde ve 5 vakit kılınmasının İslama Emeviler ve Abbasiler zamanında konan kurallardan biri olduğuna inanırlar. Şiilerin namazı 5 değil de 3 vakit kılmalarını da Şiilerin oluşturduğu bir kural olarak değerlendirirler.İslamın 5 şartı olarak ifade edilen şartların da Kuran’da olmadığını, bunların da İslama sonraki dönemlerde girdiğini kabul ederler. 30 gün orucun da Kuran’da olmadığını söylerler.


Gerçekten de Kuran incelendiğinde, oruç ve ibadetten bahseder. Ama ne orucun süresi, ne de ibadetin biçimi ve sayısı Kuran’da yoktur.
Ayrıca Kuran’da camiden ve camide kılınan namazdan da söz edilmiyor. Bu da gene daha sonra İslama giren kurallardan birisidir.
Aleviler bu düşüncelerini Kuran’daki bazı ayetlere dayanarak ileri sürerler: Örneğin ibadetin biçimi ile ilgili olarak Ali İmran Suresi 191. ayette: “Onlar ki, ayakta iken, otururken, yatarken Allah’ı anarlar” şeklinde olduğunu anımsatarak ibadetin bazı kurallara bağlanamayacağını, bunların göstermelik ve şekilcilikten kaynaklandığını düşünürler.


Aleviler, “Her oruç tutmayan, namaz kılmayan Müslümanları bizİslamdan saymazsak bu büyük bir çoğunluk oluşturan insan toplumunu İslam dini dışında saymak (kafir) anlamına gelir ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Ayrıca bu İslam’a da aykırıdır” diyorlar.


Bu konuda Kuran’ın Nisa Suresi’nin 94. ayetinde; “Size Müslüman olduğunu bildirene dünya hayatının geçici menfaatlerine göz dikerek, sen mümin değilsin demeyin” diyor. O halde İslam’a sonradan konan şartlar olan 5 şartı yerine getirmeyene İslam değilsiniz denemez.
Aleviler ibadetin ille de camide yapılması gerektiğinide kabul etmiyorlar. Onlar “Yeryüzünün tümü ibadet yeridir” diye düşünüyorlar. İbadet için camiye gitmek gibi bir zorunluluğu gerekli görmüyorlar.


Kendi inançlarına göre, cami etimolojik anlamda tapınak değil, toplantı yeridir. İslamiyet’in ilk yıllarında Hz. Muhammed bir ibadet yeri yapmaya gerek görmemiştir. Çünkü belli bir tapınak oluşturmak ve düzenli olarak sadece orada ibadet yapmak, onun getirdiği inanç sistemine aykırıdır. Nitekim o yıllarda ibadetin özellikle gece yapılması, gösterişten kaçınılması isteniyordu.


Bazı müslümanların Mekke-Medine yolu üstünde Kuba köyünde yaptırdığı camiyi Hz. Muhammed, “Dedikodudan başka bir şeye yaramıyor” gerekçesi ile yıktırmıştır. Peygamber elbette bunu Allah’ın ilhamına aykırı olarak yapamaz.


Bu konuda Kuran’daki 2 ayet ilginçtir. İşte Tövbe Suresi’nde 107. ayet: “Zarar vermek, inkar etmek, müminlerin arasını açmak Allah ve Peygamberi’ne karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescit kurup, biz sadece iyilik yapmak istedik diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah da şahittir.”


Bu ayetin devamındaki 108. ayette ise, bakın Kura’n ne diyor:


“Ey Muhammed, o mescide hiç gitme, Allah’a karşı gelmekten sakınanlarla beraber bulunman daha uygundur. Orada arınmak isteyen insanlar vardır. Allah, arınmak isteyenleri sever.”


Demek ki ibadet yapmak için cami şartı aranamayacağı gibi, her yapılan camiyi “Allah’ın Evi” olarak görmek de doğru değil.
Aleviler, Allah için ille de şu şartlar yerine getirilerek ibadet yapılır gibi katı kurallara katılmıyorlar. Kur’an’daki bir ayet bu düşünceyi de doğruluyor. Bakın Hadid Suresi 4. Ayet ne diyor: “Nerede olursanız olun o sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.”


Namaz ve cami ilişkisini HacıBektaş Veli soy evlatlarından A. Celalettin Ulusoy; “Alevi Bektaşi Yolu” kitabında bakın şöyle ifade ediyor:


“Hz. Muhammed’den sonra halifeler, özellikle Ümeyyeoğulları ve Abbasoğulları istedikleri düzeyde manevi saygınlığa sahip olamamışlardı. Hükümranlıklarını güçlendirmek için, İslam toplumunun her kesimine ulaşan bir propagandaya gereksinme duyuyorlardı. Bunun o çağda en kolay ve en etkili yolu topluluklara hitap etmek şekli idi. Bu amaçla Müslümanların belli saatlerde belli yerlerde toplanmaları iktidar çevrelerince de teşvik ediliyor ve hatta zorunlu tutuluyordu. Nitekim, Emeviler zamanında camiler Ali’yi ve onun soyunu kötülemek için konuşma yerleri olmuştu.”


Bu ve benzer nedenlerle ibadet için camilere gitmeyen Aleviler-Bektaşiler ibadetlerini, Cemlerini uygun evlerde yapıyorlar. Cemiyetevi veya Cemevi adı ile toplantı yapılan Cem yapılan binaları bulunan köy sayısı yok denecek kadar az bulunuyor.


Aleviler’in Cemine kadın-erkek, yaşlı-genç herkes gelebilir. Dede önderliğinde ve bağlama eşliğinde ibadet yapılır. Oturuş biçimi ise toplumsal ilişkiyi geliştiren, küskünlükleri gideren, kin ve düşmanlık kapılarını kapatıp, barışa kardeşliğe yönelmeyi kolaylaştıran içtenlikli bir ibadet tarzı olarak yüzyüze, cemal cemale oturma biçimindedir. Allah’a ibadet ve dualarla birlikte sohbet, yardımlaşma, kişi ve toplum sorunlarına çare bulma imkanları sağlayan toplu tapınma biçimidir. İnsanın insana yakın olması bu biçim ile daha kolay oluşuyor.


Duvara değil cemale, “didar-ı pak’a” yani temiz insan yüzüne bakmak, insanın yaptığı cami binasından önce Allah’ın özenle yaratıp, “bütün meleklere secde ettirdiği” insanı kutsal görmek Aleviler’de ibadetin esasını oluşturuyor. Bu anlayışla Aleviler; “Secde ademedir”, “Hak ademedir” düşüncesi ile insanı, insan sevgisini dinin esası haline getirmişlerdir.


Alevi-Bektaşinin ibadet tarzını bir ozandan örneklemek gerekirse bakın Edip Harabî ne diyor:


“Zühd ü riya ile olan ibadet
Hatadır Hazreti Settar’a karşı
Böyle namaz ile olamaz ümmet
Hiç kimse Ahmet-i muhtar’a karşı
Tarikatsız mü’min olamaz kimse
Nur’u nübüvvetle dolamaz kimse
Hakk’ı Peygamber’i bulamaz kimse
Yatup kalkmak ile duvara karşı
Allah gözlerine çekmiş bir perde
Yok dersin Allah’ı gökte ve yerde
Gösterelim gel de gör Hakk’ı nerde
Secde eylersin Didar’a karşı”

Alevi inancında Üçler Allah, Muhammed ve Ali’dir. Aleviler’de beşler denilince üçlere; Hz.Hasan ve Hz. Hüseyin ilave edilir. Yediler denilince; Allah, Muhammed, Ali, Hz.Muhammed’in eşiHatice, kızı Fatıma ve torunları; Hasan ve Hüseyin’dir.

Muhammed Ekber, Abdullah binİmam Hasan, Abdullah bin İmam Hüseyin, Kasım, Zeynel Aba, Kasım b Zeynel Abidin, Ali Eftar, Abdullah bin İmam Cafer Sadık, Yahya el-Hadi, Salih, Tayyip, Cafer bin Muhammed Taki, Cafer bin Hasan Askeri, Kasım binMuhammedTaki.
Bu ismi sayılanlar çeşitli nedenlerle çocuk yaşta savaşlarda masum olarak katledilen çocuklardır. Alevi inancında onlar kutsaldır, günahsızdır. Onlar kutsanmış ve şefaat dilenir.

On Yedi Kemerbest şunlardır: İmam Hasan, İmam Hüseyin, Hadi-iEkber, Abdülvahit, Tahir, Tayyib, Türab, Muhammed Hanefi, Abdurrauf, Ali Ekber, Abdül Karacaahmetsultan, Abdul Celil, Abdurrahim, Abdülmuin, Abdullah Abbas, Abdülkerim, Abdüssamet’tir.

Alevilik’te dört kapı insanın kendini eğitip olgun, kâmil insan olma sürecidir. Hacı Bektaş Veli’nin ilkeleri olarak bilinir.
Hacı Bektaş Veli; “KulTanrı’ya KırkMakam’da ulaşır, erer, dost olur” diye buyurmuşlardır. Bunlar: Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikattır. Şeriat; insanın anadan doğduğu andır. Dünyaya merhaba dediği andır. Dünyasının bomboş olduğu andır. Tarikat; bir mürşide, büyüğe ikrar vermektir. Marifet, kendi nefsini bilmek nefsinin oyuncağı olmamak için kişinin kendisini eğitmesidir. Hakikat ise; kendini eğitip Hakk’ın kişinin özünde olduğunu keşfetmesidir.

Kırk makam, dört kapının makamlarıdır. Kişinin kendini eğitme basamaklarıdır. Kişinin, nefsini terbiye edip, kendini mükemmeleştirip olgun, kamil insan olma sürecini bilinçli olarak yaşamaktır. Kırk makam şunlardır.

Her kapının on makamı vardır:

Şeriat kapısının makamları:

1. İman etmek,
2. İlim öğrenmek
3. İbadet etmek
4.Haramdan uzaklaşmak
5. Ailesine faydalı olmak
6. Çevreye zarar vermemek,
7. Peygamberin emirlerine uymak
8. Şefkatli olmak
9. Temiz olmak
10. Yaramaz işlerden sakınmak

KamuAjans.com - Özel Haber
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Misafir Avatar
Hüseyn 2 ay önce

Yanliş yazildi bazi bilgiler