İlker BAŞBUĞ’un yazdığı bir kitap vardı, sorunlarla yüzleşmek, diye.

O kitabın bir yerinde, hatırladığım kadarıyla, sorunlarla yüzleşmekten korkmamak gerektiği ifade ediliyordu. Ve Türkiye’nin sorunlarla yüzleşememekten dolayı sorunlar yumağında kalakaldığından, adeta boğuştuğundan, hatta sorunlarla yüzleşememenin ceremesini gelecek kuşakların çektiğinden bahsediliyordu.
Tabi, sorunları görmeyip duymayıp ve dillendirmeyip en sonunda onlarla ansızın yüzleşme, her kim olursa olsun onda afallamayı ve bocalamayı beraberinde getirecektir. Bu eşyanın kanunu gibi yani. Bizde olan ve olacak olan da budur. Kaçınılmaz SON ...

Ne yazıktır ki, toplum olarak sorunlarımıza, sorunlar kapıya dayanmadığı müddetçe hep duyarsısız, onları hep görmezden geliyoruz, onları hiç ama hiç duymuyoruz, adeta sorunlarımıza kapımıza dayanana kadar mühlet veriyoruz. Özetle, sorunlarımıza yaklaşımımız şu yani:

SORUNLARIMIZ KAPILARIMIZI ZORLAMADIKÇA ONLARA KAPILARIMIZI KAPATIYORUZ.

Artık, kaygısızlık mı dersiniz buna, umursamazlık mı, vurdumduymazlık mı, yoksa tembellik mi, yanıbaşındakine ilgisizlik mi, nemelazımcılık mı, kirlenmeyeyim diye suya sabuna dokunmama hali mi, bilemiyorum.

Halbuki, sorunlarımızdan kaçmasak, gözlerimizi, kulaklarımızı ve dilimizi onlardan kaçırmasak gereken önlemleri alarak gelecek kuşaklarımıza böyle bir cereme yükü devretmeyeceğiz. Gelecek kuşaklarımız geçmişin yükleri altında ezilmeyecek böylelikle. Ama nerdeee?

Üzülerek ifade etmeliyim ki, akıllanmıyoruz, ders almıyoruz.

Sorunlarımızın çığlıklarını, feryatlarını, acılarını, sızlanmalarını, dertlerini ne görüyor ne duyuyor ne de konuşuyoruz. Yiyoruz, içiyoruz, geziyoruz, sorunlarımıza sırtımızı dönerek fosur fosur yatıyoruz.

Eee haliyle sorunlar, daha sonra birikiyor, birikiyor, birikiyor ve bir yerde patlıyor. İşte o patlama anı hepimiz için yumurtanın kapıya dayandığı an oluyor. Aklımız başımıza geliyor, tabi iş işten geçmiş oluyor ve sorunlar çoktan Üsküdar’ı geçmiş oluyor. Sorunlar, tokat gibi patlıyor yüzümüzde. Ve sorunlarımızın yüzüne o ‘utanç’tan dolayı bakamıyoruz bile. Eee haliyle sorunlarını görmeyenler, bu sorunların sonuçlarının yüzüne bakamazlar.

Pekala, bundan sonra başka neler oluyor?

Birçok kimse bu sorunların altında eziliyor, bu sorunların acısını yaşıyor. Yani bir bedel ödeniyor. Ancak o zaman sorunları çözmek için bir adım atabiliyoruz. Yoksa, ondan önce ‘adım atmak’mış HAK GETİRE!

Tabi, hal böyle olunca bu sorun çözmeye, kanırtarak sorun çözme işlemi denir diyebilirim ancak.

Oysaki sorunlardan kaçılmamış ya da sorunlardan gözler-diller-kulaklar kaçırılmamış olsa baştan alınsa tüm tedbirler, sorunlarımızın üstesinden kimsecikleri sorunların altında ezmeden geleceğiz.

Ama olmuyor, olmuyor, olmuyor.

TÜRKİYE’DE SORUNLAR BEDELLER ÖDENE ÖDENE ÇÖZÜLÜYOR.

OLAN, KENDİ İNSANLARIMIZA OLUYOR.

Çok gereksiz ve önemsiz konular üzerinde gözlerimiz, dillerimiz ve kulaklarımız çalışıyor da BİR, asıl sorunlarımız üzerinde gözlerimiz, kulaklarımız ve dillerimiz çalışmıyor. Hareketsiz, kımıltı dahi yok. Taş kesilmiş valla gözler, diller ve kulaklar...

Yani anlaşılan şu ki, sorunlar var iken dudaklarımız suspus, sorunlar yüzümüze çarpınca dudaklarımız titrek. AMA NAFİLE!

ÇOK UTANÇ VERİCİ, ÇOK ZÜL, ÇOK ZİLLET, ÇOK GAFLET HEPİMİZ İÇİN.

ÇOK İŞTE, ÇOK İŞTE, ÇOK İŞTE.

Ey ahali!

Siz, 9 yaşında kızların evlenip evlenmeyeceğine kafa yorarken (aklı başında olan herkes bilir ki bu mümkün değildir), Maltepe’de bir baba 2 ve 4 yaşlarında 2 çocuğunu öldürdü ve tabutları başında bir anne görmediğimiz, duymadığımız ve dillendirmediğimiz bir sorunu hepimizin yüzüne çarptı şu sözlerle:
‘’Hepinize yalvardım. Hepinizin kapısına gittim. Hiçbiriniz sahip çıkmadınız. Kimse bana yaklaşmasın. Hepinize yalvardım. Sen de sahip çıkmadın bana..."

Duyuyor musun?

Yeni yıla girerken bacada Noel baba’ya ‘tebliğ’ için beklediğini söyleyen NOEL BABA AVCISI ağabey!

Görüyor musun?

Mescid-i Aksa maketine sırtını yaslayan bir yabancıya tahammül edemeyen arkadaş!

Dile getiriyor musun?

‘Allahuekber!’i dilinden eksik etmeyen hacı amca!

EY AHALİ!

HAYDİ BIRAKALIM BOŞ LAKIRTILARI, LAGA LUGALARI, LAKLAKLARI, TOPLUMSAL SORUNLARA PARMAK BASMAYA NE DERSİNİZ?
SORUNLARIMIZA PARMAK BASMADIĞIMIZ AN SORUNLARIMIZ BİR GÜN GELİR ‘SORUMLU SORUNLU!’ DİYE BİZLERİ PARMAKLARIYLA GÖSTERİR ‘ŞU YAPTI!’ DİYE DİYE...

Sorunların dilinde tüy bitmeden dile gelmeli öyle değil mi?
Unutmayalım, NE EKERSEK ONU BİÇERİZ...

Saygılarımla...

Yusuf SEVİNGEN 
KamuAjans.Com / ÖZEL
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.