Nasıl ki, olumlu cihette tüm bilimlerin anası FELSEFE ise;  olumsuz cihette de tüm kötülüklerin anası aç gözlülük (paylaşmamayı ve bencilliği tetikler) ve kıskançlıktır (hasetliği telkin eder ve insanlıktan çıkarır).
Felsefe ki, merak dürtüsü ile güdüleyicidir, sorgulayıcı tarafı ile de aklı harekete geçirir, düşünce üretimin kaynağıdır.  Bu nitelikleri ile öğrenmek edimi meydana gelir ve bilgiler ortaya konmuş olur. Sonra bu  bilgiler bütünleşir  ve bilim dalları doğar. Bilimin doğuşu, Allah’ın sırlı ve gizemli kapılarının aralanması anlamına gelir ki,  bence her müslümanın Allah’ın sırlarına ulaşmak için ifa ettiği keşif yolculuğu bir salata (ibadet) benzer. Şöyle ki;
Bilim, aslında Allah’ın yarattığı sırlarla dolu evreni, bu evren içindeki Dünya’yı ve diğer gök cisimlerini, yeryüzündeki  tüm doğal döngülerin bir nevi  keşif yolculuğudur diyebiliriz. Evrenin içindekiler, içindekilerin işleyişi Allah’ın koyduğu yasalar çerçevesinde zamana ve nizama bağlı olarak akıp gider. Bu yasaların dışında hareket eden yoktur. Allah, gökten inen bir yağmur tanesini bile yer ile buluşturma sürecinde bir yasa ve ölçü koymuştur. O yasa ve ölçü dışına çıkıldığını bir an düşündüğümüzde olacakları hayal dahi edemeyiz. Yani, her şey Allah’ın kontrolünde ve hakimiyetindedir. Aklın alabildikleri vardır, bu alan bilim ile ilgilidir, bence gidebildiği yere kadar gitmelidir, bir de aklın alamadıkları vardır, onlar ise ya daha bilimin çözemediği ya da bilimin hiçbir zaman çözemeyeceği konulardır. Zaten, yüce Allah Kur’an-da  ‘sizin bilmediklerinizi bilirim’ diyerek bizlerin aklının da bir sınırının olduğunu, bazı konularda acz ve yetersiz olabileceğimizi göstermektedir. Ama bu, aklı yetersiz görüp devre dışı bırakmak değildir. Aksine, Allah’ın yüceliğini ve kudretini görebilmek ve anlayabilmek için akletmek ve düşünmek bir mesuliyetin ya da yükümlülüğün parçasıdır. Hatta, Allah,  Ankebut Suresi, 20 .ayetinde buna dair şöyle sesleniyor kişioğluna:
’’De ki, 'Yeryüzünü dolaşın ve yaratılışın nasıl başladığını görün.' Sonra, yine ALLAH (ahiretteki) son yaratılışı başlatacaktır. ALLAH'ın her şeye gücü yeter.’’
Yer ile gök yapışık iken büyük bir patlama sonucunda bunları birbirinden ayırıp kişioğluna yaşaması için bir Dünya yaratan;  gök ile yer  arasındaki tüm canlılar için gökyüzünü tavan, yeryüzünü ise döşek yapan yüce Allah, yukarıdaki ayetinde kişioğluna bir görev ve ödev vermiştir. O ödev ve görev ki, yeryüzünü dolaşmak ve yaratılışın ya da canlanışın nasıl başladığını öğrenerek anlamak ve görmektir. Kişioğlu, bu görmeye, dolaşmak, bakmak, anlamak ve bilgilere ulaşmak gibi sıralı eylemleri gerçekleştirirek, yani  ancak bilim ile ulaşabilir. Böylece, nihayetinde de Allah’ın bir sırrı, emek sarf edilerek,  diğer kişioğullarının bilgisine ve dikkatine sunulup  açığa kavuşturulmuş olunur.
Bakmasını bilmek görmektir, yeryüzünün yaratılışı, dirilişi ve canlanışı, buğusuz bir cam gibi açıktır çünkü. Ama neredeyse son 500-600 yıldır,  İslam coğrafyasında,  gaflet, şuursuzluk ve uyuma hali ile adeta Allah’ın kişioğluna yüklediği bu görev ve ödev ihmal ediliyor. Yani, bilimi ihmal ederek, Allah’ın sırlarına, Kur’an-a inanan müslümanlar olarak erişmek için bir çaba sarf etmiyoruz. Nobel ödüllü Bilim İnsanımız Aziz SANCAR da, İslam coğrafyasının bu tembelliğini, uygarlığa ve bilime ve düşünce hayatına katkı sunamadığını bir hayıflanma ve yakınma şeklinde sıklıkla bizlerle paylaşmaktadır. Bir uyanışa vesile olmak istiyor belki de.
Tuvalet ihtiyacının giderilmesi akabinde abdeste geçmek için kısa adımlarla bulunduğu alan içinde turlayanlar, Allah’ın sırlarına nail olabilmek ve erişebilmek için ve bilim için bir emek ve çaba emaresi göstermiyorlar. Zaten, sorunun kaynağı, tam da bu noktadadır. Bu bağlamda, sormak istiyorum: 
İslam coğrafyasını,  bilim alanında tutuklaştıran, adeta bir kapanın içinde gereksiz hassasiyetler ve kuruntular ile meşgul ederek sıkıştıran ve etkisizleştiren nedir? Katar ve Suudi Arabistan gibi ülkeler neden silahlara ve askeri uçaklara milyar dolarlık yatırım yapar da,  bilim alanına milyar dolarlık bir yatırımı olmaz? 
Bu soruların cevapları, İslam coğrafyasındaki bilimsel ve düşünsel kısırlığın nedenlerini de ortaya koyabilir bence. 
Hazırcılık ve tüketmek, İslam coğrafyasının tipik bir özelliği olmuş.
Siyasi, ideolojik ihtiraslara ve iktidar mücadelelerine harcanan enerjinin milyonda biri, ne yazık ki, bilim alanına harcanmıyor. 
Emperyalist ülkeler ise bilgisizliğin ve cehaletin pençesinde, kendilerine mahkum bir şekilde İslam coğrafyasını  adeta köleleştiriyor ve esirleşiriyor. Aslında, onlar için bu coğrafyanın açık pazar olabilmesi, hazırcılık, tembellik ve tüketen özelliklerini koruyabilmesi ile gerçekleştirilebilir. 
Onun için de, bu coğrafyanın, Allah’ın verdiği bir nimet olan aklı ile şöyle kafasını kaldırıp hür cüz-i iradesi ile gökyüzüne bakması, yeryüzüne bakması ve  kendine gelmesi engellenmektedir. Bunun için de,  her dönem, emperyalistlerce değişik stratejiler ile kısıtlamalar yapılmakta ve tedbirler alınmaktadır. 
Böylece, bakmayacak ve görmeyecek, böylece kendine mahkum, esirleşmiş ve köleleşmiş bir halklar yığını meydana getirilebilecektir. Bu halklar yığını, devamlı emperyalist ülkelerin halklarına çalıştırılacaktır. Emeği sömürülecek, dini düşünceleri ve duyguları da bu sömürü düzenine isyan etmeyecek şekilde,  kendilerine uyan dinsel öğretilerle kendi belirledikleri vasıtalar kanalı ile beslenerek uyumlu-ılımlı ve ehlileştirilmiş yapılacaktır. Yani, onlar nazarında tam bir kurbanlık kuzu gibi olunacaktır.  Tabi, bunun için de bu halklar yığını devamlı birbiriyle savaşır ve kavga eder durumda olacak.
Beyni, kalbi kötülüklerin anası olan kıskançlık ve aç gözlülük gibi duygularla donatılacak ve fitlenecek. Akıl ve irade gibi Allah’ın verdiği nimetler ise bazı dinsel/ideolojik öğretiler ile çalınarak işlevini yitirecek. İşlevsizleştirilen ve etkisizleştirilen akıl ve irade, robot icat etme potansiyeline sahip olsa dahi ROBOTLAŞMAYA mahkumdur. Bu robotlaşma halinin, İslam coğrafyasında canavarca hislerle yaptığı vahşi katliamların şahidiyiz.
Ve netice olarak, İslam coğrafyası, bu duygularla harlanan ve fokurdayan kazanın içinde devamlı kavgayla ve savaşla vaktini, hatta ömrünü geçirecek, enerjisini harcayacak ve en sonunda miadını dolduracaktır. Osmanlı’daki hizipleşmeler, saray içi kavgalar, padişahların ulema-medrese öğrencileri-asker işbirliğine dayalı şeyhülislam fetvaları ile hal’edilmeleri, vs...  hemen hepsi Osmanlı’nın sonunu getirmiştir. Aklın, iradenin ve enerjinin doğru ve amacına uygun kullanılmayıp birtakım kötü duyguların esaretinde güdülecek ve manipüle edilecek bir şekle evrilmesi, bir imparatorluğun yıkılışına giden yolu açmıştır. 
Ve kötülükleri devamlı canlı tutan bu duygularla, emperyalizm, bu coğrafyaya paylaşmama  kültürünü yaymıştır. Unutmayınız ki, paylaşma kültürü olmayan yerde  yaşayanların arasını bozmak daha kolaydır. Arası bozuk olanları kavga ettirmek de, savaştırmak da... İslam coğrafyası, bunca acı deneyimden sonra hala neyi-neden paylaşamıyor, anlamak mümkün değil. Akıl ve irade bir an kendine gelip işlevselleşse, inanınız, İslam coğrafyasındaki bu kavgalar sonlanabilir. Ne yazık ki, acı ve gözyaşı dolu savaşlar bile İslam coğrafyasının aklını başına almasına bir vesile olamıyor. Elin oğlu, yaşamı paylaşamayanların bulunduğu alana, her seferinde kötülükleri o alanda yaygınlaştıran bir görünmez/hissedilmez bomba atıyor. Ve üzülerek ifade etmeliyim ki, her defasında da,  bu bomba akıl ve iradelerin bağlanmış olmasından dolayı etkisini çarçabuk gösterebiliyor. O derece etkili yani...
Ne zaman,  kötülüğün kaynakları aç gözlülük ve kıskançlık ölür, işte o zaman İslam coğrafyası paylaşma kültürüne sahip olur. Paylaşma kültürü olan yerlerde savaş ve kavga, yerini barışa ve birlikteliğe bırakır. Bu birliktelik, orada yaşayanları iyiliklere ve bilime sevk eder. 
Ve paylaşma kültürü olan yerlerde, TEKLİK değil, ÇEŞİTLİLİK VE FARKLILIK asla tehdit ve riskli değildir. Çünkü paylaşabilmek, sadece birbirine benzeyenler arasında değil, birbirine benzemeyenler arasında da olabilir. Kardeşliğin hakimiyeti ancak paylaşma kültürünü olgunlaştırmış toplumlarda daha samimi ve içten meydana gelebilir. Yüce Allah, Kur’an-da Maide Suresi, 48.ayette: ‘... ALLAH'ın sana indirdiğiyle aralarında hüküm ver. Sana gelen gerçekleri bırakıp onların hevesine uyma. Her biriniz için bir yasa ve yöntem belirledik. ALLAH dileseydi hepinizi bir tek toplum yapardı. Ancak, size verdikleriyle sizleri sınıyor. İyilikte yarışın. Hepinizin dönüşü ALLAH'adır. Ayrılığa düştüğünüz konuları size bildirecek.’ diyerek  TEKLİĞİ değil, ÇEŞİTLİLİĞİN içinde/arasında nimetini ve imtihanını tamamlamaktadır. Onun için İslam coğrafyası, Allah’ın bile yapmadığı TEKLEŞTİRME arzularını bırakmalı, çeşitliliklerin birlikteliği ve kardeşliği için bir yol tutturmalı. Ama gelin görün ki, emperyalizm ve kapitalizm bir olmuşlar, İslam coğrafyası üzerinde çeşitlilikleri kaşıyarak halkları hakları (!) üzerinden birbirine düşman etmişler. İslam coğrafyasının, tüm bunlara karşı aklı öncelemesi lazım, ferasetli ve basiretli davranması gerekir. 
Unutulmamalıdır ki, güç ancak kendi etrafına toplananları devşirebilir. Ve devşirilen o gücün içinde de,  karşısında da ihanetin bini bir para olur. İslam coğrafyası, aklı, düşünmeyi özendirmeli, bilimin içinde Allah’ın sırlarını keşfetmeyi, keşif yolculuğunda aklın-düşüncenin ürünü olarak ortaya çıkan ilahi yasaları insanlığa ulaştırmayı Allah’ın verdiği bir ödev ve görev bellemelidir. Bu bilinç ile hareket etmelidir. Daha önce İslam uygarlığı bunu yapmıştır. Şimdi de yapabilir. Ancak akıl dışılığın içinde beyhude  kulaç atmaktan vazgeçmelidir. 
Unutmayınız, akıl,  Allah’ın insan üzerindeki bir donatısıdır ve bu donatının bir anlamı ve amacı vardır. Tamamlanması da Kur’an-i bir yükümlülüğün gereğidir. Akıl,  kullanım dışı yapıldığı an, akıl dışılık başlar. 
Ve armudun ve üzümün kendisi var iken, sapı ve çöpü ile ilgilenmek, Allah’ın verdiği zaman nimetinin israfıdır.
Bilinmelidir ki, bilim yapan bir toplum, Allah’ın verdiği bir ödevi ve yükümlülüğü yapıyor demektir. Bu ödev bilinci ve sorumluluğu, Allah’ın sırlarının keşfinin önünü açar.
O ZAMAN NE DURUYORUZ, KÖTÜLÜĞÜ BIRAKALIM, AÇ GÖZLÜLÜK VE KISKANÇLIK GİBİ KAYNAKLARINI KURUTALIM, PAYLAŞMA KÜLTÜRÜNÜ YAYGINLAŞTIRALIM, BİLİMİ ALLAH’IN KİŞİOĞLUNA VERDİĞİ BİR ÖDEV VE YÜKÜMLÜLÜK  YAPALIM...
KİŞİOĞLU, AKLINI VE VİCDANINI,  HÜR OLAN CÜZ-İ İRADESİ İLE  ANCAK TESLİM ALABİLİR. YOKSA, AKIL VE VİCDAN KAYBI, KİŞİOĞLUNUN UYUŞTURULMUŞ VE ROBOTLAŞTIRILMIŞ BİR İNSANA DÖNÜŞMESİNİ KOLAYLAŞTIRABİLİR. BU TİP BİR İNSAN PROFİLİ, AÇ GÖZLÜ VE KISKANÇLIK GİBİ HASLETLERİ DİN KİSVESİ ALTINDA TAŞIR Kİ, İŞTE O ZAMAN EMPERYALİZMİN ‘1 KİŞİYİ AVCUNUN İÇİNE AL, 1000 KİŞİ AVUCUNDA’ STRATEJİSİ BU COĞRAFYADA VÜCUT BULUR. BU VÜCUTLARIN, ÖLÜM KUSMAK DIŞINDA BİR ÖZELLİĞİ DE  OLMAZ, KULLANILMAYA MÜSAİT ROBOTLAR OLUP  ÇIKARLAR. DEAŞ GİBİ MESELA.
SONUÇ OLARAK,  BİLİM RÜZGARLARI, BATI’DA;  ÜLKELERİ BÖLEN, HALKLARI BİRBİRİNE DÜŞÜREN ARAP RÜZGARLARI İSE İSLAM COĞRAFYASINDA ESER...

AMA,  ARTIK ‘YETER!’...
AMA,  ARTIK ‘YETER!’...
AMA,  ARTIK ‘YETER!’...

NOT: ALLAH,  ZAMANI İNSANLIK İÇİN İNİŞ ÇIKIŞLARLA VE EVİRİP ÇEVİREREK  DÜZENLEMİŞTİR.  İNSANLIK TARİHİ SÜRESİ İÇİNDE  ZAMANA BAKTIĞINIZDA,  BİR DÖNEMİN ÜSTÜNLERİNİN BİR DÖNEM  ÜSTÜN OLMADIĞINI GÖRÜRSÜNÜZ. BİR DÖNEMİN EZİLENLERİN DE BİR DÖNEM  ÜSTÜN OLDUĞUNU... TABİ, ZAHİRENDİR BUNLAR. VE HEP BÖYLE OLACAKTIR. GERÇEK ÜSTÜNLÜK İSE TAKVADADIR (KÖTÜLÜK YAPMAMAK, KÖTÜLÜĞE İYİLİKLE KARŞILIK VERMEK, BOZGUNCULUK YAPMAMAK,  ALLAH’IN SIRLARINA BİLİMLE ERİŞEREK KUR’AN-İ BİR BAKIŞ VE ANLAYIŞ İÇİNDE DÜNYA’NIN DENGESİ VE AYARINI BOZMAMAK, BUNA YELTENMEMEK)...
Saygılar...
 
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Misafir Avatar
Felsefeci 3 ay önce

Yüce yaradan bizlere gönderdiği kitapta insanın aklını kullanması gerektiğini defalarca emretmiştir.Bu gerçeği farkedip hayata geçirebilsek...