Dünyaya geldiğim günden beridir şahit olduğum tüm olaylar bana, bu köhne hayatın bir imtihandan ibaret olduğunu haykırıp duruyor. İlçeye uzak bir dağ köyünün eteklerinde gözlerimi açtığım vakit anlamış olmalıyım bu gerçeği… Öyle ya, ana rahminden kopmanın acısı olmasa gerek bu ağlamanın tek sebebi… Feryat figan olduğum o zaman diliminde halimi anlayıp koptuğum bedenin kollarına atılır atılmaz kesilivermiş tüm anlamlı anlamsız ağıtlarım. O günden bu günlere ne çok yol kat etmişiz. Durakları mesken tutmamış, doğduğumuz mekânlara demir atmamışız. İnsan yola düşünce bir kere durması zor gözüküyor. Çünkü her adım başka bir adımı tetikliyor. Her bir durak başka bir durağa yol veriyor. Her yeni tanışmışlık bir başka selamlaşmanın önünü açıyor. Meraklı, maceralı ruh, bedene meydan okuyor. Ve ruhun özgürlüğüne düşkün bu hali bedene galebe çalıyor. El bebek gül bebek büyütmüyor sizi derin vadiler, işlenmeyi bekleyen çileli topraklar… Bir işin ucundan tutmayı daha emeklemeye başladığınız dönemden öğreniyorsunuz. Yürümenin ilk öğretisi getir götür işleri… Okul çağları yaklaşınca anlıyor insan bir felaketin tam ortasında kaldığını… Beklentilerin yüksek tutulmadığı bu yerlerde kilometrelerce uzaktaki okullara varmak çabası öldürüyor belki de yarınlara dair tüm umutları. Yüzlerce öğrencinin ilkokulu bitirdiği bu mekânlar ancak üç beş çocuğa yol veriyor şehrin huzme sokaklarına doğru… Ve bu üç beş çocuğun bu sokaklarda ortaokullarla buluşmasını sağlayan kaderin cilvesi kaderin yol haritasını yazıyor alınlarının tam ortasına… Adalet kavramı belki de ilk kez burada adaletsizlikle yer değiştiriyor. Birleştirilmiş sınıflardan gelen öğrencilerin müstakil sınıflardan mezun öğrencilerle aynı atmosferi paylaşması tüm eksik kalan yanların en acı halini haykırıyor yüreklerin en nadide köşelerine... Sonraki yıllarda anlayacakları gibi “eğitimde fırsat eşitliği” denilen söylemin içinin ne kadar boş olduğunu… Ve hakim Mehmet beyin oğlu, müdür Ali efendinin, başkan Fuat beyin, öğretmen Ayşe hanımın çocukları taşınıyor topluluk önlerine… Dönem sonlarındaki taltifler, takdimler protokollerin ötesine taşınmıyor hiçbir zaman. Gerekli alt yapıyı alamayan köy çocukları akranlarıyla arayı kapatmak için kocaman üç yılı aralıksız amansız çalışmayla geçiriyor. Derken nitelikli niteliksiz okullar algısıyla boşaltılıyor liseler. Ve bu durağa gelen öğrencilerin sosyo ekonomik yapıları belirliyor niteliği ya da niteliksizliği... Ekonomik yapıları iyi çocukların yeni uğrak yerleri özel okullar olurken nitelikli okulların yolunu tutamayan köy çocukları savruluyor birer ikişer genel liselere… Ve bu liseler ki, sınavda 400 puan alan çocuk ile 150 puan alan çocuğu aynı sınıf ortamına taşıyor. İşin eğitsel boyutu tamamen çökmüş, akademik boyutu allak bullak edilmiş, doğru yönlendirmenin yapılamadığı bir sürecin içinde kayboluyor bir nesil…

Söylemlerin eylemlere galebe çaldığı bu dönemde; kulaklar ziyadesiyle vatan, millet, bayrak kavramlarıyla dolup taşıyor. Yüreklere serpiştirilen birkaç iyilik tohumu siyasetin gölgesinde, çıkarcıların çöllerinde sararıp soluyor. Hiç kimsenin ders almaya niyeti yok! Köy çocukları, ey güzel evlatlar, bir tutam kır çiçekleri gibi elden ele gönülden gönüle savrulup gidiyor. Bu ülkenin öz mayası, mihenk taşları, adaletin temsilcileri, bir lokma bir hırka ile geçimin temsilcileri köy çocukları… Didine didine tüm adaletsizliklere meydan okuyarak yükseliyor kendi hayal kurgularının yer aldığı geleceğe… Ahh bu köy çocukları! Dirsek çürütüp göz nuru akıtarak taşıyorlar kendilerini mesleğinin yönetim kademelerine… Çıkar ilişkilerinin, hırsızlığın, ötekileştirmenin, adaletsizliğin kol gezdiği, sırtlanlar sofrasında haram ile helal arasındaki keskin kılıçtan ibaret köprünün üstünde yürümeye çalışan köy çocukları… Cömert köy çocukları! Vatan deyince kalan her şeyi teferruat kabul eden can köy çocukları… üreten, biriktiren, paylaşan yüz yıl, bin yıl öncesinden belirlenen vizyonun peşinde bıkmadan, usanmadan, yorulmadan koşturan köy çocukları… Ya, bir dağ köyünde ya da şehrin tam orta yerinde işine dört elle sarılmış köy çocukları, Anadolu çocukları… Bütün güzel çalışmaların temsilcisi, ülkenin namuslu bekçileri köy çocukları yenik düşüyor bir grup zümrenin çıkarlarına… Ülkenin en başındakine sevdalı yürekler, Onun etrafında çelik zırh oluşturmuş çıkarcıların entrika dolu oyunlarında kaybolup gidiyor. Hak arama merkezleri haksızlığın nirvanalarına yol almışken savruluyorlar kendi içinde hüzün kokan dağlarına… Onca birikmiş tecrübe, yapılan onca güzel çalışma ve bunların karşılığı olarak takdim edilmiş onlarca başarı belgesi… Hepsi boş, hepsi iç edilmiş, yok sayılmış… Ya darbe girişimi, ya da iktidar değişikliği çıkarcılar için fırsatların en büyüğü... Üstü çizilecek, altı oyulacak, kin ve nefretin yürekleri kuşattığı sözüm ona insan görünümlü zatların sahnede başrol oynadığı dönemlerde harcanır duyguların en samimi hali… Ve bütün güzel gayretler, ülkenin muasır medeniyetler seviyesinin ötesinde bir hayatı yaşamanın hayali baltalanır ulu orta. Köy çocukları, edebi terbiye ile çekiliverirler kendi kabuklarına, kendi topraklarına… Alınları secdede, yürekleri kıblede, dilleri duada hüzün yüklü gönüllerin sahibi köy çocukları… Hayatı boyunca ona buna yama olmamış, görev verildiğinde hakkını vere vere yüzünü ak etmiş bu güzel Anadolu çocuklarını bir çırpıda toplumun dışına iterek ötekileştirenler bu coğrafyanın yüz akları değil olsa olsa çıkarcı, fırıldak dümenci yüz karalarıdırlar. Daha acısı ise buna göz yuman siyasetçilerin ve sivil toplum örgütlerinin aymaz tavırlarıdır. Tüm olup bitenlerin neticesi olarak, azınlığın çoğunluğa galebe çaldığı, nicelik kavramının nitelik kavramını iç ettiği bir dönemin yaşanmasını kaçınılmaz kılmıştır. Değerler eğitiminin dillere pelesenk olduğu âmâ uygulamada hayat bulmadığı, çocukların saygı kavramından bi-haber olduğu, öğretmenin toplum nezdindeki duruşunun yeknesak edildiği, idareci seçimlerinin etiketle yapıldığı bu sığ devrin son bulması ya da düzene sokulması için uzunca zamana ihtiyaç duyulacak sanırım. Ve bu uzunca zaman binlerce tertemiz yüreği kırıp dökecek, toplumsal barışı zedeleyecek, kardeşlik duygularına ket vuracak gibi… hasılı mazlumun korunması adına zalimin zehirli oklarını mazluma zerk edecekler gibi duruyor.

Sonuç olarak adaletin tesis edilmesi kaçınılmaz bir olgudur. Söylemle değil eylemle başta mahkemeler olmak üzere toplumdaki güven algısını yeniden tesis etmek zorundalar. Kayırmacı bir yaklaşım, güçlü olanın mazlum olana karşı haklı sayılması yaralı bedene merhem değil olsa olsa kezzap dökecektir. Adaletin öncelikle ülkemizde sonrasında gönül coğrafyamızda hayat bulması duasıyla…


İrfan Ertav
Yazar
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.