Siyah beyaz televizyonların ülkemizde baş tacı edildiği dönemlerden gelip geçtik. Tek kanalın hayatımıza hükmettiği o dönemi; Pazar konserlerini, haftada bir yayımlanan sinema kuşağını dün gibi hatırlıyorum. Türk filmlerini nasıl büyük bir hevesle bekliyorsam, Pazar konserlerini de o denli ironi besleyerek gelip geçmesini isterdim. Hafta içi ve hafta sonu mesaisi bir kural dâhilinde işletilirdi. Hiçbir zaman sekteye uğramaz, bir iş diğer başka bir işle yer değiştirmezdi. Sabah 07.00’da kahvaltı, 12.30 öğle yemeği akşam yemeği ise saat:18.30’da yenirdi. Saat 19.00 ajansları eşliğinde kuzinenin üstünde kaynayan ibrikteki suyla çaykur sarı paket çayı demlenir içilirdi. İlkokul çocukları için saat 20.30 yatma vaktiydi. Sonraki yıllarda Adile Naşit “Uykudan Önce” kuşağı ile çocuklara seslenir, günün öğüdünü verir ve onları yataklarına yolcu ederdi. Ne güzel yıllardı. Corona yoktu, covit-19 yoktu, korku keder yoktu, hava kirliliği, çıkar ilişkileri yoktu. Dünya, gökyüzünü mavi yeryüzünü yeşil kılan renklere teslimdi. İnternet, tablet, aypet, cep telefonu yoktu. Çevirmeli telefonların ahizelerine dokunmak büyük marifet ister, gurur kaynağı kabul edilirdi. Hele ahizenin öbür ucundaki sesin tanıdık olması ne kadar kıymetliydi. İşte o günlerde misafir odalarında koltuk takımlarının yerinde karşılıklı divanlar vardı. İnsanlar divanların üzerine oturur, yastık ya da kırlentler vasıtasıyla sağa sola hafif söykenerek otururlar lakin sohbetin en hasını kelimenin en güzelini söylerlerdi. Çoğu zaman televizyon kapalı olurdu. Ajans saatleri hariç… Zira haberler pür dikkat topluca dinlenirdi. Alparslan Türkeş, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan hoca vardı. Bazen güvercinler uçurulur, bazen pazar fileleri ile meclise gelinir, bazen de kadayıfın altı yanardı… Hâsılı, lezzetli adamlardı. Halit Kıvanç’tan spor haberlerini dinlemek ne büyük zevkti. Formaların rengi farklı ama yüreğimizdeki sevgi hep aynıydı. Büyüklerin sohbetlerine ortak olabilmek için oda kapısının kenarına ilişiverirdi küçük çocuklar. Tek ayak üzerine yarım bağdaş haliyle büyüklerinin gözlerinin içine bakardılar. Bir bardak su talebinin karşılanması büyük bir lütuftu çocuklar için. Ayrıca o büyüklerin anlattıkları bal tadındaydı. “Ne muhteşem günler yaşamış, görmüşler” diye içinden geçerdi çocukların. Sonra evin büyüğü (baba-dede) ile göz göze gelinirdi. Bu bakış “yataklara marş marş” anlamına gelirdi. Usulca kalkardı çocuklar oturdukları yerden ve sessizce incitmeden ayaklarının altındaki kilimi ve kapının sesini duyurmadan odalarına, yataklarına çekilirlerdi. Ama ne zaman ki o cumartesi günü akşamı gelip çatardı morali bozulurdu çocukların. Zira haftada bir yayımlanan Türk Sineması kuşağı vardı ve saat 20.30’da başlardı. Hâlbuki bu saat onlar için tam da yatma saatiydi. Büyükler çoğu zaman izin vermezlerdi, çocukların film izlemelerine… Hal böyle olunca da misafir odasındaki divanlar ne büyük nimet olurdular. Saat 20.00 gibi tuvalet dâhil tüm hazırlıklarını yapan çocuklar, gizlice üzerinde örtüsü olan ve yüksekliği elli santimi bulan divanın altına konuşlanırdılar. Divanların üstünde büyükler yerini aldıklarında aslında altlarına yatar pozisyonda ve örtünün aralığından televizyona bakan birkaç çift göz olurdu. İnşallah film bitene kadar tuvalet ihtiyacı doğmaz, gaz çıkarma ihtimali olmazdı. İnşallah… “Devlerin Aşkı” derdi Türkan Şoray-Kadir İnanır, “Öyle Olsun” derdi, Tarık Akan, Müjde Ar, Ayşen Gruda, Hulusi Kentmen, Şevket Altuğ, “Tosun Paşa, Kapıcılar Kralı, Meraklı Köfteci “derdi Kemal Sunal… Filmler değişirdi ama divanın altındaki gözler değişmezdi. Bazen kirli çoraplarına kızılırdı büyüklerin. Divanın üzerinden sarkan ayaklarını bir o yana bir bu yana döndürmelerinden dolayı filmin bazı sahnelerini göremezdi çocuklar. Ama yine de çok mutluydular o divanın altında… Sabahında divanın altındaki tozun toprağın bir kez daha temizlendiğine şahitlik edilirdi. Ve annelerimiz , “yine filmi izlemiş bizim yaramaz haytalar” derdi.
Niye anlattım bu hatırayı? Elbette bugünlerde yaşadığımız süreç ile bağ kurmak için. Türk filmi izleyen çocuklar gibiyiz şu sıralar. Balkonların camından bakıyoruz, gökyüzüne Türk filmi izler gibi, heyecanlı, umutlu ve sevgi dolu… Tek tek hep birlikte yenebilmek için corona virüsü sorumluluk yükleniyor evimizde kalıyoruz. İçimizde depreşen çılgınca özgürlük çığırtkanlığına dur diyerek sevdiklerimizi korumak adına evdeyiz. Ne zor işmiş bazılarına göre ki, sabredemiyor ve yaramaz çocukların divan altından film izlemeleri gibi balkonlardan bakmayı reddedip gizli kapaklı dışarıda alıyor soluğu… O çocukların masumiyet karinesinde yaptıklarının kimselere bir zararı yoktu ey güzel insan. Kendine gel, sen sadece kendine karşı sorumlu değilsin şu günlerde. Gereksiz dışarı çıktığın ve evden uzaklaştığın her adımla bize ve sevdiklerine tehdit oluşturuyorsun. Yaşama alanımızı daraltıyorsun. Kul hakkına giriyorsun, bunu asla unutma… Empati kurmaya çalış. Kader mahkûmlarını düşün, Hastanelerde, huzurevlerinde kalan insanları düşün. Vakit ayır ve lütfen “Kelebek ve Dalgıç Giysisi”,”Son Nefes Havaya Kavuşmadan” kitaplarını oku. Evde yapılacak ne çok iş var. Kuran-ı Kerim oku, hatim yap. Tamirlik yapılacak işlerini bitir. Eşyalarını gözden geçir, gereksiz olanları ayıkla… Kısaca hayatını sadeleştirmeye çalış. Unutma ki, hayat eve sığar, evde kal.
Son olarak, “Allah devletimize zeval vermesin”.Devletimizin birey ve toplum için, ihtiyarıyla genciyle, kadını erkeğiyle, herkese ve herkesime ulaşmaya erişmeye gücü muktedir elbette. Bunun yanında belediyelerimizin, vakıfların, derneklerin, sendikaların kısaca tüm STK’ların yaptıkları güzel çalışmalar da var. Peki, birey olarak üç ayları da işin içine katarak manevi iklimde maddi küçük iyilikler yapabilir miyiz? Elbette yapabiliriz. Evine düzenli bir maaş giren başta iki buçuk milyon memur kardeşim olmak üzere herkesi daha önce uygulanan “Askıda Ekmek”, “Askıda Kitap”,” Askıda Çorba” gibi projeleri yeniden hayata geçirmeye davet ediyorum. Bulunduğunuz mahalle fırınıyla, mahalle marketiyle anlaşarak “Askıda Ekmek”,”Askıda Gıda Paketi” projeleri en kolay uygulanacak ve tek tek hep birlikte büyük bir sinerji oluşturmuş olacağız. Son dönemde birçok iş yerinin kapatılması sonucu işsiz kalan evine ekmek götüremeyen aileler başta olmak üzere ihtiyaç sahiplerinin fırına-markete giderek askıda ekmek ve askıda gıda paketi projesi kapsamında ekmek almaları sağlanacak. Sağ elin verdiğini sol ol bilmesin diyen bir dinin emri doğrultusunda kim verdi kim aldı bilinmeyecek. Ne güzel olur ne güzel… Bir yanı köye dayalı toplumuz bizler. Ekmeği olan insanların pişirecek mutlaka bir yeşilliği olur. Ramazan ayında da daha fazla bir çaba ile inşallah tek tek hep birlikte mutlu yarınlara taşırız birbirimizi…
Sağlıcakla ve kitapla kalın. EVDE KALIN…

İrfan Ertav
Eğitimci
irfanertav@gmail.com
 
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.