Aşağıda hem bağlantı adresini hem de noktasına virgülüne dokunmadan harfi harfine tamamını sizlerle paylaşacağım önemli bir köşeyazısını; dikkatlerinize, sorumluluk hisseden duygularınıza, bu duygularınızın tetikleyeceği düşüncelerinize ve bu düşüncelerinizi besleyen bilgilerinize sunacağım. Bu yazı, İslami açıdan bakıldığında, bir tehlikenin habercisi aslında. Şöyle ki; özellikle genç kitle üzerinde, hem de dinsel görüntünün okul-iş-sosyal hayatımızda epeyce yer kapladığı günümüzde, deizmin (Salt Tanrı’ya inanma, dinlere inanmama) yoğun bir biçimde ilgi gördüğünden söz edilmektedir. İslami kulak ile bu tehlike çanlarının işitilmesi ve önemle önleyici tedbirlerin alınması gerekliliğinden bahsedildiği gibi bunun için birtakım yollar da gösterilmektedir.

Aslında, ülkemizdeki genç kitle üzerinde ortaya çıkan deizme olan ilgi, ülkemizde oransal olarak yüzde 90’luk bir kesimin inandığı İslam dinine, o dine inanan müslümanlara olan ilgisizliğin ya da onlardan hızla uzaklaşıldığının bir göstergesi değil midir sizce? Yoksa, gençlik üzerinde, İslam dini ve o dine inanan insanlar inandırıcılıklarını yitirmişler midir? Ve gençlik üzerinde dine inanmama, salt tek olan Tanrı’ya inanma halinin kaynağı nedir? Gençlik şekil yapmak için değil de, özünü bulmak için mi salt Tanrı’ya sığınıyor? Ya da gençlik, Tanrı ile özünü kaybetmiş dinler vasıtasıyla bütünleşemeceyeceğini mi düşünüyor ve hissediyor? Dinler, gençlik gözünde, maddi- çıkarsal yönü ağır basan aracılık sisteminin birer parçası olarak mı görülüp değerlendiriliyor? Tüm bu sorular, gençliğin dinden uzaklaşmasını başkalarında değil de (siyonistler, haçlılar ya da dış güçler gibi), kendinde arayan, dinin şeklini değil, özünü yaşayan, asla ama asla din taklitçisi olmayan, ortamın dinsel havasını ‘moda’ diye solumayan halis muhlis gerçek müslümanlar içindir.

Tüm müslümanların, ailelerin ve okullarımızda ise Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini okutan öğretmenlerimizin kafa yorması ve üzerinde hassasiyetle, titizlikle ve önemle düşünmesi gereken bir konudur yukarıda anlatılanlar. Yani ‘deizmin ayak sesleri’. Eğer ki, aşağıdaki yazıyı kaleme alan yazarımızın da dikkat çektiği gibi bu durum suçluluk şeklinde direkt yargılanır bir pozisyonda bağnazca değerlendirilirse ve anlaşılmaya çalışılmazsa, üzülerek ifade etmeliyim ki, gençlik, müslümanlarda ve pratik İslam’da göremediği adaleti, sevgiyi, kardeşliği, barışı, az ile yetinme duygularını, aç gözlü olmamayı, hak yememeyi, ahlakı salt Tanrı’ya inanarak ve sığınarak aramaya çalışacaktır. Buna neden olan ise dinin, maneviyatın değil, maddiyatın aracı kılınmasıdır... Hal böyle olunca, dinden uzaklaşma, salt Tanrı’ya yakınlaşmayı beraberinde getirebiliyor.

Bu bağlamda, diyebiliriz ki, İslami görüntüde olan kişilerin, gençliğe karşı sorumluluğu diğerlerine göre daha fazladır. Gençlik; insanlığını, kendisine öğretilen ve gösterilen İslam dini ile bulamıyorsa, o dine inanan insanlarda bunu göremiyorsa, o zaman biz müslümanlar, bundan utanç duymalıyız. Onun için müslümanlar; bugün düne göre daha sorumlu davranmalılar, İslam’ın özü ile ilgilenip gençliği, bir din vasıtası ile Tanrı ile yakınlaştırabileceklerine, kucaklaştırabileceklerine ikna etmeliler. Bunun için ilk işimiz, şah damarından yakın Allah’a, şeyh-şıh damarından yakınlaştırmaya çalışan FETÖvari komisyonculardan kurtulmak olmalıdır.
Ayrıca, bu olaya, gençlikte ortaya çıkan kısa süreli yani geçici bir özenti olarak bakmamak lazım. Olay, çok ciddi bence de. Yoksa, bugün gününü gün eden bir kısım müslümanlar, bugünün yüklediği sorumluluğu yerine getirmeyenler, dini şekle indirgeyip içini boşaltanlar, öz dini anlatmayanlar olarak, yarınların ağır sonuçlarına katlanırlar. Unutmayınız, bugün gününü gün etmenin faturası, yarın İslam dinine inananların oranı bugüne göre çok düşük oranda ölçüldüğünde, yarına kesilmiş olur. Bilinmelidir ki, öngörülü hareket yoksa, bugün kapıyı çalan tehlike, yarın içeri dalar. Bu bakımdan, yarınları görerek bugünleri yaşamak zorundayız. Bazı zamanlar bakmak yetmiyor, görmek de gerekiyor, görmek de yetmiyor öngörmek şart oluyor.

Şimdi, başta Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenleri olmak üzere tüm sorumluluk sahibi müslümanları, ‘deizmin ayak sesleri’ni haber veren ve önlem almaya davet eden aşağıdaki yazıyı okumaya davet ediyorum. Yazıyı kaleme alan hocamıza teşekkürlerimizi sunuyoruz.

İşte o yazı:

Deizmin ayak sesleri

’’Muhtemelen pek çoğumuz İslâmî alanda işlerin iyi gittiği zehabındayız. Fakat dört bir köşesi muhafazakârlık motifleriyle bezeli gettomuzdaki sosyolojik vakumdan çıkıp etrafa şöyle bir göz attığımızda, bilhassa genç kuşakların İslâmî-ahlâkî değerler sistemine karşı ilgisiz, hatta mesafeli bir dünya görüşüne meylettikleri gerçeğiyle karşılaşırız. Tabiat boşluk kaldırmadığına göre İslâmî değerler sisteminin sahneden çekilmesiyle oluşacak boşluğu mutlaka başka bir şeyler dolduracaktır. Ateizm, nihilizm ve deizm gibi akımlar boşluk doldurma namzetleri arasında sayılabilir. Kanımca ateizmin bu kültürel iklimde geniş ölçekli zemin bulma olasılığı pek güçlü değildir. Kaldı ki ateizmin fikrî-felsefî tedarikçileri konumundaki pozitivizm, natüralizm gibi akımlar günümüz Batı dünyasında bile eski albenisinden çok şey kaybetmiştir. Geleneksel değer normlarına karşı çıkmak ve değer tanımamakla nam salan nihilizmin boşluk doldurma potansiyeli ateizme göre daha güçlü görünebilir. Fakat felsefî ve entelektüel yoğunluğu düşük bir nihilizmin lümpenlikten fazla bir şey üretmeyeceği, hatta pratikte “ergen tripleri” kategorisinde değerlendirilebileceği söylenebilir. İslam’dan boşalacak yeri doldurma konusunda en güçlü ve en tehditkâr aday deizm gibi görünmektedir.
***
Herkes tarafından ittifakla kabul edilen bir tarifi bulunmamakla birlikte deizm kısaca şöyle tanıtılabilir: Âlemi yaratan bir ilk neden olarak Tanrı vardır. Fakat Tanrı âlemin işleyiş düzenine karışmamakta, insan ve tarih alanıyla alakadar olmamaktadır. Bu yüzden, vahiy ve nübüvvet en azından şüpheyle karşılanmalıdır. Din doğal olmalı, ahlak rasyonel temeller üzerine kurulmalıdır. Kısacası, deizm âleme müdahil olmayan bir Tanrı inancı ve beşerî anlayışa/kavrayışa dayalı bir doğal din tasavvurudur. Deistik düşüncenin özellikle genç kuşaklar arasında her geçen gün daha fazla ilgi görmesi ciddiyetle ele alınması gereken bir sorundur. Bu noktada İslam dininin modern çağdaki insanın varlık, varoluş ve mebde-meadla ilgili büyük sorularına cevap vermekte yetersiz kaldığını söylemek mümkün müdür? Kimileri yetersizlik sorunundan söz edebilir; fakat bu sorun İslam’ın aslî kaynaklarıyla değil, Kur’an ve Sünnet diye ifade ettiğimiz iki temel kaynağın algılanış, yorumlanış ve hayata taşınış kalıplarıyla alakalıdır.

İslam dininin normatif karakterli en belirleyici yorumu kelam ilmine aittir. Geleneksel olarak “dindeki ana ilkelerin ilmi” diye nitelendirilen kelamın temel işlevi İslâmî bir dünya görüşü kurmaktır. Başka bir ifadeyle, kelam ilmi kamusal ve özel hayattaki davranış tarzlarımıza fikrî temel oluşturma misyonuna sahiptir. Ne var ki klasik kelam bugün yetkin bir dünya görüşü üretememektedir. Bu yüzden, yeni ilm-i kelam çok acil bir ihtiyaçtır. Nitekim bu ihtiyaç geçen yüzyılda birçok müslüman âlim ve mütefekkirin de gündeminde yer almıştır. Klasik kelamdaki zat-sıfat, isim-müsemma, hissî/kevnî mucize gibi meselelerle ilgili muhtevanın günümüz insanının gerek Tanrı, vahiy, peygamber, peygamberlik ile ilgili sorularına, gerekse âlemdeki derin anlam arayışlarına yeterli cevap veremediği açıktır. Çünkü ortaçağ kelamında Tanrı -tabir caizse- bir “logos”, insan zihnine konu olan bir fikir olarak epistemolojik alana dâhil edilen bir şeydir. Oysa Tanrı’nın daima fiil hâlinde olduğu gösterilmeli, dolayısıyla ulûhiyet bahsi hem ontolojik hem ahlâkî alana dâhil edilmelidir.
***
Bugün klasik kelamın kalıpları içinde konuşup modern durumun karşımıza çıkardığı fikrî ve felsefî sorunlar yumağına asırlar öncesindeki cedellerden istimdatla cevap yetiştirmeye çalışan skolastik zihniyet insanın Tanrı, âlem ve hayatla ilgili büyük sorularını özgüven içinde tartışmak ve bu sorulara sadra şifa cevaplar bulmak için kendini paralamak yerine, dinî alanla ilgili hemen her geleneksel kabulü bir çırpıda dogmalaştırmayı, her bir kritik meseleyi etraflıca tartışmayı da ilhad göstergesi olarak kodlamayı tercih etmektedir. İşbu zihniyet böyle davranmakla bir taraftan belli bir tarihî-mezhebî yorumu bizatihi din ile özdeşleştirmekte, bir taraftan da kendince tek sahih dinî anlayışı muhafaza ettiğini düşünmektedir. Üstelik bu zihniyet kışkırtıcı hamasi söylemlerle sırf kendi mahallesinden devşirdiği, ardından yine hamasi söylemlerle endoktrine edip militanlaştırdığı bir “ergen kitlesi” marifetiyle İslam medeniyetini çok parlak bir geleceğe taşıyacağını vehmetmektedir. Oysa tarihî tecrübede farklı fikirler ve görüşler ne kadar zenginleşmiş ve özgür düşünce ortamında ne kadar fazla tartışılmışsa, İslam medeniyeti de o kadar gelişmiştir. Buna mukabil dinî düşünce ne kadar skolastikleşmiş ve zecrî tedbirlerle farklı görüşlerin önü ne kadar çok kesilmişse, medeniyet de o nispette fakirleşip inkıraz etmiştir.

Sözün özü, Allah’ın yahut Tanrı’nın ontolojik, epistemolojik, ahlâkî ve estetik ifade sistemlerimizin teşekkülünde fiilî sıfatlarıyla etkin rol oynayan aşkın ve içkin (evvel, âhir, zâhir, bâtın) bir varlık olduğu hakikatini ortaya koymakla mükellefiz. Ayrıca dünyanın bizden ve bizim mahalleden ibaret olmadığını kafamıza sokmak, kendi gettomuz ve vakumumuzdan çıkıp âlemde neler olup bittiğini anlamaya çalışmak mecburiyetindeyiz. Bunun için de kendimize yeni bir dil ve dünya görüşü (ilm-i kelam) kurmak zorunda olduğumuzu artık kabullenmeliyiz. Bunun salt teolojik argümanlarla kurulamayacağını söylemek bile zaiddir. Daha açıkçası, yeni bir dil ve dünya görüşü kurma yolunda genel felsefeden tarih, bilim, ahlak ve tasavvuf felsefelerine, sosyolojiden antropoloji ve sosyal psikoloji gibi beşerî ilimlere kadar insanlığın müşterek ilmî ve entelektüel müktesebatının hemen her biriminden faydalanmamız gerektiği şüphesizdir. Ecdat, fetih, nizam-ı âlem, medrese nostaljileriyle kendimiz çalıp kendimiz söylemeye devam ettiğimiz takdirde, deizm gibi tehditler yakın gelecekte karabasan gibi üstümüze çökecektir.’’ (Mustafa ÖZTÜRK)

http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/deizmin-ayak-sesleri-3777# (ayrıca bu bağlantı adresinden de yazıya ulaşabilirsiniz).

Saygı ile...

Yusuf SEVİNGEN

 
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Misafir Avatar
ahmet aksoy 7 ay önce

günümüzde dindarlıktan çok, din ticareti ön plana çıktığı için insanlar "din denilen şey bu olamaz" diyerek deizme yöneliyorlar. bence de din denilen şey bu olamaz.

Misafir Avatar
erol aksoy 7 ay önce

Gözünün içine baka baka yalan söyleyen, kefen, muska ticareti yapan din tüccarlarının getireceği yer burasıdır. İnsanlar ebu cehil kılıklı din tüccarlarından tiksindikleri için dine de mesafe koyuyorlar anlaşılan.korkacak birşey yok.Gerçek dini anlatın, Kuranı anlamak için okuyun yeter.

Misafir Avatar
Arif 7 ay önce

Bu siyonizmin ayak oyunlarından biridir....

Misafir Avatar
gençlik 7 ay önce

islami gençlik yetiştireceğiz diye baskı oluşturanlar unutmamalı çok baskı ters teper. ayrıca okullarda seçmeli dersleri din üzerine kurup okul yöneticilerinden din derslerine öğrencileri yönlendirin diyen zihniyet hata yapmıştır. bu bağlamda eserinizle gurur duyun işte sonuçları.

Misafir Avatar
erol aksoy 7 ay önce

Gözünün içine baka baka yalan söyleyen, kefen, muska ticareti yapan din tüccarlarının getireceği yer burasıdır. İnsanlar ebu cehil kılıklı din tüccarlarından tiksindikleri için dine de mesafe koyuyorlar anlaşılan.korkacak birşey yok.Gerçek dini anlatın, Kuranı anlamak için okuyun yeter.

Misafir Avatar
yazar 7 ay önce

bence günümüz Müslümanlarından (özelliklerini burada sayarsam dinden çıkarım)(herkes için söylemiyorum ama muhafazakar denilen kesmin nerdeyse tamamına yakını) bu dediğiniz deizm (deyuz) daha kötü değil mi?