Bu yazıda olaya yine teorik olarak devam edeceğiz. Bilin ki her şeye cevap var, ama burada bulamayabilirsiniz zira burada yazılacakların derinlik, vakit v.b nedenlerden maalesef haddi vardır.

Biz insanoğlu kendi kendimizi yapmış olmadığımız gibi bu mükemmel kainattı, hiçbir şeyi de biz yaratmadık. Yaptığımız ise çoğunlukla bozmak oldu. Güzel şeyler de var mutlaka ama çoğunlukla zarar verdik. Bizim ne kadar mucizevi ve harikulade olduğumuzu önce ki yazılarımda zaten anlatmaya çalışmıştım. Dikkat ederseniz dünya adeta kullanımımıza ve hizmetimize verilmiş ve bu güzel denge ve tabiata verdiğimiz zararın karşılığında bir kısım acının, bize daha dünyadayken çektirileceği de Kur’an’da beyan edilmiş. Tabii bu gelecek sıkıntılar sadece en çok dünyaya zarar verenlere gelmeyecek aynı gemide yani dünyada olan bizlere de gelecektir.

Velhasılı bu kadar harikulade bir ortamdayız ve bu ortamda bilinçsizce yediğimiz bir elmanın kuru sapını bütün fabrika ve bilgilerimiz yan yana gelse yapamayız. Özeti mucizeler içinde mucizeleriz, ahiretin bir ispatını yapan Sözler mecmuası 10.sözde dendiği gibi, bir iğne ustasız olamazsa, bir harf katipsiz olmaz, bir köy muhtarsız olmazsa bu kainat nasıl kendi kendine olur, ehemmiyetsiz olur ? O zaman bunca iş rastgele olamaz ve nede lüzumsuzdur.

Peki maksat ne? Bu sorunun cevabı ile insanlık düşünce tarihi başından beri uğraşmış Felsefe’nin üç esas sorusu ‘nereden geldik, nereye gidiyoruz, biz neciyiz(yani neyiz) olmuş ama akılla çözüm bulamamışlar. Merhum Erbakan hocada ‘İlim ormanda yolunu kaybetmiş bir insanın elinde ki pusulaya benzer, gökyüzüne bakabilirsiniz büyük ayı küçük ayı şimal bu tarafta tespit edebilirsiniz aklınızla, iyi ama ben bu karanlıkta etrafım tehlikelerle dolu olan bu ormanda nereye gideceğim,…(gittiğim yönler ya felaket olursa…) kurtulabilmem için nasıl akıl şartsa nerde hangi tehlikeler var işte bunu gösteren dindir.’ diyordu.Tamam ama birde hangi din ! Hemen peşi sıra gelen sorular ALLAH her şeyi bilir mi ? Bilir . Madem öyle bildiği şeyi birde niye yaratmış? Kısaca daha önce de kısmen dediğimiz gibi biraz fazla kısa bir ifadeyle, yaratmasına değeceği için. Ama bu cevap tabii ki yetersiz zira ALLAH’ı tanıtmıyor. Zira ALLAH’ı tanıtmadan bunu tam anlamak ve anlatmak mümkün değil. Bize ALLAH’ı anlatan 3 şey var. Biri Kur’an ve Peygamberi(s.a.v) 2.si Kainat, 3.sü kendi nefsimiz. İşte onun için Yunus Emre ‘İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir, sen kendiniz bilmezsen bu niye okumaktır’ demiş. Kendini bilen Rabbini bilir. Zira O’nu anlamak için gerekli kabiliyetler O’nun tarafından bize verilmiş. O şekilde biz O’nun isimlerini anlayabiliyoruz. Bu en iyi 30. Sözde ‘ene’ bahsinde anlatılmıştır. ALLAH biliyor da niye yaratıyor bu da 18. Mektupta derlenmiş.

Bakıyoruz büyük bir masraf ve yatırım var. Her şey bize ikram ediliyor. Ağaçlar, çiçekler, meyveler, sebzeler, akıl verilmemiş veya cüzi ve yaşaması veya bize hizmet etmesi için bir ölçüde verilmiş hayvanlar hizmetimize verilmiş. Mahlukat bize boyun eğiyor. Bütün bunlar biz dünyada çekişelim, birbirimizin hakkına girelim hatta birbirimizi daha çoğu için öldürelim diye mi verilmiş sizce !!! Bu kadar mucizevi varlık buna mı hizmet ediyor ! Sonra bakıyoruz bize güzellik iyilik öğretiliyor vicdanımız öyle şekillendiriliyor hatta canavar mahluklar bile kendi yavruları gibi bazen diğer canlıların yavrularını da koruyor. Bütün annelerde öyle bir şefkat var ki, onun sağladığı rahmet merhamet sevgi iliklerimize kadar işlemiş bize iyiliği emrediyor. Bütün annelerin şefkatleri ise onları yaratan merhametlilerin en merhametlisi ALLAH(a.c)’ın bir isminin binler perdelerden geçmiş zayıf bir tecellisi. Bütün kainata dağıtılmış yüzde biri bile değil zira ALLAH’ın isimleri de sonsuz. Yani hayat, yaşam gerçekte çok çok güzel. Dertlerimizi saysak belki parmak sayımızı geçmez ama teşekkür edeceğimiz şeyleri saysak ömür boyu saysak emin olun bitiremeyiz . Peki biz niye bu kadar çok hep kötüyü kafamıza takıyoruz ? Nedir bizi bu kadar korkutan ! Aslında sadece bizim vesvesemiz, zannımız bizim huzursuz olmamıza sebep yani bir şeyin başımıza gelmesinden daha fazla onunla zihinsel meşgul olmak bizi strese sokuyor. Şimdi;

Peygamberin ashabından biri O’na diyor ki, Ya Resulallah ben sıkıntı hastalık v.b çekip derece almaya afiyet bulup rahat yaşamayı tercih ediyorum. Buna cevaben Resulullah’ın(s.a.v) cevabı ‘bende’, olmuş.

Birde ayetler var, birkaç mealde vereceğim ama önce şunu bilmeliyiz Kur’an’nın 300620 harfi vardır ama Kur’an hakkında 300 binden çok tefsir yazılmış meal son dönem hariç yazılmamıştır. Zira Kur’an ayetlerinin 40’dan fazla mucizevi yönü olup salt bir mealin bu manaları ifade edemeyeceği açıktır. Fakat mealde bir ifadesidir ve okunmalı ancak amel edilirken işte tamamına mucizelerine ve onu bize anlatan hayatıyla gösteren Peygamber efendimizin(s.a.v)yaşantı ve sözlerine bakmamız şarttır. Bunu yapamayan yani Kur’an’ı peygamberi görmeden dinlemeden tatbik eden bütün topluluklar Kur’an’ı eksik arapçalarıyla kendi bakış açıları ve eski dinlerine kıyasen anlamış yani yanlış anlamış ve İslamiyeti yaşayamamışlardır.

Müslümanlıkta hayat cennet değildir ama biz elimizden geldiğince onun cennete dönmesi için çalışırız zira biz hep rahatı mutluluğu ferahı isteriz. Ama dünya da sınav, ibadet, hizmet yeridir. Yani her isteğimizi karşılayamaz. Bir gün Hz.Fatma(r.a) Babası Resulullah(s.a.v)’e Medine’de ki en faziletli kadını sorar, O’da ona filan hanım der. Özeti şu, Hz.Fatma O kadını bulur 3.gün ancak görüşmeye muvaffak olur. Kadının halini anlamaya çalışır ama bu durum çok çok zor tahammül edilecek bir durumdur. O kadın o sıkıntılı halini sadece kabullenmemiş sevmiş tolere etmiştir. Ama bu bir Stockholm(katiline aşık olma hadisesi) sendromu değildir.

Bu konuda bazı ayetler ise, “(Ey müminler! ) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: Allah’ın yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır”,(Bakara 214).

‘Sana ne iyilik gelirse ALLAH’tandır. Ne kötülük gelirse kendindendir’,(Nisa 79).

‘Onlara bir musibet isabat ederse, biz ALLAH’tan (bizi yaratması, isimlerine müşerref kılması ile) geldik , ALLAH’a döneceğiz, derler’(Bakara 156)

Yine tarihte çok acılı olaylar vardır ki, hatta ALLAH’ı en iyi bilen, hakkı adaleti yaşamaya çalışan , iyiliği yayan kötülüğü kaldıran insanlara da gelmiştir.

Medine’de yaşanan Harra olayı, ardından Kerbela hadisesi, bunların dışında insanlık aleminde yaşanmış sayamayacağımız kadar çok felaketler, katliamlar örnektir.

Yani dağına göre kar yağar. Bazen dağ büyüktür, kar göze az görünür, bazen de sadece bir baştır, bir avuç kar fazla görünür.

Bunlar gibi birçok ayet, hadis, olay, gerçek vakalar bizlere bu dünyada herkesin derecesine göre çeşitli sıkıntılar çekebileceğini gösteriyor. Resulullah(s.a.v) bir hadisinde insanların derecelerine göre musibetlere maruz kaldıklarını, en çok sıkıntıyı Peygamberlerin sonra derecesine göre diğer müminlerin çektiğini söylüyor. Evet musibet çeşitli ve şiddetli olabilir ama ona bakış açımız bizi çok ya da az üzüntüye sokar. Mesele ise bunu kavrayabilmekte görünüyor, ama bunu anlamak başka, yaşamına sokmakta başka oluyor biz bunu yaşayarak görüyoruz.

Zira insanın çok sayıda ve farklı şekilde eğitilen kabiliyetleri var. Mesela aklı zaman mekan kayıt tabanında çalışan mantık aletimiz olarak tanımlayabiliriz. Nefis hislerimiz arzularımızın motivasyon merkezi. Kalp diye tanımladığımız yine ruhun bir organı ise vicdanımızı ve inancımızı taşıyor. Ama bunlarla bitmiyor daha ‘sır’, gibi kör hissiyat v.b gibi çok manevi cihazımız var.

Şimdi bunlar nasıl çalışıyor bir örnek. Yolda vücut cihazımızla gidiyoruz, önümüzde bir bahçe ve güzel meyveleri var, gözümüz meyvelere baktı ve canımız meyve istedi(bu istek hissi nefisten gelir), aklımıza uyarı gitti aklımız o meyveyi nasıl alacağının simülasyonunu hayal gücünü kullanarak yaptı şimdi karar verecek kalbimiz yani vicdanımız olacak ama o düşünemez. Bütün mücadele akılda olacak. Akıl düşündü canı istiyor ama meyveler onun değil. Kalbe tastiklemedi ve sıkıntı hissetti, ve reddetti. Ama ihtiyaçta var. Ne yapsın ! Akıl şimdi kalbi iknaya çalışıyor yani rasyonalizasyon dediğimiz akılcı bulacak bir şeyler üretecek. Akıl kendi kendine diyor ki, o kadar çok meyve var, ne var yani biraz da ben alsam! Ama kalp, vicdan ve imanın yeri yine tasdiklemiyor zira ihtiyacın şiddeti aklı o denli zorlayamıyor. Bu sefer akıl o zaman yiyeceğim meyvenin yaklaşık ederini hatta biraz fazlasını meyvesini topladığım ağacın altına bırakayım. Bu yol kalbte rahatlık oluşturursa kişi faaliyete başlar. Oluşturamazsa kişi onu almaz yoluna devam eder. İşte bu durum organların ilişkisine özet bir örnek oldu. Tabii bunlar teşbihtir. İnsanın ruhunun algaçları içine vesvese ve ilhamın alındığı bazı düğümlerde girer bunu ileride ele alalım ve bunun sonuçlarını hayatımızla alakasına bakalım.

Yani bizim manevi hastalıklarımızla mücadele etmek için kendi kendimizi tanımamız lazım. Bu tanıma aynı zamanda stresten kurtulma çarelerinin bir kısmını daha bize sağlayacaktır. Gelecek yazımızda strese karşı pratik yolları konuşup, bakış açısı kazanmaya çalışalım. Ne dersiniz ?

Adil Kurban
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.