İş yaşamı her gün biraz daha zorlaşmakta, her yeni gün yeni sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu sorunlardan biri de mobbing kavramıyla ifade ediliyor. Mobbing kelime olarak, psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vermek demektir.Türk Dil Kurumu, mobbing kavramının karşılığı olarak “bezdiri”kelimesini belirlemiş ve bezdiriyi “İş yerlerinde, okullarda vb. topluluklar içinde belirli bir kişiyi hedef alıp, çalışmalarını sistemli bir biçimde engelleyip huzursuz olmasına yol açarak yıldırma, dışlama, gözden düşürme” olarak tanımlamıştır. Günümüzde bazı basın yayın kuruluşlarının ve bazı vatandaşların yaptığı da bezdirinin yani mobbingin daniskasıdır.

Mobbing kavramı ilk olarak 1984 yılında Dr.Heinz Leymann tarafından ortaya atılmış ve böylece bilimsellik kazanmıştır. Bazen hakaretle, aşağılamayla bazen de normalin üzerinde aşırı iş yükü yükleyerek kendini gösteren bu davranışa maruz kalmak çalışanın hem psikolojik hem de fizyolojik olarak etkilenmesine neden olabilmektedir.

Bir tacize mobbing denilebilmesi için en azından, kasıtlılık, süreklilik ve sistemlilik niteliklerini taşımalıdır. Her ne kadarmobbing türleri arasında; üst konumda yer alanların astlarına yönelik olarak gerçekleştirdikleri psikolojik taciz vakalarına, benzer görevlerde ve benzer olanaklara sahip, aynı konumdaki iş arkadaşlarının psikolojik tacizlerine, çalışanın yöneticiye psikolojik şiddet uygulamasına yer verilse, basın ve vatandaş mobbinginden bahsedilmese de basında çıkan haberler özellikle eğitim çalışanları üzerinde derin mobbing etkilerine yol açmaktadır.(mobbing konusunda geniş bilgi için bakınız: http://mobbing.gazi.edu.tr/posts/view/title/mobbing-nedir-37863)

Hal böyle iken bazı basın organları ve bazı vatandaşlarımızın şımarık bir çocuk gibi davranmaları eğitimi kaosa sürüklemektedir.Buna hakları olmadığı gibi hadleri de olmamalı. Basın baskısı ve basında çıkan haberlerin doğal sonucu olarak eğitim camiası talim-terbiyeden geri bırakılmaktadır. Öğretmenler, bu korkuyla yanlış ve çirkin davranışlarda bulunan öğrencilere müdahale edememektedirler. Bu gidişle; ergenler, dizilerden-futboldan-modadan-makyajdan-akıllı telefonlardan, magazinden konuşmayı seviyor diye bunlarla ders tamamlayan, velisi öğrencinin durumunu sorduğunda ise “senin çocuğun mükemmel” diye geçiştiren öğretmenler türeyecektir. Okul idareleri ve öğretmenler aradan çekilecek, kavgacı öğrencilerin velileri birbirlerini düelloya davet edecektir. Bir ilkokul öğrencisi dahi arkadaşının dudağını patlatabilmekte, ciddi fiziksel darp ve yaralanmalara neden olabilmektedir. Çocukları bu ve benzeri şekilde yaramaz öğrenciler tarafından şiddete maruz bırakılan öğrenci velileri, okul idarelerine başvurarak “gereğini” istemektedirler. Lakin gereği konusunda okul idarelerinin yapabileceği çok fazla bir şey bulunmamaktadır.

Basınımızın güzide anchormanlerinden her olumsuz öğretmen görüntülerini haberleştirdikleri gibi bu konuları da haberleştirmelerini, eleştirdikleri gibi çözüme dair de görüşler bekleriz.

Basının ve vatandaşın tavrı böyle olduğu sürece muallimler, sınıfta uzuneşek oynayan öğrencilere “yastık” olmaktan geri duramayacaklardır. Müdahale etse, pompalı tüfekle öldürülen meslek taşından daha fazla ülke gündemine getirileceğini bilmesi geri adım atmasına neden olacaktır. Bu nedenle; yasal olmayan yollarla elde edilen görüntüler delil olmamalı, bu görüntüler yayımlanmamalı ve yayımlayanlar hakkında ağır cezalar getirilmelidir.

Eğitim alanının temel aktörü olan eğitim ordusu, bence bilinçli olarak etkisizleştirilmekte, çocuk bakıcısı konumuna itilmektedir. Bu etkisizleştirme-itibarsızlaştırma ile amaç; toplumda en etkili meslek grubunu oluşturan eğitim-bilim koluna mensup öğretmen ve akademisyenleri hükümet düşmanı ederek birkaç milyon oy devşirmek, pek âlâ olabilir. Bu amaçla bazı basın organları yoğun bir gayret içerisindedir. Malumdur ki; şâşâlı toplantılarla ağırlananlardan çok daha fazla etkisi olan kesim, maarif camiası mensuplarıdır.

Bu yayınlar ile maalesef “bireysellik ya da bireycilik” yüceltilmektedir. Sanki çok başarılı ve bizim kültürel genlerimize uyan bir modelmiş gibi “öğrenci merkezlilik” gazlanmaya devam etmektedir. Daha önceki bir yazımızda da ifade ettiğimiz gibi(Bkz; “Çocukerkillik Üzerine” başlıklı yazımız) memleketi çocuklara teslim etmemiz istenmektedir. Böyle bir yük, çocukların sırtına sarılır mı? Efendim Ebu Hanife çocukken şöyleydi, Fatih Sultan Mehmet böyleydi savunmaları yersizdir. Fatih de Ebu Hanife de diğerleri de öğrenci merkezli eğitim anlayışıyla değil; bize özgü öğretmen merkezli eğitim anlayışıyla yetişerek FATİH oldular. Herkes bilmediği bir konuda bile cümleye “bana göre” diye başlıyor. Sen kimsin, ben kimim be hey şaşkın. Hepimizi yaratan yaşatan yönlendiren bir ALLAH var.

“Öğrenci ve vatandaş ne kadar “bireyse” memur da o kadar “birey” dir. Bu kadar birey arasında- komutan arasında asker kim peki? Bu işleri kimler yapacak ey ahali… Yetiştirme yurdunda kalan bir öğrenci yanlışından dolayı uyarıldığında “sen kimsin benim velim vali” diye öğretmenine saygısızlık yapabilmektedir. Böylece; bir halk deyimiyle “aslan kediye boğdurulmakta, hatta işin içine haddinden fazla iş stresi girdiği için aslan, kedi boğmasa da stresten ölmektedir zaten.

Bir müptezel çıkıp, il valisine bile had bildirmeye kalkışabiliyor, ülkenin reisi cumhuruna sosyal medyadan küfür edebiliyor. Bu ne terbiyesizliktir yahu. Adam camiye gider imama, okula gelir müdüre–öğretmene karışır, çocuğunu sınıf sınıf gezdirmeye kalkar. İl müdürüne talimat, bürokrata ayar vermeye kalkışır. Amiri sayan yok, memuru takan yok…

Memleketimizin büyük gücü milletimizin kendisidir. Bu milletin fertleri de sadece basın mensupları ve kamu görevlisi olmayan diğer vatandaşlar değildir herhalde? Devlet dediğimiz yapı asıl olarak valisinden yardımcı hizmetlisine kadar memurlar topluluğu değil midir?. Maalesef basın ve vatandaş baskısı nedeniyle iş yapamaz hale gelmek, tecrübeli yöneticileri istifanın eşiğine getirmektedir ve son zamanlarda yönetici istifaları artmıştır daha da artacağa benzemektedir.

Mustafa Kutlu “Hesap Günü” adlı hikâyesinde İslâmi bir devlet teorisi kurar ve başı ve sonu “ADALET” olan bir devlet önerir.Öteki unsurlar çemberin neresinde olursa olsun dönüp dolaşıp gelecekleri yer adalettir der. Bizler de öncelikle devleti temsil eden memurlara karşı, gerek vatandaş gerek basın karşısında, adaleti tesis edelim. Devlet adına iş yapan memurunu, devlet korumayacaksa kim koruyacak…

Bunlar sana mı kaldı demeyin. Çünkü bu fakir; kendisini her şeyin sorumlusu gibi görüp çalışan, didinen ve hatta telaş eden bir kuldur. Es-selam…
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.