Okul öncesi eğitim; doğumdan ilköğretimin başlangıcına kadar olan çocukluk dönemini (0-6 yaş) kapsayan, bu çocukların zihin, dil, sosyal, duygusal ve bedensel gelişimini destekleyerek, tutum ve davranışlarını etkileyerek kişiliğinin temellerinin atıldığı ve ilköğretime hazırlandığı eğitim sürecidir.

Okul öncesi eğitimin en önemli işlevi çocuğu gelecek yaşama hazırlamaktır. Çocuğun okul öncesi dönemden sonraki en yakın geleceği ilköğretim dönemidir. Çocukların ilköğretim döneminde istenilen bilgi, beceri, tutum ve davranışları yerine getirebilmeleri önceki yaşantılarında kazandığı deneyimlerle oluşmaktadır. Çocukların kazanmış olduğu deneyimlerde okul öncesi eğitim büyük öneme sahiptir. Okul öncesi eğitim alan çocuklar okuma-yazma-aritmetik beceriler yönünden okul öncesi eğitim almayan çocuklara göre daha avantajlıdırlar. Bu yüzdendir ki okul öncesi eğitim, eğitim sürecinin temelidir, yapı taşıdır, harcıdır. 

Son günlerde okul öncesi kurumların beş gün yüz yüze eğitime devam etmesi ve bunun üzerine farklı farklı tartışmalar yaşanırken ben de bu konuyla ilgili kendi çocukluğumu, neden ana sınıfına gitmediğimi ve öğretmen davranışının kişinin hayatına etkisi üzerine yazmak istedim.

Yukarıda ana sınıfının bu denli önemli olduğunu, eğitim sürecinin temel taşı olduğunu dile getirdim. Pekiyi ben neden bu deneyimi yaşamayı tercih etmedim, neden ilkokula başladığımda daha avantajlı olmayı istemedim, neden yazımın başlığında benim için ana sınıfı hayal oldu dedim? Başlamadan bitti. İşte bunu siz değerli okuyucularıma anım üzerinden anlatmak istiyorum. Bu anı aslında yine öğretmenin gücünü anlatan bir yazı olacak. 2 farklı durum, 2 farklı tavır ve 2 farklı etkiyi göreceksiniz.

Çocukluğumda oyuncakları hiç sevmezdim. Hatta bebeklik oyuncaklarım bile hala duruyor. Kısmetse bizim ufaklık oynayacak. Mahallede herkes anaokuluna gidiyordu. Annem beni de yazdırmak istiyor, ben ise gitmek istemiyordum. ”Orada hep oyuncaklar var, ben oyuncaklar istemiyorum.” diyordum. Annem ne yapıp edip beni en azından ana sınıfının kapısından bakmaya, bir günümü orada geçirmeme ikna etmişti. Okul müdürü ve ana sınıfı öğretmeni ile önceden görüşmüş, durumu izah etmiş. O gün, annem benden daha heyecanlı bir şekilde okula gittik. Girişte okul müdürü ile karşılaştık. Soğuk bir yüz ile “Merhaba.” dedi sadece ve geçti. Okuldan içeriye girdiğimizde solda, merdiven altında bir sınıftı anasınıfı. Kapıda bir teyze vardı ve “Gel, oğlum.” dedi. Aslında onu sevmiştim. Tam o sırada içeriden bir ses geldi. ”Fatma Hanım al şu çocuğu tuvalete götür, bıktım artık bunun çişinden de kendisinde de …” İşte benim için ana sınıfı bu cümleleri, bu tavrı, bu bakışı görünce başlamadan sona erdi. Annemin elinden çeke çeke istemiyorum diye diye eve götürdüm. 

Aradan 1 yıl geçti ve bu kez artık 1. sınıfa başlayacaktım. Ana sınıfı öğretmeninin o sinirli tavrından dolayı heyecan ve korku karışımı duygularla annemin ve babamın elinden sıkı sıkı tutmuş şekilde okula ilerliyordum. Okul bahçesinde mahalleden arkadaşım Haktan da vardı. Annem ile Haktan’ın annesi konuşurken ikimizin de 1-C sınıfında olduğumuzu duyunca Haktan ile çok sevindik. Haktan’ın annesi “Müeddet öğretmen çok iyi bir öğretmendir, çok şanslıyız.” deyince heyecan ve mutluluğum artmaya, korkum ise yok olmaya başladı ama hala tereddütlerim vardı. Sınıflarımıza girecektik. Sınıfın kapısında orta yaşlı, hafif topluca, tatlı yüzlü, güleç, elinde şekerler, çikolatalar olan bir “anaç” insan vardı. Ben yine önce ana sınıfındaki Fatma Hanım gibi bir teyze diye düşünecek oldum ama bu anaç insan fazlasıyla da şık giyimliydi. Bütün veliler etrafındaydı. O sırada yumuşak ama keskin bir ses tonuyla “Hanımlar, haydi bakalım açın benim etrafımı da ben artık yavrularıma kavuşayım.” dedi. Bahçede artan heyecan ve mutluluğum katlanmış, artık sınıfıma girmek için can atar bir hale gelmiştim. O ses tonunda, o yüzde;  sevgiyi, samimiyeti, sahiplenmeyi, alçak gönüllülüğü, geleceği, başarıyı hissetmiştim. Gerisini anlatmaya bile gerek yok. Son derece güler yüzlü, candan, sevgi dolu bir şekilde Müeddet Öğretmen hepimize tek tek sarılıp öpüyor, şekerler, çikolatalar veriyor ve “Yuvamıza hoş geldiniz yavrularım.” diyordu.

İşte benim okula, okul yaşamıma mutlu bir başlangıç yapmamı okul ve öğretmenle barışmamı, küskünlüğümü, korkularımı, kaygılarımı yenmemi sağlayan an ve öğretmenim, Müeddet Öğretmen. Yavrularım demesi, güler yüzle içten bir şekilde karşılaması, tek tek sarılması, öpmesi işte bu sevginin gücü. Bu gücün önünde ne durabilir ki… Bu iş sahte sevgi sözcükleriyle, yüzde makyajla kapatılan kusurlar gibi rol yaparak olacak bir şey değildi. Bunu ancak önce kendisini, ardından hayatı ve en önemlisi de yaptığı mesleğin kutsallığını hisseden ve mesleğini seven bir öğretmen yapabilirdi. Teşekkürler öğretmenim.

Erkin SAÇAR
Eğitimci Yazar / Türkçe Öğretmeni
Instagram: @liderimogretmenimkitabi ve erkinsacar
Twitter: @ErkinSacar
Gmail: erkinnsacar@gmail.com
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Misafir Avatar
Ezs 2 hafta önce

Kalemine sağlık güzel ADAM

Misafir Avatar
Gaziantep 2 hafta önce

Gaziantep anaokulu pastel boya demek çizgi film demek yardımcı kaynak halk iyunlari için idarenin komisyon alıp rant sağlaması demek..Gaziantep anaokulu bay bayan idareci aklıma geldi midem bulandi

Misafir Avatar
Okul Öncesi 2 hafta önce

Kimi öğretmenler sevgiyle çocuğa dokunur o çocuk hayatının tüm kademelerinde başarılı olur (bu yapıda eli öpülesi öğretmen çok çok az),öğretmenlerin çoğunluğu ise meslek aşkı olmadan sadece geçim için işi yaptıkları için çocukların ruhuna dokunamadıkları gibi çoğu çocuğu eğitim hayatından da soğuturlar, başarısızlığın temelini attırırlar çocuğa.