21 - 25 Eylül arasında okulla ve öğretmenleriyle tanışacak olan birinci sınıf öğrencilerimize eğitim hayatlarında başarılar diliyorum. Birinci sınıf okutacak meslektaşlarıma da yeni eğitim öğretim yılının hayırlı olmasını diliyorum. Bu dönem salgın sebebiyle “Ela, Lale el ele.” gidemeyecekler diyerek bir tebessümle yazıma başlamak istiyorum.
Her öğrencinin okulla ilgili bir lavabo anısı vardır. Derste sıkıldığı zamanlarda dışarıyı çıkışın -kaçışın- ve rahatlamanın bir yoludur çoğu zaman. Okulların ilk haftası sınıf kuralları belirlenirken de gündemin ana unsurlarındandır lavabo için izin konusu. Tabii ki bu yazımda ”Lavaboya gitmek için izin nasıl alınmalıdır, öğretmen hangi durumlarda lavaboya gitmeye izin vermelidir?” gibi sorulara cevap aramayacağız. Aramak da komik olur. Biz bu yazımızda daha çok trajikomik bir olaya değineceğiz. Aslına bakarsanız ortada sadece bir olay olacak ama bu olay karşısında üç farklı öğretmenin ortaya koyduğu üç farklı davranış ve tepkinin öğrenci üzerinde nasıl etki ettiğini net bir şekilde göreceğiz. “Yapmak” ve “yıkmak” kavramlarını hepimiz biliriz. Öğretmenin elinde olan kavramlardır bunlar. Sihirli bir mesleği icra ediyoruz. Bir sözümüzle veya davranışımızla dünyaları da yıkabiliriz, yepyeni dünyaları da yapabiliriz. Öğrencinin hayallerini yıkmak, dünyasını yıkmak, hevesini yıkmak (kırmak), azmini yıkmak (kırmak)… Bu yazımızda öğretmenlerimizin davranışlarını ve tepkilerini bu iki kavram açısından ele almanızı istiyorum. Henüz 1. sınıfa giden bir çocuk. Okulla, öğretmenle, dersle, öğrencilikle sınıf arkadaşlığıyla daha doğrusu hayatla yeni tanışan pırıl pırıl, cıvıl cıvıl bir kalp ve masumiyet. Okula uyum sürecinin yavaş yavaş bittiği ve derslere henüz yeni yeni geçilmeye başlandığı, okulların ikinci veya üçüncü haftasında sınıftan bir öğrenci “Lavaboya gidebilir miyim öğretmenim?” diye izin istiyor. Derste lavaboya gitmiyoruz, teneffüste yapacaksınız o işi cevabı tokat gibi yüzüne geliyor. Öğrenci yerinde kıvranıyor. Aradan beş dakika geçiyor aynı öğrenci tekrar “Öğretmenim lavaboya gidebilir miyim, gerçekten çok sıkıştım?” diye izin istiyor. Öğretmenimiz bu kez de “Beş dakika kaldı, sık biraz daha dişini. Lavabo ihtiyacınızı teneffüste karşılamayı öğreneceksiniz.” cevabını veriyor. Nihayet zil çalıyor ve öğrenci sınıftan koşa koşa lavaboya gidiyor, gidiyor da zar zor yetişiyor. Daha sonra da ağlayarak annesinin yanına. Evet, okullar yeni başlamış, öğretmenimiz de stresli ve biraz da gergin. Okutabilecek miyim endişesi hâkim. Bunu elbette ki eşi de sınıf öğretmeni olan biri olarak çok çok iyi anlıyorum. Öğrencilere toplumsal kuralları öğretmenin ve bu kuralları oturtmanın da önemli olduğunu söyleyebiliriz. Ancak henüz birinci sınıfa giden bir öğrenci sizin kızmanıza rağmen çok sıkıştığını ikinci kez size söylüyorsa çocuğun oturuşundan, ses tonundan bunun ciddiyetini anlamak gerekmez mi? Sonra ne oluyor pekiyi? Çocuk okula gitmek istemiyor. Aile okula gidiyor. Öğretmen ve okul idaresiyle görüşmeler, konuşmalar, falanlar, filanlar. Gerisinin benim için önemi yok ki… Benim için önemli olan kısım çocuk ağlayarak annesine gidiyor, sonrasında da okula gitmek istemiyor. Daha acısı ne biliyor musunuz? Çocuk annesine şunu söylüyor. “Siz öğretmen annedir, babadır demiştiniz. Öğretmen öğrencisini çok sever demiştiniz. Okul ve sınıf sizin eviniz demiştiniz. Yalancısınız. Hepsi yalanmış.” Yıktın öğretmenim yıktın, dünyasını yıktın, hayallerini yıktın, öğretmeni yıktın, okulu yıktın, hevesini, heyecanını, yıktın yıktın yıktın… Gelelim bir başka öğretmenimizin bu husustaki davranışına. Yine 1. sınıf öğrencisi. Yine izin istiyor ve yine izin vermeyen başka bir öğretmen arkadaşımız. Bu öğrenci ise az evvelki öğrenci gibi ikinci defa söyleme cesaretini de bulamıyor kendinde. Sadece sırasında kıvranıyor, kızarıyor, bozarıyor. Neyse ki öğretmenimize bir şans daha doğuyor. Bu öğrencinin sıra arkadaşı sesleniyor öğretmenine. “Öğretmenim, arkadaşım çok sıkıştı galiba.” Ama yine nâfile. Sıkışsın sıkışsın, teneffüste ihtiyacını gidermeyi öğrenir böylece. Bu kez öğrenci sınıfta altına kaçırıyor daha da vahimi bunu diğer arkadaşları görüyor. Her ne kadar bazıları ağlayan arkadaşının yanına gidip üzülmemesi için teselli etse de gülenler de oluyor tabii. Çocuklar nihayetinde, öğrenecekler zamanla. Bu çocuk, o ân’ı ömrü boyunca unutmaz. O unutmadığı gibi arkadaşları da unutmaz. O öğrenci öylece kazınır hafızalara. Tebrikler öğretmenim. Okul değiştirmek zorunda bıraktığın o küçük fidanı baltayla yıktın. Başardın. Son olarak da “öğretmen” tutumuyla, davranışıyla yazımıza nokta koyalım. Sınıfta sıkışan bir öğrenci ama ne hikmetse söylemiyor masum. Dedik ya çocuk diye. Kimisi afacan, kimisi sessiz, kimisi sıkılgan, kimisi çekingen… Nihayetinde çocuk bunlar, çocuk… Öğrenecekler diyoruz ya ama zamanla. Kimden? Ailesinden, öğretmeninden, arkadaşından, çevresinden ama doğru modeller üzerinden öğrenecek. Biraz sabır. Neyse, devam edelim… Öğretmenimiz de dersini anlatıyor. O esnada gözlem gücü de yüksek olan öğretmenimizin gözüne bir de ne çarpsın. Kızarmış, bozarmış, utanmış bir öğrencisi. Altına kaçırmış ve ıslak belli. Bir şey yapmalıyım, demiş kendine. İmdadına masasındaki su şişesi yetişmiş. Almış eline şişeyi, dolaşıyor sınıfın ortasında. Bir yudum su ile ağzımı ıslayayım çocuklar, ıslayayım da sesim yerine gelsin demiş gülerek. Bu sırada elindeki şişeyi de tabii ki altını ıslatan öğrencinin üzerine düşürüvermiş. Bak sen şu işe. İşte budur öğretmen, budur tepki, budur düşünce, budur çözüm, budur, budur, budur. Bir de espri patlatmış üstüne, bak sen şu sakar öğretmenin işine. Az evvel kızaran, bozaran, ağlayacak çocuk başlamış gülümsemeye. Bir de öğretmenimiz göz kırpmış öğrencisinin minik yüreğine. Tebrikler öğretmenim, tebrikler sana. Öğretmenin, okulun, sevginin, sabrın, çözümün, hayatın, paylaşmanın, sırrın ne olduğunu öğrettin o yavruya. Yazımızın başında “yıkmak” da “yapmak” da öğretmene ait kavramlardır demiştim. “Yapmak” demişken aklıma Yunus Emre’nin şu dörtlüğü geldi. Bu dörtlükle veda edelim yazımıza, selamlar olsun gönüller yapan dostlara…
Ben gelmedim dâva (kavga) için, Benim işim sevi (sevgi) için Dost’un evi gönüllerdir Gönüller yapmağa (yapmaya) geldim.

Erkin SAÇAR
Eğitimci Yazar / Türkçe Öğretmeni
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Misafir Avatar
Turgut Kaçar 1 ay önce

Gönüller yaparken gönüllerimiz tükenmez inşaAllah sayın hocam.

Misafir Avatar
Ezs 1 ay önce

Empatik bir yazı olmuş teşekkür ederiz

Misafir Avatar
adem 1 ay önce

Konuşssam tesiri yok,sussam gönül razı değil.

Misafir Avatar
Ali Gülveren 1 ay önce

Teşekkürler öğretmenim. Etkili bir yazı. Yüreğinize sağlık.